menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yusuf’un Zeki Demirkubuz’dan intikamı

6 0
20.09.2026

Anadolu’nun ücra yerlerinden, kırık dökük çoğu bilinmeyen, çoğu görülmeyen, duyulmayan köylerinden, kasabalarından çıkıp büyük şehre okumaya giden her çocuk gibi ben de sinemayla üniversitede tanışmıştım. Öncesinde seyrettiklerim yerli ve yabancı ana akımın dayattıklarıydı. Zeki Demirkubuz filmlerini de ilk defa o yıllarda izlemiştim. Yönetmenin ilk seyrettiğim filmi Masumiyet’ti. Haluk Bilginer’in oynadığı Bekir karakteri kurduğu hükümranlıkla filmde kendisi dışındaki herkesi, her şeyi gölgede bırakıyordu. Bu durum hikâyenin parçalanıp muhataplarını esir almaması için ne kadar doğru bir yöntemse karakterin herkesi yığınlaştırırcasına peşinden sürüklemesi açısından da bir o kadar yanlıştı. Bekir yıllardır beklenen yolu gözlenen biriymişçesine izleyenleri büyüleyip ardına takıyordu. O kadar ilgi çekmişti ki gençliğinin anlatıldığı Kader filmiyle büyük bir taraftar, takipçi meydana getirmişti.

Beni ise Bekir’in hiçbir şeyi çekmemişti. Öyle ki anlatının egemene bürünüp Bekir’i bir prototip olarak sunmasına karşın ona merhamet etme cömertliğinde bile bulanamamıştım. Bu ketumluk izleyicisine biçim üzerinden egemenlik kurmaya çalışan yönetmene de kendimce bir kibir gösterisiydi. Sinema yazarları yıllardır Demirkubuz’un kamerası karşısında adeta hipnotize olmuşçasına, bu baskıcı estetiği gerçekçi, çıplak ve doğrudan bir göz diyerek göklere çıkardılar. Bekir’in tiradını, o kapalı mekânları, o sıkışmışlığı bir sanatsal mucize gibi izleyip biçimin kurduğu bu otoriteye teslim oldular. Kameranın bir estetik araçtan ziyade, izleyiciye ve karakterlerine diz çöktüren bir hükümranlık aygıtı, bir zihinsel baskı silahı olarak dayatmasını görmediler. Görenler de bunu dile getirmeye çekindi… Ya da Bekir’in kendilerini muasır medeniyet seviyesine ulaştıracak bir prototip gördükleri için sustular.

Bekir’in aksine merhametimin kendisine akmasıyla içime göksel bir huşu yaşatan başka bir karakter olmuştu. Demirkubuz’un kamerasının kenara ittiği Yusuf gönlümü derinden yakalamıştı. Yalnızca büyük sanatçıların var edebileceği biriydi O. Bekir ne kadar tipse Yusuf tam tersine çok derin bir karakterdi. Onu tip olmaktan koruyan şey yönetmenin kameranın gücünü kullanarak bohem bir hayatı, kirli, pesimist, karmaşık, insan fıtratına zıt bir yaşam biçimini olumlayarak göstermesine rağmen Yusuf’un tüm bunlara karşı çıkarcasına tepkisiz kalmasıydı. Dahası Bekir’in filmi ele geçiren diktatörlüğüne karşın Yusuf’un gösterişsiz mütevazılığı onu sinemamızın ender karakterlerinden biri yapıyordu. Ama benzeri her karakter gibi yaşamın kıyısına itilen Yusuf da filmin gölge taraflarından öteye geçirilememişti. Sinemamız için ışık olabilecek bu karakter Demirkubuz‘un hayata duyduğu öfkeye kurban gitmişti. Zaten Kader’i çekerek Yusuf’u öldürdüğünü de kısık sesli ilan etmişti. Demirkubuz, yoluna ve sinemasına Bekir ile onun jiletle paramparça olmuş, irin tutmuş zihin dünyasıyla devam etti.

