Türkiye’nin Toplumsal Haritası: Aidiyet yüksek, valizler hazır
Türkiye toplumu değişiyor mu, yoksa değiştiğini mi sanıyoruz? Hangi alanlarda dönüşüm yaşanıyor, hangi konularda köklü alışkanlıklar aynen devam ediyor? Toplumun güven duyduğu kurumlar hangileri? Göçmenler, dindarlık, yurtdışına gitme isteği ve siyasi güven krizi gibi başlıklar altında neler değişiyor? Memleket hakkında bol keseden atmak istemeyenlerin başvuracağı “Türkiye’nin Toplumsal Haritası: TGSS 2024” raporu, bu sorulara cevap arayan en kapsamlı ve en yeni sosyal araştırmalardan biri.
Bu araştırma, Türkiye’nin farklı sosyo-ekonomik kesimlerinden insanları temsil edecek şekilde oluşturulmuş, bilimsel ve sistematik bir yöntemle hazırlanmış bir toplumsal analiz sunuyor. Titizlikle yürütülen ön eleme ve veri temizleme süreci sonunda 2.615 anket geçerli kabul edilerek analiz edilmiş.
TGSS 2024, yalnızca bugünün fotoğrafını çekmekle kalmıyor, aynı zamanda toplumun yıllar içindeki değişim trendlerini de anlamamıza yardımcı oluyor. Göçmen algısından dindarlık ve laiklik ilişkisinin karmaşıklığına, aidiyet ile yurtdışında yaşama isteğinin iç içe geçmesine, siyasete duyulan güvenin çöküşüne kadar birçok çarpıcı sonucu ortaya koyuyor. Ancak rakamlar kadar önemli olan bir şey de bu eğilimlerin neye işaret ettiği, neyin değiştiği ve neyin değişmediğidir.
Aidiyet yüksek, valizler hazır
Araştırmanın belki de en çarpıcı paradokslarından biri, vatana aidiyet duygusu ile yurtdışına göç etme isteğinin aynı anda zirve yapması. TGSS verilerine göre toplumun ’i kendini Türkiye’ye ait hissediyor; oldukça yüksek bir oran. Yani duygusal bağlar kuvvetli, memleket sevgisi sağlam. Ne var ki aynı katılımcıların neredeyse yarısı (I’u) fırsatını bulursa yurt dışında yaşamak istediğini de ifade ediyor. Bu, “ya sev ya terk et” denklemini de bozan bir durum. İnsanlar ülkesini sevdiklerini söylüyor, fakat ilk uygun şartta bavulları toplama eğilimindeler.
Neden böyle? Bu çelişkinin ipuçları, “ülkem güzel ama geleceğim belirsiz” cümlesinde saklı sanki. Gençlerle sohbet ettiğinizde, çoğunun Türkiye’yi kültürünü, insanını sevdiğini ama işsizlik, enflasyon, ifade özgürlüğü gibi meseleler yüzünden geleceklerini yurtdışında aramak istediklerini duyuyorsunuz. TGSS 2024 de tam bunu yansıtıyor: Ülkeye duygusal bağlılık yüksek, fakat yaşam koşullarına dair memnuniyetsizlik göç arzusunu körüklüyor.
Bu sadece Türkiye’ye mahsus bir olgu değil elbette. Dünya genelinde de ekonomik ve siyasi belirsizlik yaşayan toplumlarda benzer beyin göçü eğilimleri görülüyor. Gallup’ın 2022 küresel araştırmasına göre dünya genelinde insanların 6’sı imkânı olsa başka bir ülkede yaşamak istediğini söylüyor; gençlerde bu oran D’e çıkıyor. Yani neredeyse her iki gençten biri küresel çapta valizini hazırlamaya hazır. Türkiye’nin I’luk oranı ise bu dünya ortalamasının üzerinde, adeta Gana, Nijerya gibi yüksek göç verme potansiyelli ülkeleri andırıyor.
Burada “vatan sevgisi” ile “gelecek kaygısı” arasındaki gerilim belirginleşiyor. Kişiler ülkesini terk etmeyi istemiyor belki ama mevcut gidişat onları buna zorluyor. Aidiyet duygusu yüksek olsa da işsizlik ya da düşük yaşam standardı bu duyguyu bastırabiliyor. Yüksek tahsilli kesim, genç profesyoneller yurt dışında daha iyi bir hayat arayışına girerken, geride kalanlar arasında da “gitme imkânım olsa ben de giderdim” diyenlerin sayısı artıyor. Bu da toplumun ruh halinde bir çatallaşmaya yol açıyor: Kalpler Türkiye’de, akıllar ve hayaller ise sınır ötesinde. Pasaport kuyruğunda bekleyen veya beklemeyi planlayan onca genci düşünün, ülkeye olan sevgilerinden mi, yoksa ülkeden umudu kestiklerinden mi oradalar? Soru acı, ama maalesef gerçek.
