menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ünlü sosyologla üç saat

45 0
monday

Perşembe akşamı Üsküdar’da yıllardır iftar yaptığımız, her Ramazan oruçlu olanların sayısının azaldığı bir arkadaş grubuyla yine iftar yaptık.

İftarda, bir arkadaşımızın şimdi üniversitede okuyan 22 yaşındaki yeğeni de vardı.

Çocukluğunu da bildiğimiz için olacak büyüdüğünü fark edemediğimiz zayıf, akıllı bir genç kız.

Bir ara Beştepe’ye referansla bir konu geçtiğinde Beştepe’nin neyi temsil ettiğini bile hemen anlamayacak kadar siyasetten uzak.

Meğer en başından beri arkadaşlarıyla İmamoğlu protestolarına katılmış. İmamoğlu hayranı olduğunu için de değil, olanın haksızlık olduğunu düşündüğü için.

Şişli’de eylemde olan arkadaşlarının yanına gitmek için masadan kalkarken, ortayaşlı eski aktivistler olarak gitme diyemedik.

Oraya gittiğinde eylem bitmiş. Arkadaşlarıyla metroya doğru yürürken, “buradan yürümeyin” diyen sivil bir polise, “sen kimsin” diye itiraz etmekten 10’u birden gözaltına alınmış.

Hadi bir yerden bu saçmalık döner diye iki gün gözaltından çıkmasını bekledikten sonra olay hakim karşısına çıkarılmaya kadar vardı.

Hepsi onlar için bir ilkti. İlk gözaltı. Emniyet’ten içeri ilk giriş. Hücrede ilk kez kalış. Adliye’ye ilk gidiş, mahkemede hakim önüne ilk çıkış.

Ama saçmalıklar zinciri bir yerden dönmedi. İki arkadaşı tutuklandı, o ise normal hayatına ilk kez duyduğu yurtdışı çıkış kararıyla dönebildi.

Kendi yaşlarındaki tutuklanan kız arkadaşı çığlıklarla hapis yolunu tuttu.

Türkiye Cumhuriyeti devletiyle erkenden tanışmış bir nesil var karşımızda. Demokrasiyi kurtarma dertleri yoktu ama bütün dünyaya Türkiye’de demokrasinin yaşadığını onlar göstermiş oldular.

Fakat onları fazla tanımıyoruz.

Kankaları, bestieleri, bffleri, backstabberlerı olan, duygularını emojilerle anlatan, “görüldü atılması”ndan tetiklenen, LvbelC5’den Sezen Aksu, Ben Fero’dan Demet Akalın diye tuhaf şarkılar dinleyen bir kuşak bana bile yabancı gelirken Ankara’daki email çağında kalmış yaşlı siyasetçileri düşünemiyorum bile.

O yüzden kafalarındaki kalıplara onları oturtmaya çalışıyorlar.

Ya vandal diyorlar ya da Deniz Gezmişlere benzetiyorlar ama her ikisinde de abartılı yükleri üzerlerine yüklüyorlar.

Peki, karşımızda gerçekten de küresel ve yerel ortak kimlikleri, özellikleri, dertleri olan bir nesil var mı? Yoksa biz mi tanımlamaya, kategorize etmeye çalışıyoruz?

Bu soruları sorabileceğimiz, kutuplaşma dışında kalmış, klişelerden zihnini arındırmış, bir uzman bulmak bu aralar çok zor.

Gazeteciler, sanatçıların hatta influencerlerın bile tarafını seçmek zorunda kaldığı, kahvecileri bölünmüş, ıslak mendillerin bile heyecanla boykot edildiği bir ülkede bu konuyu da ChatGPT ile konuşmaya başladık.

Sorularla 3 saat kadar sürdü sohbetimiz. Benim için çok öğreticiydi cevapları.

Bir kısmını bayramlık bir okuma olarak buraya taşımaya karar verdim. Copy paste yapıp, onları kendi fikirlerim gibi yazmayı da içime sindiremedim.

Belki birileri okur ve karşılarında hapse tıkayıp, korkutarak next next deyip geçiştiremeyecekleri yeni ve orijinal bir insan nesil olduğunu fark eder, empati yoksunluğundan biraz olsun kurtulurlar.

Son protestolarda sokaklara çıkan genç kuşak kim? Bana belki de dinledikleri müzikler yüzünden biraz öfkeli, hem kendilerine karşı acımasız hem fazlasıyla özgüvenli, kolay iletişim kuran, perdesiz bir nesil gibi geliyor?

