Türkçüler, Kürtçüler ve biz
Keşke on binlerce insan hiç ölmeseydi...
Eğer barış bunların ağzından çıkacak iki üç kelimeye, değişen bölgesel stratejilere veya konjonktürel önceliklere bu kadar kolay sığabiliyorduysa, bunca can neden gitti, düşündünüz mü?
İki yıla yaklaşan "süreç" denilen olgu; sokaktaki Türk’ün ve Kürt’ün hayatına tırnak ucu kadar dokunmuyor, kimseyi pek de alakadar ettiği söylenemez.
Bu kadar zaman mesele sadece pastanın boyutuysa; Kürt’ün, Türk’ün zenginleri, gözlerinde dolar sembolleri parlayarak genişleyen paylarına, aldıkları icazete, vaatlere göre on binleri ölüme gönderebiliyor ya da çatışmaları durdurabiliyorlarsa, bu kanın hesabını kim verecek?
Barışın halkla bir ilgisi yok muydu yani?
O halde keşke on binlerce yoksul emekçi evladı değil, bu zenginler ölseydi…
Milliyetçilik milliyetçilik doğuruyor. Yunan milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği nasıl birbirini besliyorsa, Kürtçülük ve Türkçülük de birbirini kuvvetlendiriyor.
Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de ve nihayet İran’da; her kritik virajda hem Türkçülerin hem de Kürtçülerin sayısız defa maskeleri düştü. ABD’nin dümen suyundan çıkamadılar, İsrail’in vaatlerinden bir türlü kafalarını kaldıramadılar. Halkımızın onurunu ayaklar altına aldılar.
Büyüyeceğiz diye önceleri Orta Asya’ya göz dikmiş olduklarını biliyorsunuz. Baktılar ki Asya’dan ekmek çıkmıyor, bu kez Osmanlıcılar bastı gaza. Böylece Türkçülerin de büyük kısmı Amerikan hamiliğinde pastayı büyütebilmek için Osmanlıcılığa iltihak etmiş oldular. Cumhuriyet’le ve onun çizdiği sınırlarla hiç barışmadılar; Lozan’ı her daim hedef tahtasına koydular. Nereye el attılarsa öncelikle Amerikan muhiplikleri ve Kürt düşmanlıkları bakidir! Fakat gün geldi, ABD her iki düşmanla da oturuverdi ortaklık masasına…
Bir yanda Türkçü siyaset, diğer yanda Kürtçü siyaset; adeta bir yarış içinde müttefiklerine yaranmaya çalıştı. Gidiş yolu farklı da olsa sonuç hep aynı oldu. Siyonizmin bölgesel çıkarlarına uyuldu, İsrail asla yalnız bırakılmadı.........
