menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ertuğrul Bilir’in cevabına cevap (1): Kör noktadan “manzara”

20 0
01.03.2026

Dev-Yol tarihi üzerine kitabından ve yazarları arasında bulunduğum sendika.org’daki makalelerinden aşina olduğum Ertuğrul Bilir, yine aynı sitede, geçen yıl yayımlanan Türkiye Solundan Manzaralar, 12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme adlı kitabımı eleştiren iki makale yayımladı.[1] Burada kitabıma yönelttiği eleştirilerdeki mantık ve yöntem hatalarına, yanlış ve haksız suçlamalarına, darlıklarına ve hamlıklarına cevap vereceğim. Yetkinlikten ve kitap eleştirisi formatından uzak  olmasına karşın, yayımlanalı bir yılı doldurmak üzere olan kitap üzerindeki suskunluk örtüsünü aralaması ve 1980 öncesi Dev-Yol hareketinin sonraki kuşaklara nasıl yansıdığının bir numunesi olması bakımından olumlu bir işlev gördüğünü söyleyebilirim.

Muhtevası eleştiri olan bir kitabın, muhatapları ya da konuya ilgi duyanlar tarafından eleştirilmesi en doğal haktır. Samimiyetle yapıldığında bu eleştiriler, metnin daha iyi anlaşılmasına, eksiklerinin ve hatalarının görünmesine katkı sunar. Zaten bir yazarın kitabı yayımlandıktan sonra gelen tüm eleştirilere tek tek cevap vermesi ne mümkündür ne de gereklidir; nihai hükmü verecek olan okur ve tarihtir. Türkiye Solundan Manzaralar’ı kaleme alırken, kendi kendini savunabilecek bir kitap olmasına özellikle özen gösterdim. Öznelliğe düşmemeye, eleştirdiğim örgütlerin farklı dönemlerde yapılmış birinci el değerlendirmelerine dayanarak yazmaya ve eleştirilerimi olabildiğince çok kaynaktan alıntılarla desteklemeye dikkat ettim. Haksız bir eleştiriyle karşılaşırsam, kitabı bir kez daha dikkatle okumasını önermenin yeteceğini düşünüyordum. Bilir’in yazdıklarını gördükten sonra bu kanaatim daha da pekişti. Ancak tamamen suskun kalmam hâlinde, onu okumamış birçok kişide eleştirilerinin haklı olduğu izlenimi doğabileceğini düşünerek cevap vermeyi gerekli gördüm.

Kör noktadan “Manzara”

Kör nokta (kör açı) otomobilde sürücünün oturduğu yerden aynalar aracılığıyla göremediği nokta ve görünemeyen kısmın çerçevelediği açıdır. Bu, Ertuğrul Bilir’in yazısının tarifine uyuyor. Öyleyse yanlışı, “Yaşar Ayaşlı’ya cevap: Dar pencereden ‘manzara’”  başlığından başlıyor: 

Sanki doğrudan kendisini ya da temsil ehliyetine sahip olduğu hareketi eleştirmişim gibi “cevap” sözcüğünün kullanmasının yanı sıra; kitabımda “politik hat”, “strateji”, “ittifaklar” gibi daha önemli meseleleri atlayıp, daha önemsiz meseleleri birinci plana çıkardığımı ima ederek “dar pencere” tabirini başlığa taşıyor.  Oysa, kitabın temel tezlerini görmezden gelerek yazısını savunmanlığını üstlendiği Devrimci Yol hareketi hakkında yazdıklarımın çok azına üstünkörü değinmelerle cevap verme darlığını gösteren asıl kendisi. Kitabın temasını oluşturan Türkiye solunun 12 Eylül yenilgisi, yenilgide sorumluluk taşıyan önde gelen parti ve grupların hataları, yenilginin tarihsel nedenleri ve sonuçları gibi pek çok konu her nedense yazarın radar alanına girmiyor. Eğer “Dar pencereden ‘manzara’” demek gerekiyorsa, bu kendisine çok yakışıyor.