Göçmenlere bakış: sertleşen tutumlar
Türkiye’de son yıllarda göçmenlere yönelik toplumsal algı barometresi bir hayli soğuk. TGSS 2024 araştırması, halkın ülkedeki göçmen sayısını ciddi biçimde abarttığını ve bu konuda kaygı düzeyinin yükseldiğini gösteriyor. Katılımcıların yarısı Türkiye’deki göçmen oranını veya üzerinde tahmin etmiş – gençlerde bu oran ortalama !’e çıkıyor. Gerçekte resmi rakamlar bunun çok altında olsa da toplumun algısı gerçeklerin epey ilerisinde seyrediyor. Bu algısal kopukluk, korkuların ve söylentilerin rasyonel verilerin önüne geçtiğine işaret ediyor.
Algıdaki bu sapma, tutumlara da sert biçimde yansımış durumda. Suriyeli mültecilere dair yaklaşım büyük ölçüde olumsuz: Halkın ’sı Suriyelilerin ülkelerine geri gönderilmesi gerektiğini düşünüyor; Türkiye’ye tamamen yerleşmelerine razı olanlar sadece %7’de kalmış. Entegrasyon politikalarına destek düşük, geniş kesimler mültecileri ekonomik yük olarak görüyor. Nitekim yarıya yakını göçmenlerin ekonomiyi olumsuz etkilediği kanısında, c’ü onların iş piyasasında haksız rekabet yarattığını düşünüyor. Toplumda kültürel çeşitliliğe olumlu bakanlar beşte bir bile değil (), buna karşın x gibi ezici bir çoğunluk göçmenlerin suç oranlarını arttırdığına inanıyor. Tablonun tamamı, bir zamanlar “misafir” olarak görülen insanların artık neredeyse istenmeyen yabancılar haline geldiğini anlatıyor.
Bu sertleşen tutumlar elbette sadece Türkiye’ye özgü değil; küresel ölçekte de benzer rüzgârlar esiyor. 2015’te Avrupa’daki sığınmacı krizinin ardından pek çok ülkede göçmen karşıtlığı yükselişe geçmişti. Örneğin ekonomik krizdeki Yunanistan’da dahi halkın ’si yeni göçmen istemiyordu ve t’ü göçmenleri ülkeye yük olarak görüyordu. Ancak yine de insani duyarlılık tamamen kaybolmuş değil: Aynı ankette Yunanların i’u, savaş ve şiddetten kaçan mültecilere kapıların açık tutulmasını desteklediklerini belirtmişti. Türkiye’de ise bu insani tolerans artık neredeyse yok denecek düzeyde. Ülke, yıllardır dünyanın en fazla sığınmacı barındıran devleti olmanın yorgunluğunu yaşıyor. Avrupa’da kamuoyu ikiye bölünmüşken, Türkiye’de genel bir konsensüsle “artık yeter” noktası hâkim. Bu durum hem ekonomik sıkıntıların bir yansıması hem de sosyal entegrasyonun istenen düzeyde gerçekleşmemesinin sonucu. Dünya genelinde göç konusunda endişeler yükselse de Türkiye’deki kadar kitlesel bir geri gönderme talebi nadir görülen bir sertlik olarak kayda geçiyor.
Dindarlık ve Laiklik: Bir arada mümkün mü?
TGSS 2024’ün inanç ve değerler alanındaki bulguları, Türk toplumunun din konusunda karmaşık ama bir bakıma özgün bir denge arayışında olduğunu gösteriyor. Öncelikle rakamlar, Türkiye’nin hala büyük oranda inançlı bir ülke olduğunu teyit ediyor: Katılımcıların ’ü Allah’a inandığını belirtmiş (üstelik ’u bundan zerre şüphe duymadığını söylüyor). Ancak iş ahiret inancına geldiğinde bu oran w’ye düşüyor. Yani Allah’a inandığını söyleyen her beş kişiden biri, ölümden sonra hayat olduğuna inanmıyor. Halbuki İslam inancına göre ahirete iman, imanın şartlarından biri. Eğer bu ölçüt esas alınacaksa, Türkiye toplumunun w’si Müslüman, ’si ise “Allah’a inanıyorum” dese bile klasik İslami tanımlara göre Müslüman........
© Serbestiyet
