Neden Enkaz Altında Kaldık? (1): İnsanlar binaların değil, çöken bir sistemin altında öldü
Depremin nerede olacağını bütünüyle bilemeyebiliriz; fakat nerelerde ağır kayıp vereceğimizi büyük ölçüde biliyoruz. Yarım asrı aşan Meclis araştırmaları, bilimsel raporlar ve yaşanmış felaketler aynı sorunları tekrar tekrar kayda geçirdi. Buna rağmen riskleri azaltacak kararları uygulamadık, uygulamaları izlemedik ve sorumluluğu yalnızca binaların yapım sürecinde görev alan az sayıda kişiye yükledik. Bu yazı dizisi, bir sonraki enkazdan sonra yeniden aynı cümleleri kurmamak için sistemin bütün halkalarını sorgulamayı amaçlıyor.
17 Ağustos 1999 sabahı saat 03:02’de depremin şiddetiyle Ankara’daki evimde yatağımdan fırladığımda ODTÜ İnşaat Mühendisliği bölümü son sınıfa geçmiş ve şantiye stajı yapan idealist bir üniversite öğrencisiydim. Sabah 07:30 itibariyle ODTÜ Rektörlüğünün zemin katındaki fuaye bir kriz merkezine dönüştürülmüş, ilk etapta ihtiyaç duyulacak yardım malzemeleriyle birlikte dağcılık ve kış sporları yapan arkadaşlarımız yola çıkmaya hazırlanıyorlardı. Ben de 19 Ağustos sabahı ikinci ekiple birlikte Gölcük’te ODTÜ otobüsünden indim ve ilk gidişimde yaklaşık iki gün sahada kaldım.
Otobüsten indikten üç saat sonra hayatımda ilk kez maske taktım. Yanımda o yıllar için kaliteli denebilecek bir dijital fotoğraf makinesi vardı ve yüzlerce fotoğraf çekmeyi planlamışken tek bir fotoğraf çekmeden döndüm. Gördüğüm hiçbir şeyi unutmadım.
17 Ağustos 1999 depreminden sonra bir daha aynı acıyı yaşamayacağımızı, bu acıdan büyük dersler çıkarılacağını, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünmüştüm. Acı ve umut iç içeydi yıllar boyu depremde insanlar ölmesin diye çalışırken. Her büyük depremde insanlarımız ölmeye devam ettikçe hayal kırıklığım büyüdü. 6 Şubat sabahını ve sonrasını anlatmaya gerek yok sanırım.
Hayal kırıklığım da kızgınlığım da içime sığmıyor. Bu nedenle yazıyorum.
17 Ağustos 1999 depreminin yıldönümüne yaklaşırken, aradan geçen yılları yalnızca bir anma takvimi olarak değil, bir hesap verme ve hesap sorma vesilesi olarak görmek zorundayız. Çünkü 17 Ağustos’tan sonra söylenen pek çok söz, alınacağı ilan edilen pek çok tedbir ve hazırlanan pek çok rapor, 6 Şubat 2023 sabahı enkazın altında kaldı.
6 Şubat depremlerinden sonra sık sık tekrarladığım bir cümle var:
İnsanlar çöken binaların enkazı altında ölmedi; çöken bir sistemin altında öldü.
Bu cümle, binayı yapan müteahhidin, projeyi hazırlayan mühendisin, uygulamayı üstlenen teknik personelin veya denetim görevini ihmal edenlerin bireysel sorumluluğunu ortadan kaldırmak için kurulmuş değildir. Tam tersine, gerçek sorumluluğu bütün boyutlarıyla ortaya çıkarma çağrısıdır. Çünkü bir bina, yalnızca kolonları ve kirişleri yetersiz olduğu için çökmez. O yetersizliği mümkün kılan, fark etmeyen, görmezden gelen, meşrulaştıran veya zamanında gidermeyen bir ilişkiler zincirinin sonunda çöker.
O zincirde imar kararları vardır. Yanlış zemine, yanlış yoğunlukta yapılaşma izni vardır. Mesleki yetkinliği yalnızca diploma sahibi olmakla eş tutan anlayış vardır. Teknik ve mali yeterliği tartışmalı müteahhitlik düzeni vardır. Kâğıt üzerinde yapılıyormuş gibi görünen proje ve yapı denetimi vardır. Yapı kullanıma açıldıktan sonra kolon kesilmesine, taşıyıcı sisteme müdahaleye, kullanım biçiminin değiştirilmesine göz yuman denetimsizlik vardır. Ruhsatsızlığı ve ruhsata aykırılığı, belli aralıklarla çıkarılan imar aflarıyla hukuka uygunmuş gibi gösteren siyaset vardır. Riskli yapı stokunu belirlemeyen, bildiği riskleri azaltmayan ve bütün bunların sonuçlarını izlemeyen idare vardır.
Dolayısıyla enkaz, yalnızca betonun ve demirin enkazı değildir. İmar düzeninin, mühendislik hizmetlerinin, yapı üretim ve denetim sisteminin, merkezi ve yerel idarenin, siyasetin ve nihayet adalet sisteminin ortak enkazıdır.
Deprem doğa olayıdır; kitlesel ölüm kaçınılmaz değildir.
Depremin meydana gelmesini engelleyemeyiz. Yerini, gününü ve saatini kesin olarak söyleyemeyebiliriz. Fakat hangi fayların tehlike ürettiğini, hangi yerleşimlerin risk altında olduğunu, hangi zeminlerin sakıncalı olduğunu, hangi yapı türlerinin ağır hasar ihtimalinin yüksek olabileceğini önemli ölçüde biliyoruz. Güvenli yapı üretmenin teknik kurallarını da büyük oranda biliyoruz.
Bu nedenle, “deprem doğal afettir” cümlesi sorumluluğu örten bir teslimiyet ifadesine dönüştürülemez. Doğal olan yer kabuğunun hareketidir; insanların denetimsiz ve dayanıksız yapılarda ölmesi değil. Kitlesel can kaybını hazırlayan koşullar insan kararlarıyla üretiliyorsa, ortaya çıkan sonuç da yalnızca doğaya yüklenemez.
Tam bu noktada idarenin yaşam hakkını koruma yükümlülüğü karşımıza çıkar. Devletin görevi, yalnızca deprem olduktan sonra arama kurtarma yapmak, çadır kurmak veya yardım dağıtmak değildir. Yaşam hakkının korunması, ölüm tehlikesi gerçekleşmeden önce makul ve etkili önlemler alınmasını da gerektirir. Riskleri belirlemek, imar ve yapılaşmayı bilimsel verilere göre düzenlemek, yapı kurallarını uygulatmak, denetimi gerçek anlamda yürütmek, mevcut tehlikeli yapıları tespit etmek ve riski azaltmak bu pozitif yükümlülüğün........