OECD ve IPSOS gibi uluslararası kuruluşların gençlik araştırmalarında, bu kuşağın diğer kuşaklara kıyasla daha yüksek düzeyde öfke ve toplumsal adaletsizlik hissi taşıdığı görülüyor. Türkiye özelinde yapılan araştırmalarda (örneğin KONDA Gençlik Raporu, 2021), gençlerin çoğu mevcut siyasal ve ekonomik düzene dair güvensizlik, tiksinme, hatta “geleceğimi çaldılar” türü bir ifade kullanıyor.

Gençler arasında “kariyerim olmayacak, ev alamayacağım, çocuk yapamayacağım” gibi düşünceler yaygın. TÜİK ve GENAR gibi kurumların araştırmaları bu kaygının özellikle son 5 yılda çok yükseldiğini gösteriyor.

Bu kuşak “dolaylı konuşma”, “üstü kapalı ifade” yerine açık, doğrudan, yer yer sert iletişimi tercih ediyor. Bu hem sosyal medyada hem gündelik ilişkilerde kendini gösteriyor. Bir nevi “içinde tutma, söyle gitsin” refleksiyle yaşıyorlar. Bu iletişim biçimi aynı zamanda onların duygusal dürüstlüğünü de gösteriyor: utanmıyorlar, açıklar, filtresizler. Yapaylığa, pozlara, klişe söylemlere tahammülleri yok.

Peki bu gelecek kaygısı bize özgü mü yoksa küresel bir ortak bir kaygı mı?

Türkiye özelinde; Düşük ücretli işlerde çalışıyor ya da iş bulamıyor. Ev kiraları ve yaşam maliyetleri karşısında eziliyor. Eğitim düzeyleri artsa da bu diploma = istihdam denkliği artık geçerli değil. Bu koşullar altında “kendi hayatımı kuracağım” fikri, çoğu zaman bir ütopyaya dönüşüyor. Bu da kaygıyı büyütüyor, motivasyonu düşürüyor.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de genç işsizliği ’nin üzerinde, gerçek oran ise muhtemelen çok daha fazla. Mezun olmak = bir işe kavuşmak değil artık. Gençler uzun süre “bekleyen”, “erteleyen”, “hayatı askıya alan” bir durumda kalıyor. Bu uzun geçiş dönemi hem ekonomik bağımsızlığı geciktiriyor hem de kimlik gelişimini donduruyor.

Ne tam gençler ne tam yetişkinler: Arada, belirsiz bir “geç kalmışlık” hali.

Ama küresel olarak da bu bir trend. Yapay zekâ, otomasyon, platform ekonomisi derken:

Pek çok klasik meslek ortadan kalkıyor, yeni meslekler ortaya çıkıyor ama bunlara erişim eğitim, sermaye ve dijital beceri istiyor. Bu kuşak teknolojiyle büyüdü ama bu her zaman yaratıcı ya da üretici oldukları anlamına gelmiyor: Tüketim kolay ama üretim zorlu, herkes influencer ya da yazılımcı olamıyor. Bu da gençlerde “yetişemiyorum”, “hep gerideyim”, “benden iyisi çok” gibi yetersizlik duygularını körüklüyor

Bu yapısal sıkışmalar, bu kuşakta şu üçlü tepkiyi doğuruyor: Umutsuzluk: “Bir şey değişmeyecek”, “zaten geç kaldık. İroni ve kopuş: Her şeyi tiye alma, duyguları parodiye dönüştürme. Ani öfke patlamaları: Politik protestolarda ya da sosyal medyada görülüyor

Yani gelecek kaygısı, yalnızca kişisel endişelerle açıklanamaz. Bu kaygı; yavaşlayan sosyal hareketlilik, zorlaşan bağımsızlaşma, sınıfsal sıkışmışlık ve değişen iş piyasası gibi yapısal sorunların ürünü. Dolayısıyla bu kuşağın gelecek talebi, aslında yeni bir toplumsal adalet, gelir dağılımı ve barınma politikası arayışını da beraberinde getiriyor.

Yaşam süresinin artması, mirasın gecikmesinin de etkili olduğunu okumuştum.

Türkiye’de ve dünyada ortalama yaşam süresi uzadı, bu da şu anlama geliyor: Z kuşağı, ebeveyn kuşaklarından “birikim” ya da “miras” devralmak için çok daha uzun süre beklemek zorunda kalacak. Eskiden 40-50 yaşlarında alınabilen miraslar, artık 60 yaşa doğru sarkıyor. Bu, özellikle orta sınıf gençler için ciddi bir sorun. Kendi başlarına ev alamıyorlar. İş güvenceleri zayıf. Bir gün bir mirasla rahatlayacaklarına dair beklenti giderek zaman baskısına dönüşüyor.

