menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Takvanın tarihi

58 0
20.09.2026

Takva kelimesinin ne anlama geldiğini sorduğunuzda muhatabın eğitim ve arkaplan durumuna göre iki ayrı cevap alırsınız. Birincisi şudur: Takva Allah korkusudur. Geleneksel anlaşılışı ve bidayetteki anlamı itibarıyla ulaşacağınız cevap budur: Allah korkusu. Kavramın temelinde yanlıştan, tehlikeden sakınma vardır. Daha sonra gelişen ve “medeni” ortamlarda hakim olan anlam ise takvayı Allah’a dair korku yerine Allah’a dair şuur hali olarak tarif eder. Özetle geleneksel yerlerde takva Allah korkusu anlamına gelirken modern veya eğitimli ortamlarda takva kahir ekseriyetle “şuur” veya daimi “huzur” biçimini alıyor. Mesela, Amerika’da ortalama bir Müslümana takvayı sorarsanız “God-consciousness” cevabını alırsınız. Biraz selefilik etkisi olan çevrelerde ise “korku”yu esas alan anlamın vurgulandığını görürsünüz. Aslında geleneksel Batı dil ve kültüründe de “God-fearing” (yani Allah’tan korkan) manasında takva hali bir fazilet sayılıyordu. İlahi olana dair otorite tasavvuru değiştikçe insanların takva anlayışları da değişiyor. Takvanın (İslamdaki) tarihi de bu açıdan ilginç sayılır. (Buradaki argümanlar kronolojik bir iddiadan ziyade bir dönüşüm hikayesini bazı kavramlar üzerinden görünür kılmak içindir. Hatalarım olursa uzmanlar bağışlasın.)

Peygamber Efendimiz zamanında takva sahabelerin pratiğinde ifadesini bulan bir teslimiyet ve sadakat idi. Yani sahabeler için “nasıl iyi bir Müslüman olunur” sorusunun cevabı, Allah’a iman ve peygambere tabi olmak idi. Bu teslimiyet ve ittibaın Hz. Peygamber’in vefatından sonra devam edebilmesi için bir anlayış geliştirildi. Güneş ışıklarının güneş battıktan sonra bir enerji olarak etkisinin sürmesi nasıl mümkünse Hz. Peygamberin nuraniyetinin de temas etkisinin devam edeceği düşünüldü. Bu etki “Tâbiîn” ve “Tebe-i Tabiîn” gibi kavramsallaştırmalar ile sonraki jenerasyonlarda arandı. Ne var ki, araya zaman ve mesafe düştükçe Peygamber Efendimiz ile sahabelerin yaşadığı o canlı-kanlı olan karşılaşma ve etkilenme (insibağ) yahut hakikat kaynağı ile olan taze temas artık mümkün olmayacaktır.

Kur’an kitap biçimini aldığı gibi Peygamber Efendimize şahitliği ve teması anlatan rivayet birikimi de hadis ve sünnet formunu aldı. Zaman ve mekan hükmünü icra etmeye başlayacaktı. Kimi mezhepler (Hanbeli) törenin içinde yaşamaya devam ettikleri ve dolayısı ile taklidi yeterli buldukları için rivayetin etrafında şekillendiler. Kimi mezhepler de dışarıyla süren zamansal ve mekansal temasın doğal sonucu olarak taklidden daha fazlasına ihtiyaç duydular. Doğum yerinde “ehl-i hadis” olmak makul iken sınırboylarında “ehl-i rey” olmak makul oldu. Böylece eşit ölçüde hak olan farklı doğrular ortaya çıktı. İslamda zamanla oluşacak konsensüsü yansıtan “ana cadde” ile bundan farklı düşünen yollar (mezhep ve tarikler) oluşacaktır. Bu yol ve yöntem birikmeleri zamanla dindarane yaşamada bir kıble sorunu ortaya çıkaracaktır. Kaos endişesine karşı regülasyon ihtiyacı........

© Serbestiyet