Okuyanların bileceği üzere, çalışmamda Türkiye devrimcilerinin tarihleri boyunca karşılaştıkları en büyük bozgun olan 12 Eylül’ü merkeze alarak; yenilginin köklerini tarihsel TKP’den 1960’lara, 12 Mart’tan 12 Eylül’e ve oradan 2000’lere uzanan çizgi içinde, solun ana akımlarını ve yenilgide en büyük paya sahip grupların kısa tarih ve siyasetleriyle bağlantılı biçimde çözümlemeye çalıştım. Kitap, tek başına bir Dev-Yol eleştirisi değildir; Dev-Yol’u, Türkiye solu içindeki konumu, 12 Eylül yenilgisindeki rolü ve sonrasındaki evrimi çerçevesinde ele alır. Bu nedenle, yazarın Türkiye sosyalist hareketinin tarihsel süreçteki aşamalarına, dönüşümlerine, dünü ve bugününe dair hiçbir şey söylemeyip yazısının eksenine baştan sona kendi grubunu yerleştirmesi, Türkiye solunun bütün akımlarında az ya da çok görülen kadim bir hastalığın, mezhepsel dar görüşlülüğün tipik bir örneğidir.

Kitabımın üst başlığı Türkiye Solundan Manzaralar, alt başlığı ise 12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme. Kitap adı için başka önerilerim de vardı; yayınevinin tercihi bu yönde olunca müdahale etmedim. Aslında iki başlığın yer değiştirmesi daha isabetli olurdu. Yine de kimi zaman kitapların özünü, üst başlıklarından çok alt başlıkları daha iyi yansıtır: Anti-Dühring – Bay Eugen Dühring’in Bilimi Altüst Edişi, “Sol” Komünizm – Bir Çocukluk Hastalığı, Emperyalizm – Kapitalizmin En Yüksek Aşaması gibi.

Yazarın eleştirilerinde 12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme başlığının muhtevası üzerinde yoğunlaştığına dair fazla belirti göremedim. Öyle olsaydı, Türkiye solunun ve onun en kalabalık grubu Dev-Yol’un yenilgi nedenleri hakkında da analitik görüşler serdederdi. Kıyısından köşesinden teğet geçmeler dışında bunu sorun etmiyor.

Türkiye Solundan Manzaralar’ın Önsöz’ünde, 12 Eylül yenilgisinin nedenleri, gelişimi ve sonuçları hakkında bir şeyler yazıldığını, fakat o güne kadar Türkiye solunun bütünlüklü ve derinlemesine bir analizinin yapılmadığını, bunun farkında olanların sıklıkla bu ihtiyaca işaret ettiklerini, bu kapsamdaki çalışmamın bir giriş olduğunu özellikle vurguladım. Bu yönüyle avangart bir çalışma olduğu noktasında iddialıyım. Zaten Önsöz’de “deneme” ve “giriş” sözcüklerinin yan yana kullanılması, dolaylı olarak ortaya attığı tez ve argümanlar konusunda katı ve dogmatik bir ısrar taşımadığı, geliştirilmeye, derinleştirilmeye ve genişletilmeye açık olduğu anlamına gelir. Bizim sosyalistlerimiz kendi geçmişleriyle hesaplaşmayı değil, birbirleriyle hesaplaşmayı tercih ediyorlar. Umarım bundan sonra daha etraflısını yapanlar çıkar ve çıkacaktır.

Ayrıca, çalışmamı, şimdiye kadar Teori ve Politika Genel Yayın Yönetmeni Metin Kayaoğlu ve Bilir’in yazısına kısa süre önce cevap veren, aynı kökten geldiğim Proleter Devrimci Duruş dışında kimsenin sahiplenmemesini de kınıyorum.

Portre yerine karikatür

Gelenek olduğu üzere yazısına başlarken eleştirdiği kitabın ana çerçevesine dair bir özet vermek yerine, yazarın biyografik özetini vermeyi tercih ediyor Bilir:

