Hayat neden bu kadar ağırlaştı? - 5
Dizinin önceki yazılarında insanların hayat kurma imkânlarının nasıl daraldığına farklı açılardan bakmaya çalıştık. Genç okuyor, mezun oluyor, iş bulabilirse çalışmaya başlıyor; fakat aldığı ücretle ne bağımsızlaşabiliyor, ne güvenli bir gelecek planlayabiliyor, ne de çoğu zaman kendine ait küçük bir hayat alanı kurabiliyor. Ev pahalı, şehir pahalı, dışarı çıkmak pahalı, çocuk sahibi olmak pahalı, yaşlı bakımı pahalı, sosyalleşmek bile giderek daha pahalı. Bütün bunların üstüne bir de insana sürekli olarak yaşadığı ve memnun olmadığı hayatın kendi yetersizliğinden kaynaklandığı söyleniyor: Daha çok çalışmalı, daha esnek olmalı, daha girişken davranmalı, daha disiplinli yaşamalı, daha güçlü kalmalı...
Bugün de tüm bunlardan bunalan ve günün sonunda fethedilen 'dışarıdan' kaçıp yorgun argın evine sığınan ya da yalnızca biraz kafa dağıtmak isteyen insanın başına gelenlere bakalım isterim. Bir zamanlar boş zaman dediğimiz şey, hiç değilse kısmen insanın kendisine ait bir zaman ve alan olarak düşünülebilirdi. Dostlarla oturmak, aileyle zaman geçirmek, mahallede dolaşmak, kitap okumak, müzik dinlemek, maç izlemek, oyun oynamak, televizyon karşısında biraz oyalanmak, bir hobiyle uğraşmak, kendi ritmine dönmek… Bunların hiçbiri piyasanın tamamen dışında değildi elbette; fakat bugün gelinen noktada insanın dinlenme ve 'dışarıdaki' hayattan kaçış ihtiyacı tamamen ölçülen, yönlendirilen, paketlenen, fiyatlandırılan ve sürekli yeniden satılan bir alana dönüşmüş haldedir. İşten çıkıp evine dönen insan artık piyasanın dışına çıkmıyor; yalnızca 'sağılacağı' başka bir bölüme geçiyor.
Öncelikle insanların telefona, sosyal medyaya, televizyona, dizi platformlarına, oyunlara, kısa videolara, alışveriş uygulamalarına, haber akışlarına ya da bahis ekranlarına yönelmesini ve giderek bağımlı hale gelmesini yalnızca irade zayıflığı, kültürel çürüme ya da yeni nesil alışkanlığı olarak açıklamak kolay olsa da yeterli değildir. İnsanlar durup dururken ortak hayattan çekilmediler. Bu dizinin üçüncü yazısında değindiğim üzere, şehir hayatının ve kamusal alanların sıradan insanlar için giderek daha ulaşılamaz olması, altta yatan sebeplerden birisi ve belki de en önemlisidir.
Dışarıdaki hayat pahalılaştıkça, şehirler yorucu hale geldikçe, insanın ayda bir kere dışarıda bir akşam yemeğinde eşiyle dostuyla buluşması bile bütçede onarılamaz delikler açmaya başladıkça, bir yere gitmek giderek daha fazla zaman, enerji ve para gerektirmeye başladıkça, insanın elinde kalan en hızlı, en ucuz ve en zahmetsiz kaçış alanı da evin içindeki ekranlar oldu.
80’li yıllarda sosyolog Ray Oldenburg tarafından ortaya atılan bir kavram olan “üçüncü mekânlar” da bu bağlamda önemlidir: Üçüncü mekânlar, ev ve iş yeri/okul dışında, insanın para harcamadan ya da en azından ciddi bir tüketim baskısı altında kalmadan vakit geçirebildiği, başkalarıyla temas kurabildiği, kendini müşteriden ibaret hissetmediği kütüphane, park, meydan, gençlik merkezi, spor alanı, sahil, sokak ve benzeri ortak alanlar olarak adlandırılır. Bu tür mekânlar bahsettiğim şekilde zayıfladıkça, ortadan kalktıkça ya da tümüyle tüketime bağlandıkça, insanlar yalnızca dışarı çıkma imkânını değil, rastlantısal karşılaşmaları, plansız, ayak üstü sosyalleşme imkanlarını, mahalle hissini ve ortak hayat duygusunu da kaybetti. Sonuçta kalabalık şehirlerde yaşayan milyonlar, birbirine temas edemeyen yalnız bireylere dönüşerek; günün sonunda da ilişki kurmak, oyalanmak, görünmek, unutmak ya da biraz nefes almak için ekranlara mahkum kaldı. Her yazıda ısrarla vurguladığım gibi, bu Türkiye'ye özgü değil, dünyanın her tarafında gözlemlenebilen bir değişimdir.
