menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şiirsel asabiyet: O pul o zarfa yakışmaz

37 0
14.06.2026

Diktatörlüklerin, gözü dönmüş otoritenin tarihi zulmünde şairlerin hayatı da hazin bir manzume, kendinde ağıt. Zira insanların, toplumun yüreğine dokunan kelimeler, zülfiyâra da dokunuyor.  

Hâl böyle olunca, Farsça “yârin zülfü”nden, sevgilinin saçından örülen bu şiirsel deyim bile ters yüz. Sözlük anlamıyla resmi, otoriter bir uyarı artık: “Hatırlı, güçlü bir kimse veya makamı gücendirmek”…

Baskıcı rejimlerdeki dallı budaklı, ucu bucağı belirsiz “hatırlı kimse(?)”lerin gücenmesi de öyle “nazende sevgilim” makamından değil elbette. “Gücenen Diktatör”, “İncinen Padişah” anca kara mizah başlığı olabilir. Kendi payımıza, tarihi mirasımıza şöyle bir göz atmak yeterli. Osmanlı’dan bu yana şaire zulmün uzandığı divanın, dünden bugüne çıktığımız kerevetinin korkunç hikâyesi…

Nef’î “Tutuklunun Günlüğü”nde

Şair Nef’î sadrazamı hicvettiği için sarayın odunluğunda boğulup denize atılıyor mesela. “Bir âh ile bu âlemi viran ederim ben…” figânı ise 338 yıl sonra Attilâ İlhan’ın şiir kitabına epigraf. 12 Mart darbesinin ardından yayınlanan “Tutuklunun Günlüğü”ne… Biz de dağları deviren “şair âhı” hakkında ta o günden fikir sahibi oluyoruz belki.

“Yürü Bre Hızır Paşa /Senin de çarkın kırılır /Güvendiğin padişahın /O da bir gün devrilir” dizesiyle her devirde “nefes” olan Pir Sultan Abdal’ınakıbeti de öyle. Sivas Valisi Hızır Paşa astırıyor Pir’i. O da nafile… Deyişleri, nefesi yüz yıllar sonra da her türden müzisyenin ezgisi, zorbaya karşı başı dik nidası.

Şair Figâni’ninise sadrazamın iki mısraını üzerine alınması nedeniyle öldürüldüğü rivayet ediliyor. Şair Nesimî ise Osmanlı coğrafyasında Memlûk Sultanı eliyle zulmün en beterine mahkûm. Derisi yüzülüyor.

Şairinki bir başka dokunuyor…

Sonrasındaki seyri askeri darbelerle, “milliyetçi cepheler”le de mâlûm. “Mahkûm şairler, mahpus şiirleri” neredeyse ekol, cezaevi günlükleri bibliyografi… Avlusunda kim bilir kaç kuşağın eşi dostu, eş hükümlüsüyle yan yana sıralandıkları siyah beyaz “aile albümü”.

Zülfiyâra dokunan şairlerin hâl-i pür melâli de bir başka dokunuyor insana… Askerin, polisin, başı –baştan- bozuk “milis”in, zindanın, işkencenin, her türlü infazın, o bozuk düzenin karşısına sadece şiiriyle, kelimelerin âhengiyle çıkması bir yana… Estetikle, incelikle, orantısız duygu donanımıyla kaba kuvvetin, zorbalığın bu denli karşı karşıya gelmesi de bunda etkili şüphesiz.

O an şiirini “anonim” yazan, ağıtını kendi yakan bu zıtlık, iki uç noktanın böylesine kafadan çarpışması, vicdanı da uyandırıyor, ayaklandırıyor elbet. Dizeleri sınır tanımıyor, dünyaya yayılıyor, zalimi her devirde temyizsiz mahkûm ediyor.

Bir bakıyorsun türküsü, şarkısı, marşı, senfonisiyle, umudu, melodik isyanıyla yıllar, hatta yüz yıllar sonra da karşında. Pir Sultan’ın “Yürü bre” dediği paşadan, ağadan adım izi kalmamış, onun nâmı 500 yıl yürümüş, nefesi insanlığa rüzgâr olmuş.

Nâzım’ın en büyük korkusu

O yüzden korkuyorlar şiirden, dizelerden, hatta nakarat kıvamında bir tek cümleden… Geçen pazar yayınlanan “Dünyanın en belalı kıskançlığı” yazımdan devamla, Nâzım Hikmet’in de hayatı böyle hazin bir nazm-ı âlem. Zulüm ve şair deyince karşında onun mahpushâne, sürgün albümü…

O da “Çok korkuyorlar” diyor 67 yıl önce, “türkülerimizden korkuyorlar”; “memleketlerinden, kendi milletinden, ölülerden, dirilerden” korkuyorlar. Ve ekliyor, “hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu”. Biliyorlar ki şöyle bir toplanıp, birlikte, yüksek sesle okusalar… Bazen bir şiirlik canları var. Üzerinden yüzlerce yıl geçse de başa belâ.

Nâzım da “insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyor”… O zaman hiçbir şeyin sınırı, “bu kadarı olmaz, yapılmaz”ı kalmıyor çünkü. Ve “kapatıyor kitabı”, “anladığını anlatmayan alçaktır” diye öfkeleniyor cümle âleme… O alçak basınçta umut, anladığını, yaşadığını anlatanda.

Biyografisiyle “bittecrübe sabit”

Dirisiyle ölüsüyle haksız değil; “bittecrübe sabit”… Çok çekiyor iktidarların her yere, ömrünün her dilimine uzanan zulmünden. Ölümünden iki yıl önce, 11 Eylül 1961’de yazdığı o ünlü “Otobiyografi”si bile yeterli onu anlamaya.

Ayrılıkların, hasretin her çeşidini “ezbere sayıyor”.  Kendi dilinde basılacak kitaplarını eline almaya, kapağını okşamaya bile hasret: “yazılarım otuz kırk dilde basılır /Türkiye’mde Türkçemle yasak”…

Şiirlerinden, karşı yakadan haykıran memleket, oğul, özgürlük hasreti de öyle, ölümcül… Çok istemesine rağmen Vera’yı, “saçları saman sarısı kirpikleri mavi karısını” da “bir kerecik, bir kerecik olsun” Türkiye’ye götüremiyor misal; “Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım”. Ölümünden sonra vasiyeti de........

© Serbestiyet