“Çok kısaca okuru Yaşar Ayaşlı hakkında bilgilendirmek, söz konusu kitabın ve bu yazının bağlamının anlaşılması açısından, yararlı görünüyor. Ayaşlı, 1969-70 döneminde, sosyalist hareket içinde yaşanan ayrışmalarda, içinde yer aldığı Basın Yayın Komünü (AÜ Basın Yayın Yüksek Okulu merkezli olarak oluşan çevre) ile birlikte önce PDA’cılarla davranmış ancak bir süre sonra bu çevre PDA’cılardan ayrılmıştır. Basın Yayın Komünü çevresi 12 Mart muhtırası sonrasında Denizli Ziraat Bankası soygununu gerçekleştirmiştir ancak bir süre sonra yakalanmışlardır. Ayaşlı 1972’de tahliye edilmesinin ardından aranır duruma düşünce, Osman Yaşar Yoldaşcan’la birlikte, bir süre yurtdışına çıkmış ve 1974 affından sonra geri dönmüştür. Basın Yayın Komünü çevresi 12 Mart’tan çıkış sürecinde, 1975-77 döneminde, eski THKO’luların çoğunluğunun oluşturduğu yeni dönem THKO’da (1976 sonrası ‘Halkın Kurtuluşu’ olarak bilinen çevrede) yer almışlardır. 1977’de THKO’dan ayrılmış ve TİKB’yi kurmuşlardır. Yaşar Ayaşlı bu örgütlenmenin öncülerinden birisi olarak 12 Eylül sonrasında mücadeleyi sürdürmüş, 1985 yılında yakalanmış, 1995’e kadar cezaevinde kalmıştır.”

Bunları süs olsun diye söylemediği açık; ancak söylediklerinin doğruymuş izlenimi vermesine rağmen, bir paragrafta üç kez tekrarladığı “bir süre” gibi muğlak ifadelerle belirsizleştirdiği orantısız özetlemeleri, olumlu yanları silikleştirirken olumsuz yoruma kapı aralayan vurguları, durumun hiç de öyle olmadığını gösteriyor. Fragmanında PDA saflarına katılmam, “çevre” olma, “bir süre yurtdışına çıkma” (mültecilik ima­sı), ardından en çok eleştirdiği Halkın Kurtuluşu içinde yer alma ve sonra ayrılma, 12 Eylül döneminde “mücadeleyi sürdürme” gibi öğeleri özellikle öne çıkararak okura subliminal mesajlar veriyor. Bunların tümü, kendi gözünde süper ligde gördüğü Dev‑Yol’un ve liderlerinin haşmeti karşısında, beni sürekli “küçük ve etkisiz çevre” diye anarak 2. ya da 3. ligde top koşturan bir grup lideri gibi göstermeye dönük bir ima taşıyor; bunu anlamak için arif olmaya gerek yok.

Bilir bilmiyor olabilir, ama eğer biraz araştırsaydı bölünmeden önce Perinçek’in bir ara başkanlığını da yaptığı FKF içinde Mihri, Mahir, Deniz, İbrahim, Yusuf dahil MDD’cilerin aynı çatı altında bulunduklarını görürdü. Kasım 1968’de kurulan Aydınlık Sosyalist Dergi’nin (ASD) ilk yazı kurulunda  sonradan PDA’nın başını çekecek yazarlar vardı. Kısa süre sonra Mihri Belli önderliğinde İstanbul’da çıkarılan Türk Solu dergisiyle birleşti. Yazı kuruluna Doğu Perinçek ve en yakın adamlarının yanı sıra, Türk Solu’nu temsilen Vahap-Seyhan Erdoğdu çifti ve Münir Aktolga da eklendi. 1970 başındaki bölünmede yollar ayrılınca yayın imtiyazı M. R. Aktolga’da olduğu için dergi Mihri Belli-Mahir Çayan blokunda; İşçi-Köylü gazetesi ise Proleter Devrimci Aydınlık’ı (PDA) çıkaran Perinçekçilerin elinde kaldı. Sonuç olarak, Mahir Çayan’ın önderi olduğu THKP-C, Doğu Perinçek’in yönettiği TİİKP (daha sonra Aydınlık’tan da kopacak TKP/ML) ve Deniz Gezmiş’in adıyla özdeşleşmiş THKO, teorisyenliğini Mihri Belli’nin yaptığı Milli Demokratik Devrimcilikten doğdu.

Basın Yayın Yüksek Okulu’na girdiğim 1968–1969 döneminde, Milli Demokratik Devrimciler (MDD) diye anılan sosyalist kesimle anmalarda, kurultaylarda, anti‑emperyalist ve anti‑faşist eylemlerde omuz omuzaydık. Köy çalışmalarında FKF ve Dev‑Genç’lilerle tek bir grup gibi propaganda yürütmemiz, miting hazırlıklarını birlikte yapmamız hâlâ hafızamda. O yıllarda farklı parti ve örgütlere ayrılanlarla bir aradaydık; ayrımlar henüz belirginleşmemişti ve birbirimizi yoldaş olarak görüyorduk.