İçinde yaşadığımız çağın kronik problemlerinden birisi olan yalnızlık da bu yüzden yalnızca bireylerin kontrolünde olan bir konu ya da bir karakter meselesi değildir. “İnsanlar bireyci oldu”, “kimse kimseyle görüşmüyor”, “herkes ekrana gömüldü” demek meselenin etrafında dolaşmak olur. Ortak hayatın maddi zemini zayıfladığında, insanların birbirine temas etmesi de zorlaşır. Görüşmek için, bir ilişkiyi canlı tutmak için zaman gerekir, para gerekir, enerji gerekir, insana ait bir mekân gerekir. Bunlar azaldığında ise insanlar kalabalık şehirlerde dahi yalnız kalır.
İşte günümüzün eğlence anlayışları, 'dışarıda' çözülen bağlara alternatif olarak 'içeride' sunulan yeni bağlantı biçimleridir: İzlenecek bir dizi, oynanacak bir oyun, bir akıllı telefon ekranında birbirini takip eden, 'sizin için özel olarak derlenmiş' ve asla bitmeyen içerikler, yapılacak bir kupon, gezilecek bir online mağaza, takip edilecek bir kriz, satın alınacak küçük bir rahatlama... Ücretsiz üçüncü mekânların aksine tüm bunlar, 'evinizin rahatlığı altında' size sunulduğu için ufak bir ücret de gerektirmektedir tabii. Bu ücret tek seferlik bir satın alma bedeli, aylık bir abonelik ya da ücretsiz gibi görünen hizmetler karşılığında insanın verisini toplayıp ona reklam gösteren ve sonuç olarak farklı şeyler satan bir takas da olabilir.
Geldiğimiz noktada insanın eğlencesi, insanı hayata geri dönmeye hazırlayan molalar olmaktan çıkıp, onun dikkatini yakalayan, davranışını öğrenen, duygusunu işleyen ve zamanla onu yeniden piyasaya bağlayan düzeneklere dönüştü. Kaçışın piyasalaşması olarak tarif edebileceğimiz süreç kısaca dikkatin önce ekrana bağlanması, sonra kişiselleştirilmesi, veriye ve gelire çevrilmesi ve nihayet eğlence, dinlenme, bilgi, sosyalleşme adı altında adım adım fiyatlandırılmış bir erişim alanına dönüşmesi şeklinde işlemektedir.
Televizyon bunu zaten uzun zamandır yapıyordu. Evlerin salonuna uzun yıllar önce yerleşen o (gittikçe büyüyen) ekran, yalnızca eğlence sunan masum bir kutu değildi tabii; toplumun merakını, öfkesini, korkusunu, acısını ve dedikodu ihtiyacını düzenli bir yayın akışına bağlayan ilk büyük makinelerden biriydi. Gündüz kuşakları, bitmeyen tartışma programları, felaket hissiyle kurulan haber bültenleri, her akşam yeniden ısıtılan öfke başlıkları, insanın zihnini sakinleştirmekten çok onu ekrana bağlı tutmak ve zihnini dizayn etmek üzere çalıştı. Fakat televizyonun sınırı, izleyiciyi ancak toplu halde yakalayabilip, herkese aşağı yukarı aynı akışı sunmak zorunda olmasıydı. Kimin neye ne kadar baktığını, hangi anda sıkıldığını, hangi görüntüde kaldığını, hangi duyguya daha kolay kapıldığını bugünkü inanılmaz detaylara kadar bilmek mümkün değildi.
