(14) Osmanlı İmparatorluğu neydi, ne oldu
Başlangıçta ve çok uzun süre, tarıma ve toprağa dayalı, Avrasya coğrafyasında sık görülen türde, vergisel (tributary) bir kara imparatorluğuydu. İS 1300 dolaylarında küçük bir beylik olarak tarih sahnesine çıkmış, kabileden devlete hızlı bir geçiş yaşamış, kuzeybatısı ve doğusuna doğru genişleyerek kesiksiz bir imparatorluk olmuştu. Siyasî bakımdan, bir hanedan devletiydi. Aşağıdan yukarı gidersek; temelinde (4) küçük köylü üretimi yatıyor; onun üzerinde (3) timar sistemi yükseliyor; onun da üzerinde (2) merkez aygıtı yer alıyor; en tepede (1) sultan, saray ve hanedan oturuyordu.
Melez bir devlet aygıtı:
Hem timara, hem likiditeye dayalı
Buna bir 4-3-2-1 sistemi (dizilişi, kurumlaşması) diyebiliriz. Çok ilginç, çünkü hem belirli bir evrenselliği var, hem de aynı anda, bu noktadan itibaren farklar (özgüllükler) baş gösteriyor. Weberyen ideal tipiyle Ortaçağ Devleti, tamamen bir fiyef/timar sistemine oturur (fief-based state). Para ekonomisinin mevcut olmadığı (kabul edilen) koşullarda, hükümdar nakit vergi toplayıp nakit maaş ödeyemez. Ordusu ve bürokrasisini (ya da maiyeti ve hâkim sınıflarını) hizmet karşılığı koşullu toprak tevcihleriyle (daha doğrusu, belirli yörelerdeki köy ve köylülerden geleneksel tarım vergilerini toplama hakkının koşullu tevcihi yoluyla) ödüllendirir. Çeşitli coğrafyalarda pronoia, fehu-od, feodum, fiyef, kat’ia, ikta, timar gibi adlar alan bu tevcihlerin zaman içinde özelleştirilip özelleştirilmeyeceği, ırsîleşip irsîleşmeyeceği, ikincil bir meseledir. Görece merkezî veya görece ademi merkezî bir iktidar konfigürasyonu mu doğacak? Bu, fiyef/timar dağıtan odak ile fiyef/timar alan kesimler arasındaki iç mücadelenin seyrine bağlıdır. Buna karşılık Weberyen ideal tipiyle Modern Devlet, tamamen likiditeye oturur (cash-based state). Hemen bütün mal ve hizmetler para karşılığı alınıp satılıyorsa, devlet bu nakit akışlarının bir kısmını kendisine çeker ve sonra bütün çalışanlarına nakit maaş öder. Bu sayede, herhangi bir fiyef/timar sistemi vücut bulmaz. Buna karşılık, maaşlı bir merkez aygıtı vücut bulur. İdeal Ortaçağ Devletinin kurumsal yapısı 4-3-1 diye ifade edilebilirse, ideal Modern Devletin kurumsal yapısının (artık köylü olmayan üretim tabanını atlayıp sırf yönetim kertesine bakarak) 2-1 diye tarif edilmesi gerekir.
Şimdi buradan Osmanlı toplumsal formasyonuna dönersek; çeşitli bakımlardan kurumsal bir hibriddi, melez karakterdeydi, bu iki ekstrem, iki Weberyen ideal tip arasında. Çünkü çağı ve coğrafyası bakımından ne tam Ortaçağdı, ne de tam Yeniçağ. Para ekonomisi sıfır değildi; vardı, ama bütünüyle likiditeye dayalı bir devleti beslemeye yetecek düzeyde değildi. Devlet teşkilâtının tamamının değil, ancak bir kısmının maliyetini karşılayabilirdi. Bu da devletin kısmen fiyefe/timara dayalı (fief-based), kısmen likiditeye dayalı (cash-based) olması demekti. Osmanlı devleti bunu timar sisteminin iç işleyişi üzerinden sağlıyordu. Timar sistemi esastı; timar sisteminin içinden, devletin likiditeye dayalı ayağı çıkıyordu. 16. yüzyılın ilk yarısı itibariyle, devletin bütün kaynaklardan elde edilebilir vergi-rant gelirinin yaklaşık yüzde 25’i küçük sipahi timarlarına, yaklaşık yüzde 25 kadarı büyük bey timarlarına (havass-ı ümera’ya) tahsis edilerek dağıtılıyordu. Geriye kalan yüzde 50’yi ise havass-ı hümayun (Avrupa Ortaçağ terminolojisindeki İngilizce karşılığıyla royal demesne[1]) adıyla sultan kendisine alıkoyuyordu.[2]
Sultanın özel gücü: Maaşlı,
toplu-tüfekli hassa ordusu
Çarpıcı bir önlemdi de, nasıl olabilmişti bu? Roma’nın yıkılışının ardından, likiditeye dayalı devletin artık imkânsız hale geldiği Erken Ortaçağ koşullarında, ilk Germen hanedan devletleri bunu yapamamış; fiyef dağıtırken kralın payını özellikle yüksek ve dolayısıyla iktidar temelini yeterince güçlü tutamamıştı.[3] Herhalde bunun nedeni, kabileden devlete ilk defa geçiyor olmalarından kaynaklanan tecrübesizlikleri, fiyefe/timara dayalı bir devlet kurarken nelere dikkat etmeleri gerektiğini bilememeleriydi. Buna karşılık Orta Doğu’da fiyef/timar sistemlerinin çok uzun bir geçmişi vardı; Bizans’tan, Selçuklulardan, İlhanlılardan, Haçlı devletlerinden çeşitli öğrenme süreçleri süzülüp geliyordu ve Osmanlı Beyliği yükseldikçe etraflarında toplanan ulemanın taşıyıp aktardığı bu birikim, merkezi güçlü tutmaya yönelik özel uygulamalara yansıyordu.
