Türkiye futbolunun ruhunu arayış
Başlık, bir proje kapsamında kısa süreliğine tesadüfen Türkiye’ye gelerek Ankara Fen Lisesi’nde -tıpkı öğrenciler gibi yatılı kalarak!- öğretmenlik yapan İngiliz yazar John McManus’a ait. Bütünüyle başarıya odaklı bu önemli okulun dışarıdan bakıldığında sakin ve aklı başında öğrencilerinin iş, Galatasaray ya da Fenerbahçe maçlarına geldiğinde nasıl da bir anda kontrolü kaybedip başka bir kişiliğe büründüklerini görünce yaşadığı şaşkınlık, onu bunun peşine düşmeye ve sonrasında önce yüksek lisans ve ardından antropoloji doktorası yapmaya kadar götürmüş. Bütün bu çabalarsa en sonunda ortaya Cehennemden Öte: Türkiye Futbolunun Ruhunu Arayış (İthaki yay.) kitabını çıkarmış. Başlığı okur okumaz, “Bulabilmiş peki?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Ben de peşinen söyleyeyim o zaman, hayır, bulamamış (kim bulabilmiş ki o da bulsun!).
İyi bir antropologdan beklenecek esas katkı her zaman için ele alınan bir topluluğun veya kültürün görünür alışkanlıklarından ve sıradan rutinleri ya da ritüellerinden hareketle ruhunu, kadim zamanlardan bu yana en derinlerine işlemiş ve böylelikle hiç fark ettirmeden her şeyin içine sızarak hayatın akışının yatağını belirlemiş olan, bilgelikle gündelik olanı aynı anda görme şansı tanıyan, görünmeyen ama bir tütsü gibi her yanı puslu bir gerçeklikle sarmalayan ıtırlı ruhunu vermesidir.
McManus da bunun için belli ki çok çaba sarfetmiş; her kesimden taraftarlarla, futbol insanlarıyla, yerel halkla görüşmeler yapmış, maçlara gitmiş, Beşiktaş taraftarı olmuş, çok şey görüp çok şey izlemiş ama Türkiye futbolunun ruhunu tam olarak yansıtamamış, bana kalırsa. İlginç anekdotlar, güzel anlatımlar, merak uyandırıcı alıntılar yok değil, epeyce var ama bütün bunlardan sonra ancak kendini bütünüyle bu anlatılanlara katan gözlemcinin ortaya koyacağı o eşsiz yorumlama yeterince yok. En yaklaştığı yer, ülke kültürünün milliyetçi ve ataerkil içeriğinden gelen bir baskıyla, başka ülke takımları ve özellikle Avrupalılarla olan her maçın neredeyse bir savaş ve güç gösterisi gibi algılanması ama her defasında aşırı duygulanmaya ve aşırı heyecana yenik düşülerek baştan sona disiplinli ve soğukkanlı bir stratejiyle oynanamaması, denebilir.
İngiltere gibi, yalnızca futbolun değil aynı zamanda holiganizmin ve futbol tutkusunun da evi sayılabilecek bir ülkeden gelen birinin Türkiye’deki futbol aşkına ve tutkusuna bu denli şaşırması arayışın ana dinamiğini oluşturmuş. Bu nedenle, yazma nedeni Türk okurlar değil; öncelikle kendi ülkesindeki önyargılara dayalı Türkiye algısı üzerinden bakan okurlar ve sonrasında da başka ülkelerin bu ülke futbolunu tanımak isteyen meraklı kitleleri. Belki de bu yüzden işin ruhundan çok karanlıkta kalan arka tarafını ve iç doğasını vermeye çalışmış denebilir. Şimdi bu satırları okuyunca da “Peki o zaman, ruhu neymiş sen söyle de görelim?” dediğinizi duyar gibiyim. Özellikle, büyük laflarla hazırlandığımız, büyük umutlarla katıldığımız dünya kupasında yaşanan hayal kırıklığının ardından bu soru zorunlu bir cevap bekliyor. Bir futbol ruhumuz, daha açık ifadesiyle gerçek bir futbol kültürümüz var mı, yoksa kendine has bir karakteristiği olmayan ve her gelen teknik direktöre ya da zamanın şans eseri bir araya getirdiği oyuncu grubuna ve yönetimlere göre tesadüflerle, kişilere göre ve dolayısıyla “geçici” olarak oluşan “oyun anlayışlarımız” mı var? Belki de gerçekten Mustafa Denizli’nin kitapta söylediği gibi “Türkiye’de futbol kültürü yok”tur (s.195) (Yeri gelmişken kültür, bir kavram olarak açıklanamayan şeyler için de oldukça “iyi” bir “açıklama” sunuyor gibi görünür!)
Türk futbolunun ruhu nedir sorusunun cevabı McManus’un Önsöz’de belirttiği gibi derin bir tarihsel geçmişin gündelik görünümlerinden oluşan genel kültürümüzün içinde saklı. Dediği gibi, “Çoğumuz futbolu normal hayatın akışından bir kaçış olarak görüyoruz ancak futbol, oynandığı ve izlendiği daha........