Sağım solum nereye baksam herkeste utangaç gizili bir Bekir olma hevesi vardı. Herkesin kendinden bir şeyler bulduğu, çoğu kişinin “benim hayatım” dediği, varoluşun gizemini çözmüş, gece gündüz film izleyerek sine-fil-leşmiş, Alaaddin’in uçan halısından bakıp toplumu çözdüğünü iddia edenlere göre de bizim hikâyemizi anlatıyordu Bekir. Onlara göre hepimiz Bekir’dik… Sevdiğimiz kızla hayatı dağılan, perişan olan, parçalanan karakterlerdik. Âşık olduğumuzu elde etmek için ailemizi, kardeşlerimizi, evliysek karımızı ve çocuğumuzu terk edenlerdik. Bu saptamalar aynı zamanda Bekir’i olumlayan, onun bir tür her gencin tercümanı, hatta lideri olduğunun da başka bir ifadesiydi.

Oysa değerler sisteminin daha alt üst olmadığı toplumumuzda Bekir bir müptezelden başkası değildi. Annesinin bile eve almayacağı, kimsenin kız vermeyeceği, görüldüğünde insanların içinden “Allah insanı evladıyla imtihan etmesin. Herkese hayırlı evlat nasip etsin.” diye dua edeceği, anne babasına sabır dileyeceği, kiminin öfkeyle kiminin ise acıyarak bakacağı iradesiz, karakter olmayı başaramamış, kayıp bir tipti. Toplumun değiştiği, 2000 sonrası önce internetin sonrasında akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle hızlı ve keskin bir dönüşümün olduğu inkâr edilemez bir gerçek. Ancak bu dönüşüm Bekir gibileri kıyılardan hayatın merkezine alacak kadar derinleşmemişti daha… Bekir hâlâ toplum tarafından kenara sürüklenen, kabul görülmeyen biriydi.

Onu maskeleyen Demirkubuz’un bakışıydı. Amacı bu olmasa bile anlatının gücüyle yaşadığı toplumu ateşe vermeye ant içmiş gibiydi. Dostoyevski’den çok etkilendiğini her konuşmasında belirtmesine rağmen büyük romancının bazen didaktiğe düşmek pahasına saldırdığı kişilikleri Demirkubuz cilalayan bir bakışla sunuyordu. Zeki Demirkubuz gibi bir sanatçının bunu fark etmemiş olması beklenemez. Bunu bilinçli yaptığı aşikârdı. Huzura erişmekten korkuyormuşçasına yaşamın ve insanın karanlık tarafından başını kaldıramıyordu. Bu Dostoyevski’nin temel uğraşlarından biriydi aslında. Büyük romancı da insanın gizlediği, örttüğü, görülememesi için büyük çaba harcadığı, karanlıkta kalmış, bırakılmış kısımlarını eşelemekten haz alırcasına ortaya çıkarıyordu. Ancak Dostoyevski insanın karanlık taraflarını gösterirken karakteri pazarlayan bir anlatıya başvurmadığı için okur en cani kişiliklere bile merhametle yaklaşıyordu. Daha da önemlisi Dostoyevski kişiliğin karanlık dehlizlerinde kalmıyor, kendisini de okurunu oraya hapsetmeden aydınlığa çıkarıyordu. Aydınlık olan onda ruhani olandı, yani Allah’ın yoluydu. Dostoyevski’nin poetikasının en belirgin özelliklerinin başında neredeyse tüm karakterlerin nihayette Tanrı’ya dönmesi gelmekteydi. Kurtuluş, çileli yolculukların sonunda Tanrı’ya varılarak gerçekleşiyordu. Yolu oraya çıkamayan karakterlerin de karanlığa saplanmalarını nihai hakikat olarak bırakmaz; karşılarına sürekli merhamet, özgürlük, sorumluluk, sevgi, fedakârlık çıkarırdı.

