Kapattıkları kapıyı aralayıp alkış alanlar
Geçtiğimiz haftalarda hayatın neden bu kadar ağırlaştığını sorgularken, aslında aynı kapıya çıkan pek çok sokaktan geçtik. Bu sokaklardan belki de en önemlisi barınma...
Son kırk yılda şehirlerimiz, kamu yararı gözeten planlama anlayışından adım adım uzaklaştırılır; arsa, imar ve inşaat politikaları, kamusal ihtiyacı karşılayan araçlar olmaktan çok sermaye birikiminin ve yerel rant düzeninin en canlı alanları haline getirilirken siyaset, özellikle de muhalefet, konut sorununa olan yaklaşımını çoğu zaman sonuçlardan şikâyet etme düzeyinde tuttu.
Kiralardan yakındı, ev fiyatlarının ulaştığı noktayı eleştirdi, insanların büyükşehirlerde barınmakta zorlandığını söyledi, fakat bütün bunları kamusal bir konut programına, yerel yönetim stratejisine ve ulusal planlama iddiasına bağlayan güçlü bir hat kuramadı...
Oysa hiçbir şey bilmiyorsak bile dünyadaki örneklere bakıp benzer uygulamaları tartışabilirdik:
Örneğin dünyanın en yaşanılabilir şehirleri listelerinde her zaman ilk 5 içerisinde yer alan Viyana'ya bakalım. Viyana'da yaklaşık 220 bin belediye konutu, 200 bin de kooperatif konutu var ve bu konutlar şehirde yaşayan tüm nüfusun yarısından fazlasını barındırıyor. Şehir nüfusunun yüzde 80'i, tercih ettiği takdirde sosyal bir konut projesinde yaşama hakkına sahip.
Bu rakamların asıl önemi, yalnızca kaç konut üretildiğini göstermesinde değil; kentin konutu nasıl kavradığını ortaya koymasında. Viyana’da sosyal konut, yoksullara ayrılmış düşük nitelikli bir barınma biçimi değil, şehir yaşamının ana omurgalarından biri olarak düşünülüyor. Belediye konutları ve kooperatifler, halkı piyasanın insafından koruyan, sosyal olmayan konutların kiralarını aşağıda tutan, mahalleleri yalnızca beton bloklardan ibaret bırakmayıp okuluyla, yeşil alanıyla, oyun alanıyla, dükkânıyla, ortak kullanım alanlarıyla birlikte tasarlayan bir kamusal düzenin parçası.
Bu sosyal konut projelerinden birisi olan Alterlaa örneği bunun çarpıcı göstergelerinden biri: 1980’lerin ortasında tamamlanan, yaklaşık 10 bin kişilik nüfusa göre tasarlanan bu yerleşim, şehir merkezinin dışında olmasına rağmen yalnızca konutlardan oluşmuyor; geniş peyzaj alanları, ortak bahçeler, okullar, dükkânlar, yüzme havuzları, saunalar ve gündelik hayatı kolaylaştıran sosyal donatılarla birlikte bir yaşam çevresi kuruyor. Yani sosyal konut, bizdeki gibi otoban kenarına dikilip “başını sokacak bir yer” düzeyine indirilmiyor; insanın onuruyla, güvenle ve nitelikli bir çevrede yaşama hakkı olarak ele alınıyor.
Bugün Viyana’da yaklaşık her iki kişiden biri sübvansiyonlu konutlarda yaşıyor demiştik, ki bu model "Devlet patates mi üretirmiş?" diyerek kamuculuğun karikatürize edilip ve aşağılandığı neoliberal dönemde dahi özelleştirilmemiş, tersine bütün konut piyasasını dengeleyen kamusal bir dayanak olarak korunarak bugüne kadar gelmiş durumda. Viyana'nın bu başarısı........
