menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Orhan Pamuk ve Cem Yılmaz: Çapraz bir okuma

35 0
23.02.2026

Orhan Pamuk ile Cem Yılmaz genelde bir arada akla gelen isimler değil. Ancak her ikisi de bugün Netflix Türkiye’nin vitrininde (Masumiyet Müzesi ve Erşan Kuneri’yle) duran ve Yeşilçam Nostaljisi’yle birlikte anılan isimler. Her ikisi de Türkiye’nin iki büyük “hikaye anlatıcı”sı. Kendi dilini çoktan kanıtlamış ustaların, kariyerlerinin ilerleyen dönemlerinde, kendilerini güvende hissettikleri “nostalji sığınağına” çekilmeleri çok insani ve anlaşılır. Bu, “tükenme”den ziyade, yorgunluğun getirdiği bir konfor arayışı çerçevesinde eleştirilebilir. Masumiyet Müzesi ile Erşan Kuneri ilk bakışta farklı dünyalar gibi görünseler de ikisi de Netflix’te son yıllarda öne çıkmış Türkçe içerikler. Bu, ülkedeki sanat ve üretim ortamını konuşmak açısından bir fırsat.

İki dizi de motorunu erkek libidosundan alıyor: Bir tarafta erotik filmler çeken, kadın bedenini prodüksiyon malzemesi olarak gören bir yönetmen (Erşan Kuneri); diğer tarafta sevdiği kadının küpesinden izmaritine kadar her şeyini çalan saplantılı bir koleksiyoner (Kemal Basmacı). Ama Yeşilçam’ın o Nuri Alço frekanslı “natürel kötü adam” enerjisi, o arsız kötülük zekası her iki karakterde de tam yok. Belki de Nuri Alço stili, şu anki işlerden daha cesur, daha serbest bir stildi.

Sean Connery, Erşan Kuneri ve Kara Kitap

Şimdi biraz geriye gidelim: Sean Connery esinlenmesiyle türetilmiş bir isim olan Erşan Kuneri; Kara Kitap, Yeni Hayat gibi erken dönem Orhan Pamuk romanlarının mizahını çağrıştıran bir tını taşıyor. Bu diziyi beğensek de beğenmesek de adı güzel. Ki Masumiyet Müzesi’nde Celal Salik karakteri üzerinden de Kara Kitap’a selam gönderiliyor.

Başlarda hem Orhan Pamuk’un hem Cem Yılmaz’ın asıl gücü, “kendi dilini/dünyasını icat etme” tarafındaydı. Cem sahnede dili ve ritmi icat ediyordu. Pamuk romanda okuma biçimini. Son yıllarda ise nostalji ve geçmişle anılır oldular.

Nostalji bazen unutulmuş ayrıntıları, kayıp biçimleri, tuhaf ritimleri geri çağırır; bugüne taşır ve dönüştürür. İkinci (ve eleştirilerin konusu olan) yol: Nostalji geçmişi sığınak gibi kullanır. Tanıdık olanı tekrar eder, güvenli duygular üretir, riskten kaçınır. Pamuk ve Cem Yılmaz artık daha çok ikinci yolu mu temsil ediyor? Geçmiş onlar için bir bahçe olmaktan çıkıp bir sığınağa mı dönüştü? Tabii bir fark söz konusu: Cem Yılmaz “adını koyarak” Yeşilçam’la ilişki kurdu. Yeşilçam’ı açıktan ve doğrudan konu yaptı, filmlerine dahil etti. Pamuk’un yazınsal evriminde ise Yeşilçam rotasına doğru tam bir “yürüyüş” değil; melodram iskeletinin doğal çekimi var. Masumiyet Müzesi dizisindeki Yeşilçam çağrışımının nedenine gelecek olursak… Masumiyet Müzesi romanında Yeşilçam dokunuşları bulunmakla birlikte ana kumaş Yeşilçam melodramı kumaşından farklı. Bence romanın derdi güzel bir dönem atmosferi oluşturmak değildi. Belki o atmosferi bahane edip insanın kendine kurduğu tuzakları göstermekti. Bazı yorumlara göre Masumiyet Müzesi romanının güzelliği diziye yansımadı, dizi sadece “tipik bir yerli dizi” olabildi. Ama belki tam da bu “tipik yerli dizi” havası yurt dışında izlenmesinin kapısını açabilir.