Dostoyevski’nin adını ilk defa abimden duymuştum. Van’ın Çaldıran ilçesinin sınırda bulunan Kürtçe adıyla Xeci Xatun köyünün zorlu şartlarında liseye kadar okumuş üniversiteyi kazansa da imkânsızlıklar sebebiyle gidememişti abim. Onun liseden mezun olduğu yıl biz de birçok Kürt ailesi gibi ülkenin bir yakasından diğer yakasına göç etmiştik. Batıdaki yeni kasabamıza yerleştiğimizde abim de babamlarla beraber ticarete atılmıştı. Türkiye’nin ekonomik, toplumsal, siyasi bunalımlar yaşadığı yıllarda abimin hayata bakışı, yaşam enerjisi, insanlarla ilişkisi herkesi kendine hayran bırakıyordu. Yabancılaşmanın insanımıza ve toplumuza daha hükmetmediği yıllarda küçük büyük, kadın erkek, genç yaşlı demeden tüm mahallenin sevgilisi olmuştu. Kalabalık ailenin tüm çocukları olarak biz de ona özeniyor, ona hayranlık duyuyorduk. Abim gibi olabilme hayali büyük bir sevinçti her hepimizde. Onun gibi olabilmeye çalışıyorduk. Onun bir başka özelliği de yaşadığımız küçük Anadolu kasabasında kitaplarla bitmeyen ilişkisiydi. Onun kitaplarla kopmayan bağı ve sevgisi beni özellikle etkiliyordu. Bu durum kitaplara karşı bende bağ oluşturup hevesimi perçinlemişti.

Bir gün dükkânın karşısında bulunan küçük saatçiden bahsederken “Orhan abiye öyle bakmayın Dostoyevski okuyan adam o!” demişti. Bu tanımın tüm okuma yolculuğumu inşa eden bir cümle olacağından habersizdim. Sonraki günlerde hep bunu düşünmüştüm. Demek ki Dostoyevski okuyan adam olmanın bir özelliği vardı. Bunu kendisi gibi olmak isteğimiz abimin söylemesi ayrıca önemliydi benim için. Öncesinde ise Orhan abiye hiç “öyle” bakmamıştım. Yaşlılığa adım atmış, hafif kambur, neredeyse her gün tıraş olan, yüzünde eksilmeyen bir tebessümle sıkı bir Fenerbahçe taraftarı, zaman zaman da şık giyinen biriydi. Canı istediği zaman dükkanı açar, bazen ikindide gelir biraz durur kapatırdı. Çoğu zaman yandaki kahvede çay içip gazeteleri tek tek okur, akşam ezanı okunmadan kalkar giderdi. Öncesinde komşumuzdan fazlası değildi benim için. Abimin tanımından sonra ilgimi, çekmeye başlamıştı Orhan Abi. Küçük bir kasabada yaşayıp kitaplarla yeni tanışan bir çocuk için Dostoyevski okumanın bir insanı önemli yapması büyüleyici bir şeydi. Liseye başladığımda Suç ve Ceza’yı okumaya başlamıştım. Abimin ve Orhan Abi’nin yaşadığı hiçbir şey geçmemişti bana.

Okuma alanlarım zenginleştikçe okulu da bitirmiştim. Liseden sonra üniversiteyi kazanamadığım için okumayı bırakıp hayata atılmıştım. Okuldan vazgeçme kararı kitaplardan kopmama neden olmamıştı. Tıpkı abim gibi hem çalışıyor hem de eskisinden daha fazla kitap okuyordum.