Bugünün farkı ise bu noktada başlıyor: Dijital platformlar, televizyonun yaptığı şeyi çok daha kişisel, çok daha sessiz, çok daha derin ve efektif bir hale getirdi. Artık yalnızca bir yayın akışı yok; kişinin alışkanlıklarına göre biçimlenen, onun zayıflıklarını, düzenini, tercihlerini, merakını ve dikkatsizliğini tanıyan bir izleme düzeni var. Dizilerde bir bölüm biter bitmez diğerinin başlaması, diziyi bitirseniz bir başkasının sırada beklemesi, kişiye özel derlenmiş kısa videoların sonu gelmez bir şekilde akması, öneri sistemlerinin insanı benzer hikâyelerin, benzer yankı odalarının içine çekmesi, online davranışların kaydedilmesi, ekrandan ayrılmayı zorlaştıran küçük tasarım kararları tesadüfi ayrıntılar değil. Bunlar, eğlencenin artık yalnızca içerikten değil, davranışı yöneten arayüzlerden de oluştuğunu gösteriyor. İnsan ne izleyeceğini, ne okuyacağını, ne oynayacağını seçtiğini sanıyor; fakat çoğu zaman asıl mesele insanın ne kadar süre daha 'orada' tutulabileceği ve ona bu süreçte başka neler satılabileceği oluyor.
Sosyal medya ise bu mantığı bir adım daha ileri taşıdı. Çünkü sosyal medyada insan artık yalnızca izleyici değildir; aynı zamanda hem izleyici, hem üretici, hem de malzemedir. Ne kadar durduğu, neye baktığı, hangi görüntüde oyalanıp hangi tartışmaya girdiği, kime imrendiği, neye kızdığı, hangi ürüne yaklaştığı, hangi fikir karşısında duraksadığı sürekli ölçülür. İnsan orada hem tüketici hem veri, hem izleyici hem ürün, hem konuşan kişi hem de işlenen kaynaktır. Televizyon insanın dikkatini ekrana bağlamıştı; sosyal medya o dikkatin iç yapısını parçalarına ayırıp satılabilir hale getirdi.
Bu düzenin en verimli hammaddelerinden biri de eksiklik duygusudur. Ekonomik problemlerle uğraşan, istediği hayatı çalışıp didinmesine rağmen bir türlü elde edemeyen insan, sosyal medyada başkalarının seçilmiş hayatlarıyla karşılaşır: tatiller, evler, kusursuz bedenler, ağız sulandıran sofralar, imrenilecek ilişkiler, çocuklar, başarılar, gülüşler, yeni başlangıçlar, temiz mutfaklar, düzenli çalışma masaları, kalabalık arkadaş sofraları… Kendi hayatında ödenmemiş bir fatura, ertelenmiş bir iş, dağınık bir oda, yorgun bir beden ve yarına ertlenmiş kaygılarla baş başa olan insanın sosyal medyada gördükleri yalnızca imrenme değil; daha derin bir geri kalmışlık, gecikmişlik ve yetersizlik duygusu üretir. Milyonların sürekli karşı karşıya kaldığı bu geri kalmışlık ve yetersiz hissetme hali, daha önce bahsettiğim üzere suçu bireyin üstüne atmak bakımından son derece faydalıdır. Başkalarının başarı hikayelerine sosyal medyada sürekli şahit olan bireyi, başaramamasının sebebinin kendi eksikliği olduğuna ikna etmek çok da zor değildir. Sistem için faydalı çarklar olmalarının yanında bu düşkün bireylerin bir diğer avantajı ise iyi müşteriler olmalarıdır. Kendinden memnun insan daha az tıklar, daha az satın alır, daha az onay arar. Eksiklik duygusu ise bitmeyen bir pazardır.
Aynı mantık oyunlarda, alışveriş uygulamalarında, haber akışlarında ve bahis ekranlarında farklı yüzlerle karşımıza çıkar. Oyun insana başarı ve ilerleme hissi verirken berbat gerçek dünyadan eşsiz bir kaçış sunar, fakat bu his çoğu zaman daha fazla zaman, daha fazla dikkat, ve daha fazla ödeme ister. Alışveriş uygulamaları ihtiyaçları karşılıyor gibi görünürken çoğu zaman önce........