1970 başındaki Aydınlık bölünmesinde Basın Yayın Komünü olarak PDA safında yer aldığımız doğrudur. Ancak hiçbir yapıyla bütünleşmeyip özerkliğimizi ve militan çizgimizi koruduğumuz için Aydınlık Sosyalist Dergi çevresiyle ilişkilerimiz de iyiydi. Altı ay sonra tamamen koptuk ve sonraki süreçte karşıdevrimciliğe doğru köklü bir dönüşüm geçirecek Aydınlık hareketinin en kararlı eleştirmenleri arasında yer aldık.

Basın Yayın Komünü’nün 12 Mart sonrasındaki tek askerî eylemi olduğu için küçümsenerek anılmasına, istemeden de olsa, cevap vermek zorundayım. Komün küçüktü ama 4 milyon liralık Denizli Ziraat Bankası aracı soygunu, o dönemdeki bütün siyasî amaçlı soygunları aşan, Türkiye’nin o tarihe dek yapılmış en büyük siyasi soygunuydu. Bu eylemi gerçekleştirdiğimizde 12 Mart darbesinin üzerinden yalnızca dört ay geçmişti.

İlk mahkeme heyeti faşist değil ılımlı olduğu ve İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emirlerini aynen uygulamadığı için, beklemediğimiz halde bir kısmımızı peyderpey serbest bıraktı. Bir yıl hapis yattıktan sonra Osman Yaşar Yoldaşcan’la aynı gün tahliye olduk. 12 Mart’ın en karanlık günlerinde Ankara’daydık; korkunun kol gezdiği ortamda az sayıdaki ilişkimizi toparlamaya çalıştık. Mahkeme 146/3’ten ceza isteyince yeniden aranır duruma düştük.

1973 Eylül’ünde ben pasaport bulup Viyana’ya çıktım. Pasaport temin edemediğimiz için Osman Yaşar Yoldaşcan, FKÖ’ye katılmak ve oradan yanıma gelmek üzere kaçak yoldan Suriye’ye geçti. Muhaberat tarafından karakol karakol dolaştırılıp sorgulandı; bir şey çıkaramayınca Türkiye’ye iade ettiler. O da bir pasaport bulup resmini değiştirerek kısa süre sonra yanıma geldi. 1974 Affı’ndan yararlanır yararlanmaz, Osman’la birlikte bir yıl bile geçmeden Türkiye’ye döndük.

Bu anlattıklarımda ayrıntılar önemlidir. 12 Mart darbesi karşısında paniğe kapılıp mücadeleyi terk edenlerden olmadık. Tahliye olduktan sonra dışarıda yeniden örgütlenecek yeterli kadromuz olsaydı yurtdışına çıkmayı düşünmezdik. Zaten bu, baştan yanlış bir hesaptı; nitekim bir yıl geçmeden 1974 Affı çıkınca hemen geri döndük. Eğer bu sürecin bir yararı olduysa, Avrupa’nın devrimci öğüten bir yer olduğunu bizzat görmemiz ve 12 Eylül’de mülteciliği yasaklama kararımızda bunun belirleyici rol oynamasıdır.

1980 darbesi sonrasındaki en ağır koşullarda beş yıl süren yeraltı mücadelemin, altı aylık PDA’cılığımdan daha kısa anlatılmasına; 12 Mart’ta bir yıl sonra tahliye olmama yer verilirken, 12 Eylül döneminde Askeri Yargıtay’da onaylanıp TBMM’de sıra bekleyen idam cezamdan hiç söz edilmemesine tek cümleyle karşılık veriyorum: En geniş kadro, taraftar ve imkânlarla, son üyesi beş ay sonra yakalanan Dev‑Yol merkezinin yeraltı ömrü ortadayken; en sınırlı imkânlarla beş yıl mücadeleyi sürdürebilmemin ve Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nin Dev‑Yol merkezi dahil yirmiye yakın sanığa “takdir hakkı” uygulayarak idamı müebbete çevirmesine karşın, Adana Sıkıyönetim Mahkemesi ile Askeri Yargıtay’ın benden ve aynı cezayı alan üç yoldaşımdan bunu esirgemesinin bir anlamı ve sebebi olmalı.