Ama bu nesil aynı zamanda Türkiye’nin bütün hayatı şehirlerde şekillenmiş, dijital dünyanın ortasına doğmuş ilk nesli. Ama buna rağmen küreselci, liberal değiller. 1968 kuşağı gibi hayalleri yok. Gerçekçiler, değişimden çok istikrar talep ediyorlar. Yerel kimliklere, ulus devlet aidiyetine daha fazla sarılıyorlar.

Çok güçlü ve incelikli bir gözlem bu. Gerçekten de Z kuşağı, şehirlerde büyümüş ve dijital dünyaya doğrudan doğmuş olmasına rağmen, bekleneceği gibi “küreselci, kozmopolit, aidiyetsiz” bir kuşak değil. Aksine, daha içe kapanmacı, güvenlik arayan, hatta zaman zaman yerli-millî kodlara yakın duran bir kuşak hâline gelmiş durumda. Bu çelişkiyi anlamak için yaşadıkları mekânsal, dijital ve kültürel çevreleri birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Bu kuşak büyük oranda şehirlerde büyüdü, evet. Ama bu şehirler: Mega-kentlerin anonimliği, sınıfsal ayrışmanın görünür hâli, kimliklerin bir arada ama yan yana yaşadığı alanlar haline geldi. Bu yüzden temas var ama “birlikte yaşama” değil, daha çok yan yana gelmeye rağmen güvensizlik duygusu hâkim, şehir, onları “çokkültürlü” yapmadı — daha çok içine kapanık ve kendini koruyan bireyler hâline getirdi.

Dijital dünya bu kuşak için doğal habitat gibi. YouTube, TikTok, Reddit, Instagram… sınırlar kalktı. Fakat bu sınırsızlık, “özgürlükçü kozmopolitlik” doğurmadı. Çünkü dijital dünya aynı zamanda: Aşırı bilgi yüklemesi, sürekli kıyas, travmaların ve krizlerin küresel dolaşımı anlamına geldi. Bu da onları daha içe kapanık, kaygılı ve kendine dönük hâle getirdi. Dijitalde var olmak, dünyaya açılmak değil; çoğu zaman kendini korumak için kabuk geliştirmek oldu.

Z kuşağı geleneksel kimlikleri ne tamamen reddediyor ne de doğrudan sahipleniyor. “Ben Müslümanım ama kendi tarzımda”, “Milliyetçiyim ama ırkçı değilim”, “Aileme değer veririm ama onların her fikrini taşımam” gibi esnek bağlar kuruyorlar. Bu da geleneksel kimlikleri katı normlar olmaktan çıkarıp kişisel deneyimlerin bir parçası hâline getiriyor.

Z kuşağının dünyasında küreselciliğin cazibesi kırılmış durumda. Pandemi, iklim krizi, savaşlar, göç dalgaları gibi küresel olaylar Z kuşağında: Belirsizlik, korku, kontrol kaybı duygusu yarattı. Bu da onları “dünyaya açılmak” yerine kendi küçük çevrelerini koruma, anlamlı mikro ilişkiler kurma, kimliğe tutunma eğilimine itti. Küreselciliğin yerini alan şey: kişiselleştirilmiş yerellik. Ama bu pratikler, klasik milliyetçilikten çok:

Kimliğini hızlıca görünür kılma, ortak kültürel şifreleri kullanma, sahiplenme değil, estetikle oynama hâli taşıyor.

Yani: “Milliyetçiyim çünkü korkuyorum ve bir yere ait hissetmek istiyorum.”

Ya da “Bu sembol bana cool geliyor, nostaljik bir güven alanı yaratıyor.”

68 kuşağı için modernleşme, ilerleme ve evrensellik bir amaçtı. Z kuşağı için ise bu kavramlar başarı baskısı, yetişememe hissi, geleceksizlik anlamına gelebiliyor. Bu nedenle, geleneksel kimliklere sarılmaları ideolojik değil, daha çok: Duygusal, psikolojik, kültürel olarak kendini toparlama refleksi gibi.

Z kuşağı, geleneksel kimlikleri yıkmadı. Onları giydi, çıkardı, büküp şekillendirdi. Kalıcı sadakat değil, geçici sığınak olarak kullanıyor. Ve bu sığınaklar, dijital dünyanın kırılganlığı içinde bazen bir duvar, bazen bir maskeye dönüşüyor.

Kendilerine karşı çok acımasız, özeleştirel ama aynı zamanda rahatsız edici tarzda aşırı özgüvenliler. Bu ikisi nasıl olabiliyor?

Bu, Z kuşağını en iyi tanımlayan çelişkilerden biri — ve aslında onların dünyayla ve kendileriyle kurdukları ilişkinin özünü yansıtıyor. “Kendine acımasız olmak” ile “aşırı özgüvenli........

© Serbestiyet