Parti, sınıf ve mücadelenin sürekliliği: Yoğurdu kim üflemeli?
Metin Çulhaoğlu, 1989’da yayımlanan “Sol Parti: Yoğurdu Nasıl Üflemeli?” başlıklı yazısında, sosyalist hareketin geçmiş deneyimlerinden nasıl öğrenmesi gerektiğini tartışıyordu. Programatik açıklık, eleştiri, kararların gerekçelendirilmesi ve ortak eylem arasındaki ilişkiyi kurarken solun aynı hataları yeniden üretmemesi gerektiğini vurguluyordu. Yoğurdu üflemek, mücadeleden çekinmek değil, yenilgilerin bilgisini yeni bir siyasal kapasiteye dönüştürmekti.
Bugün bu soruyu biraz genişletmek gerekiyor. Yenilgilerden kim ders çıkaracaktır? Parti mi, sınıf mı? Parti sınıf adına öğrenebilir mi, yoksa siyasal bilgi ancak örgüt ile sınıf deneyiminin karşılaşması içinde mi üretilebilir? Bu sorular bizi eleştirinin sınırlarından partinin varlık nedenine götürür.
Bu yazı, “Lenin’i Ezberlemek, Lenin’i Kaybetmek” ve “Eleştiri Bittiğinde Ne Kalır?” başlıklı yazılarla başlayan tartışmanın üçüncü ve son halkasıdır. İlkinde teorinin somut koşullar içinde sınanmasını, ikincisinde eleştirinin bastırılmasının örgütsel bilgiyi ve umudu nasıl aşındırdığını tartışmıştım. Şimdi mesele, örgütün mücadeleyle kurduğu ilişkinin kendisidir. Parti kendisini mi koruyacaktır, yoksa kendisini de değiştirebilecek bir sınıf mücadelesine mi hizmet edecektir?
Sınıf deneyimi kendiliğinden siyasal stratejiye dönüşmez. Teori ve örgüt, bu dönüşümün zorunlu dolayımlarıdır. Fakat dolayım tek yönlü çalışamaz. Parti sınıfa yalnızca bilinç taşıyan, fakat sınıfın deneyimi tarafından değiştirilemeyen bir yapı haline geldiğinde öncülük, sınıf adına düşünme ayrıcalığına dönüşür. Örgüt sınıfı temsil ederken sınıfın gerçek hareketinden uzaklaşabilir.
Metin Çulhaoğlu’yla 2014 yılında yaptığımız bir konuşmayı hâlâ........
