Dosya incelemesi değil yapısal reform: Hukuk devleti, bakanın hassasiyetine muhtaç olmayan yargıdır
Adalet Bakanı Akın Gürlek, faili meçhul dosyaların ve daha önce takipsizlik kararı verilmiş soruşturmaların yeniden ele alınacağını açıkladı. Faili meçhul cinayetler ile kadına ve çocuğa yönelik suçlarda yıllarca ailelerin yalnız başına sürdürdüğü mücadeleler düşünüldüğünde, bu açıklama kamuoyundaki haklı beklentiye bir karşılık olarak değerlidir. Ancak değerli olması, yeterli olduğu anlamına gelmiyor.
Üstelik açıklamanın kendisi, üzerinde durulmayı hak eden bir soruyu da beraberinde getiriyor: Bir ülkenin yargısı, münferit dosyaların siyasi iradece gündeme alınmasına muhtaçsa o ülkede hukuk devletinin varlığından söz edebilir miyiz? Ve bu soru, sadece faili meçhul cinayetler için değil; bugün Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen özgürlüğü kısıtlanmaya devam eden kişiler için de sorulmayı bekliyor. Benzer şekilde, muhatabı kamu görevlisi olan işkence ve kötü muamele iddiaları için de.
Görünür dosyalar-Gölgelenen sistem
Gülistan Doku, Rojin Kabaiş ve benzeri adlar; her biri kamuoyu vicdanını yaralamış, uzun yılların ardından nihayet gündeme gelebilmiş dosyalardır. Fakat bu isimler, adları hiç duyulmamış binlerce takipsizlik kararının, zamanaşımına bırakılmış soruşturmanın, “yetkisizlik” gerekçesiyle oradan oraya savrulan dilekçenin buzdağının yalnızca görünen ucudur. Üstelik mesele yalnızca ölüm ya da cinayet dosyalarından da ibaret değildir. Hayatta olup da her türlü hukuksuzluğa maruz kalan; Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına karşın cezaevinde tutulan insanlar da bu tablonun ayrılmaz bir parçasıdır. Osman Kavala ve arkadaşlarının, Çiğdem Mater’in, Can Atalay’ın, Tayfun Kahraman’ın dosyaları; hak ihlali tespit eden yüksek yargı kararlarının ilk derece mahkemelerince yok sayılması; bağlayıcı hükümlere rağmen tahliye yerine yeni gerekçelerin üretilmesi. Tüm bunlar, aynı yapısal hikâyenin başka yüzleridir.
Ve asıl soru tam burada başlar. Kamuoyunun dikkatini çekemeyen, basının ilgisini bulamayan, ailesinin avukat tutacak gücü olmayan binlerce dosyanın kaderi ne olacak? Yüksek mahkeme kararlarının açıkça ortada durduğu hâlde uygulanmadığı davalar, bunları uygulamayan savcı ve hâkimlerin kariyerinin hiçbir biçimde etkilenmediği bir düzen içinde nasıl değerlendirilecek? Kaldı ki, bugün Adalet Bakanlığı koltuğunda oturan Sayın Akın Gürlek’in AYM ve AİHM kararlarını yok sayan uygulamalarla gündeme gelmiş bir Cumhuriyet Başsavcısı pratiğinden geliyor olması, bu soruyu daha da can alıcı kılmaktadır. Bakanın bugünkü vurgusu elbette kıymetlidir; fakat dünkü pratiğinin bizzat kendi dönemindeki dosyalarının inceleme ihtiyacı doğurduğu da ortadadır.
Hukuk devletinin ölçütü, gündem olan dosyalardaki performans değildir; kamuoyu ilgisi olmaksızın ve bizzat politik iradeye rağmen işleyen rutindir. Bir sistem ancak kendisine baskı yapıldığında ya da siyasi konjonktür izin verdiğinde harekete geçiyorsa, o sistemin kendiliğinden işlediği söylenemez. Bu tespit, hiçbir bakanın kişisel niyetine ya da samimiyetine dönük bir itham değildir; fotoğrafın kendisine ilişkin, soğukkanlı bir değerlendirmedir. Ve bu fotoğrafı değiştirmenin yolu, yeni birimler kurmaktan değil, tabloyu baştan tasarlamaktan geçiyor.
Türkiye’de yargının bugünkü durumu, tek bir iktidarın ya da tek bir dönemin sorunu değildir. Türkiye’de rejim değişir, ancak yargının iktidara bağımlı konumu çoğu zaman aynı kalır. Bu, hepimizin birlikte taşıdığı, belirli bir partiye ya da döneme indirgenemeyecek yapısal bir mirastır.
Bu yüzden tartışmayı bir iktidar ya da muhalefet tartışmasından çıkarıp, devletin kendisiyle kurduğu ilişkiye dair bir tartışmaya taşımak zorundayız. Yoksa her iktidar değişikliğinde aynı yapının adresi değişir; muhatap değişir, mantık değişmez.
Elbette son on........