Nitekim havass-ı hümayun olarak sultana bırakılan gelir birimleri (mukataalar), sadece çok büyük olmakla kalmıyordu; aynı zamanda ya doğrudan nakit ya da nakde en kolay çevrilebilir olan kaynaklardı. Devlet nisbeten uzak bölgelerin hemen tamamen aynî vergi (ürün-rant) olarak toplanabilen gelirlerini küçük ve orta boy timarlara ayırırken (ve dolayısıyla, bu gelirlerin paraya tahvilini de onlara bırakırken), payitahta yakın liman, gümrük ve iskele vergileri ya da madenlerin geliri gibi likit veya yarı-likit kaynakları mutlaka sultana alıkoymaktaydı. Bu da sonuçta gelip sultanın hassa ordusunda maddeleşiyordu. Bu noktada karşımıza ilginç bir paralellik çıkıyor. Bütün diğer timar sahipleri, timarlarının gelirini kendilerinin ve kapıhalklarının savaş donanımı (çadırları, savaş atları, zırhları, miğferleri, kılıçları, topuzları, kargıları vb) için kullanmakla yükümlüydü. Her biri kendi timarına (yıllık gelir beklentisine) göre ya üç beş, ya otuz kırk, ya (beylerbeyi, vezir, veziriâzâm kademelerinde) birkaç yüz cebelu çıkarıyordu. Sultanın fiyeflerinin (havass-ı hümayun’un) muazzam geliri ise sultanın hazinesine: hazine-i âmire’ye gidiyor ve devletin nakde dayalı boyutunu besleyip yaşatıyordu. Bunun (a) yüzde 30 kadarının tüketicisi, (bütün uzantılarıyla birlikte, yapım, bakım ve günlük yaşam harcamaları dahil) Topkapı Sarayı’ydı. Ama asıl (b) yüzde 70 kadarı, kapıkulu ordusuna gidiyordu — ki buna, en önemli unsurları itibariyle, Kanunî dönemindeki mevcuduyla 10-12,000’i bulan yeniçeriler, kapıkulu süvarileri, top arabacıları ocağı ve topçu ocağı dahildi.
Likidite ayağına dayalı göreli merkeziyetin
kısa ve orta vâdeli sonuçları
Bu yazının başlarında kullandığımız bir analizi sürdürürsek; işte bu nedenle, Ortaçağa özgü 4-3-1 dizilişi değil de (güçlü bir merkez aygıtını içerdiği için) 4-3-2-1 diye açıklanabilecek bir kurumlaşmaydı, Osmanlı devlet yapısı. Salt ekonomik açıdan bakar, finansman kaynaklarını mercek altına alırsak, bunlar sultanın kendi cebelu’larıydı aslında. Çünkü en küçük timarlı sipahi ile birkaç cebelu’su arasındaki ilişki ne idiyse, sultan ile yeniçeriler ve diğerleri arasındaki fonksiyonel ilişki de aynıydı; bunun bu kadar net biçimde görülmesi ve anlaşılmasını sadece (i) saltanat makamının benzersiz sayılan yüceliği ve (ii) hassa ordusunun nicel ve nitel boyutları engelliyordu. Sırf sayılardan ibaret değildi mesele; bir de ateşli silâhlar faktörü vardı. Uzak dövüş silâhı olarak yeniçerilerin belki yarısı ok ve yayla, ama yarısı da ağızdan dolma tüfeklerle donatılmışken, gerek hafif sahra topçusu ve gerekse ağır kuşatma topçusu tamamen saltanatın tekelindeki branşlardı. Tam da bu noktadan hareketle, Chicago Üniversitesi’nden iki ünlü tarihçi, Safeviler ve Mughallar (Baburiler) ile birlikte Osmanlılar, hattâ belki öncelikle Osmanlılar için, “barut imparatorlukları” kavramlaştırmasına ulaştı.[4]