O sıralar çoktandır beklettiğim Karamazov Kardeşler’in ilk cildiyle yeniden yüzümü Dostoyevski’ye dönmüştüm. Ramazan’a denk gelen o günlerde sahura kadar uyumayıp büyük bir heyecanla romanı bitirmeye çalışıyordum. Abimin Orhan Abi için yaptığı tanımı kavramaya başlıyordum. İvan ve Alyoşa’nın sık sık yan yana geldiği bölümlerden birini okurken annem sahura kalkmıştı. Elimde kitap uyumadığımı görünce yanıma gelmiş “Okulu okumasan sana hakkımı helal etmem.” demişti. Benim için bir şok hâliydi. Suç ve Ceza’yı ilk okuduğumda en çok etkileyen Raskolnikov’un annesiydi. Oğlunun yaşadıkların annesine hissettireceği acıyı düşünmüştüm o zamanlar. İvan ve Alyoşa ‘nın kardeşlik bağlarının yanında annesizlikleri de beni derinden sarsmıştı. Ve annemin söyledikleriyle hepten şaşırmıştım. Bunun üzerine hem kasabadan çıkmak hem de annemi mutlu etmek için sınavlara girmiştim. Üniversiteyi kazanınca Dostoyevski daha da büyümüştü bilincimde. Onu artık başka türlü okuyordum. Ve artık abimi çok daha iyi anlamıştım.

Prens Mişkin’le, Şatov’la, Vasya Şumkov’la, Emelyan İlyiç’le, Golyadkin’le, İvan Matveyiç’le, Makar Devuşkin’le, Vasili Ordınov’la, Goryançikov’la onun dostu Ali ve diğer karakteriyle bu yıllarda tanıştım. Dostoyevski, Allah tarafından insana haddini bildirmesi için gönderilmiş sanki. Her yeni okumada sert bir ihtarla karşılaşıyor insan. Okudukça yeni bir şey fark ediliyor. Onu keşfettikçe zihin çarpılıyor, ruh bedende bir yaraya dönüşüyor. Dostoyevski’yi idrak edebilme seviyesi arttıkça zekâsı karşında acizliğini keşfediyor insan. Dostoyevski’yi ilk okuduğumuzda dehasını, insanı anlayabilme yeteneğini, ruhun en kuytularına saklananları görebilme gücünü ve sanatçılığını anlayabilseydik eğer kalbimiz ağzımıza gelirdi. Dünyanın ağır ve çetin bir yer olduğuna iman edenler için Allah’ın bir teselli armağanı o.

Rabbimizin bir hediyesi olduğunun emarelerinden biri de onun merhamet uyandıran bakışı ve kalemi. Bundan dolayıdır ki o okuyucuya elinde sopayla kendi yoluna girmeye zorlayan sömürgeci bilince sahip sanatçılardan farklılaşır. O, karanlığa sıkışmış ruhları, bataklığa saplanmış gönülleri, çürüyen evrenleri bir yaşam modeli olarak pazarlayan sanatçımsılara karşı elinde fener insanları aydınlığa davet eder. Onun ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu gösteren şey karakterlerini elinden tutup karanlıktan çıkarması değil onlara ışık tutarak yol göstermesidir. Karakterlerine kurtuluşu bahşetmez onlar kendileri giriştikleri eylemlerle kazanır ya da kendi seçimlerini yaparlar. Merhamet temelli iletişim dili sayesinde okur kendisini baskılayan güdüsel bilinçle savaşıp aydınlığı kabullenir. Böylece ruh huşuya kavuşur

Dostoyevski poetikasının ana dinamiğini inşa eden bu gerçekler Zeki Demirkubuz sinemasında kendine yer bulamamaktadır. O da büyük romancı gibi toplumun kusup attığı kişiliklere, kabul görmeyen karakterlere, bohem ve gölge bilincin ele geçirdiği ruhlara yönelir. Ötekileştirilen kişiliklerin anlaşılması için yola çıkan Demirkubuz hayatın ve toplumun durduğu yerden daha ileriye gider. Korkusuzca ve acımasızca onları bilincin bataklığına, gönlün kapalı dehlizlerine ve ruhun zehirli çukurlarına esir eder. Karakterlerin dünyası ile filmin estetik bakışı arasındaki mesafe kapanır. Dostoyevski’ye hayranlığın çok ötesinde onun filmini uyarlayacak kadar bağlı olan birinin paradoksu bu.

