menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

1 Mayıs’tan 2 Temmuz’a… Geldik bugüne…

28 0
04.07.2026

İnternette memleketin katliamlar listesi diye sayfa bile var. Eminim; orada eksiği vardır fazlası yoktur… Vahşet duygusu yaymak için söylemiyorum; kan, Türkiye’de düzen siyasetinin geleneksel kolaylaştırıcısıdır. Her defasında bir dönemeç alınması zorunlu değil, ama kritik kavşakların kanla sulanması değişmez kural!!1

On beş yıl arayla gerçekleşen İstanbul 1 Mayıs 1977 ile Sivas 2 Temmuz 1993 katliamları arasında hem kimi benzerlikler hem de tamamlayıcılık bağı bulunuyor. Birincisi, 12 Eylül 1980’e giden yol sapağına dikilen işaret tabelasıydı. İkincisi, ürününü biraz daha uzun zamanda, 3 Kasım 2002’de verecekti. AKP’nin kazandığı ilk milletvekili seçimlerinin 12 Eylül darbesinin tamamlayıcısı olduğu zaman içinde kesinlik kazandı…

1970’lerin ve ‘90’ların başlarında Türkiye egemen güçlerinin kafaları karışık, anlaşmazlıkları boldu. Doğaları gereği bunlar tartışmalarını uygar ölçütlerle yürütmezler. Yol keserler, birbirlerini tehdit ederler, başkalarının kanını dökerek yön gösterirler. Mülk sahibi egemen sınıfın kafası böyle açılır! 

Konu ettiğimiz birinci dönemde Türkiye çok boyutlu bir krize gidiyordu. 1950’lerin krizine yapılan müdahale egemenler cephesinde kimseyi mutlu etmemişti. Sermaye 40’lar ve 50’ler boyunca Cumhuriyet’in sırtında yük olduğuna kanaat getirmişti, ama 1960’larda bu kanaate aykırı biçimde Kemalist restorasyona dönülmüştü! Hatadan vazgeçilmesi gerekiyordu egemenlere göre. İçerik belliydi: 1961 Anayasası “boldu.” Toplumun sola kayışı durdurulmalıydı. İşçi sınıfının yükselişi dağıtılmalıydı… 

Bu içerik bir “program” olarak çok yüzeyseldir! Düşünün; genel olarak sol veya ilericiler, eşitlik, özgürlük, halkçılık, kalkınma, laiklik, bağımsızlık, planlama, kamuculuk, devrimcilik… vaz ederken düzenin pankartına “plan değil pilav” yazması acizlikten başka nedir? Bu nedenledir ki, 12 Mart 1971 darbesi kanlı bir kıyıcılıktan öte bir dönüşüm getirmez ve yarıda kalır. Solculaşma ve diğer ilerici arayışlar kaldıkları yerden devam edecektir. 

Egemenlerin önüne, düzen içi iki uç seçenek çıkar. Biri solculaşmayı “kapsayarak yozlaştırmayı” öngören sosyal-demokrasidir. Diğeri ise ülkenin yönünü faşizme çevirmek diye özetlenebilir. 

Bunların birbirlerini kökten dışladıklarını düşünmeyin. Faşizmin hırpaladığı bir solculuğu kapsamak sosyal-demokratların, sosyal-demokrasinin solu yozlaştırdığı bir zeminde yol almak da faşistlerin işine gelebilir. Ama bu iki doğrultudan birinden biri tercih edilmelidir. 

Bu noktada emperyalistlerin, kapitalizmin dünya çapındaki derdine buldukları deva devreye giriyor. Şili’de Pinochet darbesiyle neo-liberal piyasacılığın laboratuvarı kuruluyor. Patenti ABD’dedir ve birkaç yıl içinde ABD’de Reagan, Britanya’da Thatcher, Federal Almanya’da Kohl iktidarlarıyla genel uygulamaya geçilecektir. Bu zincirin, o sıralar ekonomisinin büyüklüğü nedeniyle değil, ama jeostratejik konumunun kritikliği nedeniyle Türkiye’yi dışta bırakmaması gayet anlaşılır bir durumdur. 

Piyasacılık Türkiye egemen güçlerinin yukarıda özetlediğim isteklerini yüzeysellikten kurtarmıştır. Ancak burada artık mantık, bütün toplumsal ve politik direnç kaynaklarını ezip geçmektir. 1 Mayıs 1977 sadece........

© soL