Hepsi bir arada, gerek dışa ve gerekse içe, hâkim sınıfların diğer kesimlerinden gelebilecek her türlü muhalefet koalisyonuna karşı sultanın daha baştan çok büyük, çok ağır, daha baştan çok caydırıcı bir sopa taşıyor olması anlamına geliyordu. Geçmişte görülen, yaşanan bütün fiyef veya timar sistemlerinin bağrında, belirli bir ademi merkeziyet eğilimi kuvvetle mevcuttu. Fiyef veya timar (veya ikta veya pronoia vb) dediğimiz bu “koşullu toprak tevcihleri”ni, daha da sıkı tanımlarsak “koşullu vergi toplama yetkileri”ni alanlar, kendilerine verilen gelir kaynağını, tipik olarak da söz konusu araziyi ve üzerindeki köyleri, mümkün olduğu kadar özelleştirmeye ve irsîleştirmeye, aile içinde babadan oğula devredilen bir özel mülk haline dönüştürmeye çalışıyor; buna karşılık fiyef/timar dağıtan iktidar odağı, rakabe’si veya dominium eminens’ini olabildiğince koruyup özelleştirme ve irsîleştirme (privatisation and hereditisation) potansiyelini bloke etmeye, sonuçta fiyef/timar birimlerini hep “koşullu” ve dolayısıyla “geçici” (rotasyona tâbi) tutmaya uğraşıyordu. Hemen ekleyelim ki merkezkaç eğilimlerin gelişebilmesinde, saltanat veraseti de önemli bir faktördü. Hanedan içinden rakip hükümdar (kral veya sultan) adaylarının çıkması halinde, bunların her biri hâkim sınıfların çeşitli kesimlerini kendi yanına çekmeye çalışıyor, bu da özellikle büyük fiyef/timar sahiplerine çeşitli tâvizler verilmesine yol açıyor, dolayısıyla fiyeflerin özelleşmesi ve irsîleşmesi sürecini hızlandırıyordu. Bir adım ötede, merkeziyet açısından olabilecek en kötü durum, veraset savaşlarının patlak vermesiydi. Buna karşılık “mülk”ün bölünmemesi ve iç savaş tehlikesinin baştan bertaraf edilmesi, (başka her şey eşit olmak kaydıyla) fiyef sahipleri karşısında biricik hükümdarın pazarlık gücünün çok daha yüksek olması demekti.
İki zıt örnek vermek gerekirse; sarkacın krallar aleyhine, fiyef sahipleri lehine salınması, Avrupa’nın dar anlamda “feodalizm” dediğimiz Erken ve Yüksek Ortaçağ düzenini; buna karşılık sultan lehine ve irili ufaklı timar sahipleri aleyhine salınması, kabaca 1450-1600 arasındaki haliyle Osmanlı toprak düzenini yarattı diyebiliriz. Buna da başlıca iki faktör yol açtı: Bir, doğrudan doğruya politik planda, II. Mehmet’le birlikte (her türlü İslâmî kuralı da çiğneyen benzersiz amansızlığı içinde) “kardeş katli”nin yasallaşması.[5] İki, malî planda, timar sistemi bünyesinde sultana ayrılan özel yer ve bu zeminde, devletin nakit gelirlere dayalı ayağının, timar sisteminin diğer (daha aşağı) kesim ve katmanlarının merkezkaç dinamiklerini dengeleyebilmesi. İkisi bir arada, Osmanlıların tarihin en uzun ömürlü imparatorluğu değilse de, bütün ömrünü tek hanedan altında geçiren iki üç imparatorluktan biri olmasını sağladı.
Ayrıca yukarıda ikinci husus, yani sultanın maaşlı hassa ordusunun boyutları ve kalitesi, 1300-1600 arasının dış sefer ve zaferlerine de yansıdı. Geç Ortaçağda ve Yeniçağın şafağında, Avrupa’da başka kimsenin böyle maaşlı, disiplinli, kışla düzeni içinde tutulup eğitilen, daimî bir ordusu yoktu. Osmanlılar da, dikkat edelim, hiç milliyetçi romantizmin şairane hamaset ölçüleri içinde kullanmıyordu bu hassa ordusunu. Avrupa şövalyeleri gibi (taktik anlamda) vurucu, dağıtıcı bir taarruz gücü değil, çok etkili bir savunma gücüydü. Bir, hassa ordusunun temel görevi, adı üstünde, sultanı korumaktı. İki, dönemin ateşli silâhları (gerek piyade tüfekleri, gerek sahra topçusu) çok ağırdı; arazide hareket halinde (ilerlerken) değil, sabit pozisyonlardan kullanılmaya........