Dostoyevski, karakterlerine karanlıktan çıkışın yol göstericiliğini yalnızca romanlarında yapmaz; o, hayatın içinde de böyle düşünür, bu onun temel inancıdır. Puşkin heykelinin açılışında yaptığı ünlü konuşma, sanat ve edebiyat dünyasına, insanlığa bıraktığı en büyük vasiyetlerden biridir. Nihilist ve insanı umutsuzluğa sürükleyen aydınlara karşı adeta kükrer. İnsanın ruhunu felç eden, geleceği bir karanlık gibi sunan, insanı Tanrı’dan ve bağışlanma umudundan koparan her türlü karanlık tüccarlığına ateş püskürür. Gerçek aydınlığın İsa ve onun mesajı olduğunu haykırır. Halk, Dostoyevski’nin söyledikleriyle meydanı inletir. Öyle ki bu konuşma devam ettikçe insanlar, coşkudan uhrevi katmanlara ulaşır. Dostoyevski dinleyicilerin içkin hâlleri karşısında öylesine ruhsal bir doyum yaşamıştır ki sonradan karısına o anların kendisini bir peygamber gibi hissettirdiğini anlatır. İlahi olanı, Tanrı’nın insanlık ve kendi halkı için ne anlam ifade ettiğini büyük heyecanla anlattığı bir konuşmadan sonraki ruh hâlinin bu olması bize yeterince şeyi de söylemiş oluyor.

Onun Allah’la ilişkisinin, Onu anlatmak için yaşadığının göstergelerinden biri de Belinski ile yaşadıklarıdır. İnsancıklar yayınlandığında ilk okuyanlardan biri de dönemin büyük eleştirmenidir. Romanı okuyan Belinski büyük bir heyecana kapılır. Gece yarısı Dostoyevski’nin kapısını çaldığı söylenir. Bu ilişki, Dostoyevski’yi Sibirya’ya gönderecek oluşumun ortaya çıkmasına kadar sürecektir. Ancak hapse düşmeden evvel araları bozulur. Koyu bir Hıristiyan olan Dostoyevski, Tanrı’ya dair sert söylemlerde bulunan Belinski’yi kaldıramaz olur. Sürekli tartışırlar. Bu tartışmalardan dolayı da ilişkilerini keserek bir daha görüşmedikleri söylenir.  Dostoyevski sonraki yıllarda Budala, Ecinniler gibi romanlarında karakterleri aracılığıyla liberallere, ateistlere ve nihilistlere ateş püskürür.

Tüm bu örneklerden sonra Demirkubuz‘un Dostoyevski’nin bu poetikasından habersiz olduğunu söyleyemeyiz. Dostoyevski’nin insanın gölgede kalmış görülmeyen, sakladığı kişiliğini, gösterdiği gibi O da bu kavramla ilgilendiği için Tanrısal olana ulaşma ya da oraya giden yolculuğu göstermek zorunda değil elbette. Karakter günahkâr olabilir, karanlığı işleyebilir. Hatta bir herhangi bir yönetmen, bugünkü sanatın doğrularına, özgürlük ve insanları modellemelerine göre kendisini destekleyen yeterli ideolojik komitacılar bulduğunda satanisti, tacizciyi, katili, caniyi hikâye edebilir. Ancak anlatıcının bakışı günahı olumlamak zorunda değildir. Hele ki bu kişi sinemasını ve düşünce dünyasını Dostoyevski’nin yol göstericiliğiyle inşa eden biriyse.

Zeki Demirkubuz’un büyük romancıya hayranlığı aşan bağlılığı, yarattığı kişilere de yansır. Öyle ki bazı karakterler romanlardan çıkıp filmlerde karşımıza dikilmiş gibidirler. Masumiyet ve Kader filmleri edebiyat ve sine-fil-lerin karı kız tavlamak için hakimiyet kurdukları ortamlarda genellikle Budala romanına benzetilir. Özellikle Bekir romandaki Rogojin’e, Yusuf/ Prens Mişkin’e, Uğur’un ise Filippovna’yla benzetilir. Bu benzetme, ilk bakışta cazip görünse de yüzeysel bir okumadır. Bekir,........

© Serbestiyet