O yıllarda Pamuk romanın alışıldık yürüyüşünü bozdu; Cem de mizahınkini. İkisi de o yıllardaki “çıkış”larını, seyircinin ya da okurun üstüne “tanıdık olanı” yağdırarak değil, tanıdık olanı hafifçe yerinden oynatıp yeni bir odanın kapısını açarak yaptı. Bu cesaret, 90’ların o melez atmosferinde gelişti. 90’lar Türkiye’sinde hem yerli hem de küresel hem doğulu hem de batılı olma arzusu bir kolektif iştaha dönüşmüştü. Özel televizyonlar, reklam sektörü, yeni köşe yazarları, klipler, yeni bir şehir temposu, birdenbire çoğalan çeviriler… Her şey aynı anda hem parlıyordu hem biraz yamuktu. Ne edebiyatın ne mizahın ne de pop kültürün sınırları tam çizilmişti. Hafızada Yeşilçam’ın ruhu vardı; öte yandan Amerikan sineması, yeni yayınevleri, dergiler, kasetler, CD’ler, ilk internet kafeler… O dönem bir “her telden” ortamıydı. Radyoyu açsan, bir yanda türkü; diğer yanda Spice Girls.

Pamuk’un 1991’de çıkan Kara Kitap’ında kurduğu labirent bu dönemi hem özetler hem de dönemin ortasında yeni bir pencere açar: Kara Kitap hem yerli bir şehir romanıdır hem okura “roman dediğin şey böyle de olabilir” diye göz kırpar. Cem Yılmaz’ın aynı yıllarda sahnede kurduğu enerji de mahalle dilini alıp “eski usul” nostaljiye çevirmeden, güncel şehir hayatının hızına uydurarak yeniden icat ediyordu. Pamuk ve Yılmaz hızlı referans değişimleriyle, okurun ve izleyicinin başını döndürebiliyordu. Yılmaz aynı “pop-labirent-şehirli-zihnin” daha kitlesel yüzüydü, Orhan Pamuk daha elit yüzü.

1990’ların Cem Yılmaz’ı

Cem Yılmaz’ın 90’ların sonu, 2000’lerin başındaki stand-up’larında tam anlamıyla bir “güncel şehir aklı” görürüz: Gündelik hayatın anlarından, kimsenin fark etmediği komik mekanizmaları söküp çıkarır. Enerjisi, düğmesine basılmış bir makine gibi değil; o anda doğan bir şey gibi akar. Bir “yeni oda”dan seslenir bize; Pamuk’un Yeni Hayat’taki ve Kara Kitap’taki yenilik iştahıyla akraba bir yerden. Kara Kitap’ın bölümleri, Cem Yılmaz’ın ilk stand-up’larının bölümlerine benzer. Zaten Cem Yılmaz kapkara giysilerle, kapkara bir koltuğa oturarak sahneye çıkardı 1990’larda. O şekilde anlatırdı hikayelerini. Ki hala da bunu sürdürüyor.

Yeşilçam meselesine dönecek olursak… Yeşilçam’ı Yeşilçam yapan, aslında pis tarafıdır. Netflix’in ve Ay Yapım’ın parlatıcı dili içinde, Yeşilçam ve Eski Türkiye, “sevimli ve steril bir hatırlama”ya indirgenebiliyor. O zaman da  Yeşilçam’ın ve Eski Türkiye’nin gölgeli alanlarından yenilikçi bir hikâye kurma potansiyeli, açılmadan kapanıverebiliyor. Yaygın olan maalesef şu: Yeşilçam’ın bir yaratıcı laboratuvar değil, bir duygusal kestirme yol gibi kullanımı. Duyguyu hızla kurmak için en bilinen kalıplara yaslanılması. Zengin oğlan-yoksul kız, kader, mahcup bakışlar, büyük fedakârlıklar… Her renk ayarlı, her şey düzgün, her şey tam. Oysa Yeşilçam, tam olduğu için değil; tam olamadığı için Yeşilçam’dı.

Yeşilçam’ı bir “bahçe” gibi kullanmak mümkün. Toprağı zengin: Karakterler, melodram, jestler, sınıf çatışması, şehir ve taşra, mahcubiyet ve kabadayılık, küçük mutluluklar ve büyük kayıplar… Ama bazen bahçe sığınağa dönüşür. Sığınak sıcak gelir. Çünkü orada risk azdır, tanıdıklık çoktur. “Saygı duruşu” diye başlayan şey, bir süre sonra “aynı tadı tutturma” işine döner. Kaslar, deneyden değil onaydan beslenmeye başlar. Yeşilçam, bazen bir tuzaktır.

Cem Yılmaz’ın G.O.R.A ve A.R.O.G gibi erken komedileri, daha çok Hollywood’un bilimkurgu-macera dilini yerelleştiren pastişlerdi: Uzay operası, zaman yolculuğu, “büyük set” hissi, afiş-jenerik oyunları… Türkiye’nin ortak hafızasına göz kırpan anlar vardı ama omurga Amerikan sinemasıydı. Yeşilçam’a belirgin........

© Serbestiyet