“Boom boom boom”…
Hasatla ıssızlaşan, çöle dönüşen siyah beyaz pamuk tarlaları, ağız armonikasının nefesiyle canlanıyor. Mızıkanın ağlayan müziği, uzayıp giden tarlalardan geçen trenlerin sesine, “chug chug” ritmine de -bire bir- uygun. Çağrışımı o çocuksu “çuf çuf”larımızdan farklı…
Tarlanın zorlu/zorunlu mesai köleleri yıllardır geçen trenlere umutla, özlemle bakıyorlar. Az biraz şanslıları lokomotifin hemen arkasındaki “renklilere mahsus” vagona binip, dumanın, külün boğuculuğunda Chicago’ya, Detroit’e -“isli siyah”- ulaşacak.
Blues’un yol hikâyesi…
Çaresizlikle hapsoldukları Mississippi, hayata dair istatistiklerde, endekslerde ABD’nin 50 eyaletinin en dibinde. Tarifsiz yoksulluğun, sömürünün yanında dibine kadar köleliğin, sistematik ırk ayrımcılığının, kukuletalı kukuletasız Ku Klux Klan vahşetinin tarihi simgesi.
Oradan “kaçmak” için bir yol da U.S. Route (Highway) 61; nâm-ı diğer “Blues otoyolu”… Yıllar sonra Bob Dylan da memleketi Minnesota’ya kadar uzanan o otoyolu aynı adlı şarkısında ziyaret ediyor. Blues’un yol hikâyesi:
“Sam’in burnu kanıyordu /Howard’a ‘Nereye gidebilirim?’ diye sordu /‘Bildiğim tek yer var’ dedi Howard /‘Çabuk söyle adamım, kaçmam gerek’ /Yaşlı Howard silahıyla işaret etti /Otoyol 61’in şu tarafından…” Dylan’ın 1965’de çıkardığı albümüne de adını veren o şarkısı, “o kaçış yolundaki” kaosa, şiddet kültürüne de gönderme…
“Ruhuna veda et evlat”
Filmin ilk sahnesinde pamuk tarlalarında elinde gitarıyla yürüyen genç de o dört yol ağzına ulaşıyor. Filme adını da veren “kesişen yollar”a… O zorlu, tehlikeli yolu aşan genç gitaristin izbe kayıt stüdyosunda oturduğu tahta iskemle, duruşuyla artık tahtı gibi.
Gitarının ritimlerini ağlatan “slide”ı, şişe ağzından yapılmış “bottleneck”i parmağına takıp, cep viskisinden bir yudum aldığında kayda hazır. Başlıyor “Crossroads” şarkısını çalıp söylemeye: “Kavşağa gittim, dizlerimin üstüne çöktüm”… O güftesi boşuna değil. Beğendikleri anda elini kolunu en baştan bağlayan sözleşmeyi uzatıyorlar: “Haydi ruhuna veda et evlat!”
“Irk plakları” iyi satıyor
Müzik dünyasında blues rüzgârı esmeye başlamış. “Race Records” gözde. Yani adıyla sanıyla “ırk plakları”… Mississippi Deltası’nın kavurucu sıcağında gece-gündüz çalışan siyah kölelerin figânını 1900’lere taşıyan “Delta Blues” iyi satıyor.
Plaklar, canlı yayınlar gece saatlerinde bazı radyolara da sızıyor. Özel , “beyaz” kulüplere arka kapılardan alınan siyah müzisyenler de yavaş yavaş sahnede… Sahne “çalgıcı”ya o an açık ama beyaz örtülü masalar yasak. Dışarıda da hâlâ “beyaz”la “renkli”leri kapkara çizgilerle ayıran “Jim Crow Yasaları”…
“Jump Jim Crow, jump”…
Jim Crow ırkçılıktan gözü dönmüş bir senatörün ismi değil. Yakıştırsam da… Her türden, siyasi, etnik, kültürel, cinsiyetçi ayrımcılığıyla terör estiren senatör Joseph McCarthy’nin lakabı filan da değil.
1830’larda yüzünü kömürle boyayarak (Blackface) sahneye çıkan beyaz soytarının aşağılayıcı şovundaki karakter. Ve kahkaha attıran repliği, nakaratı: “Jump Jim Crow, jump…”
Siyahları her kurumda, mekânda, nefes nefese soluklandığı havada ayıran, varlığını yüz yıl sürdüren o yasa, “kan bankası”ndan ayrı cenaze aracına, mezara kadar geçerli. Aynı pencereden bakmaları bile yasak, mahkemede el bastıkları İncil bile (“Renkli İncili”) farklı. Yasadan, yasaklardan tüm “renkli”ler payını alıyor.
“27’liler Kulübü”nün milâdı
O cehennemde ortaya çıkan “Delta Blues”un efsanesi........