Buradan çıkarılacak ders açıktır: Biyografi özetine ya hiç girilmemeli ya da nesnel davranılmalıdır. Kim olursa olsun, kasıtlı seçilmiş biyografik öğeleri kopuk kopuk sıralamak gerçeği yansıtmaz; yalnızca bulanıklaştırır. Şahsım adına söylemem gerekirse, Ertuğrul Bilir’in biyografi özeti beni güçlendirecek olsa bile, tartışma adabıma uymadığı için buna ihtiyaç duymuyorum.

Bütün ve parçalar arasında diyalektik bir bağ vardır

Bilir yazısında “çarpıtma”, “algılamama” gibi suçlamaları çok kullanıyor, ama aslında bunu asıl kendisi yapıyor. Şu bir örnek: 

“’Manzara’ devrimciler açısından önemli olan gizli örgütlenme, gözaltı/işkence süreçleri, cezaevi süreçleri, savunma gibi konular üzerinde duruyor. Ancak sorun şu ki, eğer doğru bir politik hattınız ve buna uygun bir örgütlenme tarzınız yoksa, söz konusu edilen önemli konuların hiçbirisi devrimci hareketin gelişiminin ana sürükleyici halkası olamıyor. Bu önemli başlıklar ancak ülkeyi ve dünyayı doğru tahlil etme ve buna uygun strateji oluşturma, ülkedeki ana mücadele halkasını yakalama, uygun araçlarla müdahale ve buna uygun ittifaklar politikası geliştirme ile birlikte olduğunda mücadeleyi ilerletici oluyorlar.”

Bilir kitabı ya üstünkörü okumuş ya da kendini bir şövalye zırhıyla korunaklı kılmayı arzu ediyor. “Politik hattı” göz ardı edip, 12 Eylül yenilgisini “gözaltı/işkence süreçleri, cezaevi süreçleri, savunma gibi konulara” indirgediğim iddiasının yanlışlığı kitabın fihristine bakarak bile görebilir. Böyle demesi, yeri geldikçe göstereceğim gibi, kendi kavrayış noksanlığından ileri geliyor. Parti gibi kilit bir meseleyi, basit bir çalımla “gizli örgütlenme” veya “gizlilik” ile eşitliyor. Marksist metodolojik söylemde; karmaşık olanı, yalın ve basit olanla, yani “bütün”ün özelliklerini onun bileşenlerinden biriyle açıklamaya kalkışmanın adına indirgemecilik deniyor. “Hareketimizde etkin olarak çalışanlar için biricik ciddi örgüt ilkesi, en sıkı gizlilik, üyelerin en sıkı elekten geçirilmesi ve profesyonel devrimcilerin eğitilmesi olmalıdır” diyen Lenin, gizliliği öne çıkarıyordu ama bununla, parti örgütlenme ilkelerinin tamamını kastetmiyordu. 

Buna yeri geldikçe değineceğim, burada şu kadarını belirteyim ki, öncü örgüt/parti; teorinin, siyasetin, örgütlenmenin, strateji ve taktiklerin gelip dayandığı ana merkezdir ve Bütün’ün parçaları olarak bunlar arasında kopmaz bir bağ vardır. Yeraltı mücadelesinde ustalaşma, işkencede ve cezaevinde direnme bireysel olarak değil, ancak örgüt okulundan geçerek edinilecek (veya edinilemeyecek) bir şeydir ve bunların her birinin arka planında bir ideoloji, bir siyasi ve örgütsel duruş ve amaç vardır. Bunlar arasındaki bağlantıları 1989 yılında yayımlanan Adressiz Sorgular derlemesine yazdığım İşkencede Direnme Üzerine Kısa Bazı Dersler başlıklı giriş bölümünde ayrıntılarıyla uzun uzadıya anlattığım için tekrarlamayacağım.

Faşist 12 Eylül karşıdevrimi karşısında dik durmanın dayanaklarını oluşturan bu konular küçümsemeye gelmez. Eski dünya şampiyonlarından boksör Jose Torres’in dediği gibi, “Sizi yere yıkacak yumruk sert olandan ziyade, geldiğini görmediğiniz yumruktur.” Dev-Yol’un çöküşünde en önemli rolün, 1980 öncesinde önemsemediği gizlilik yoksunluğu ve işkencede direnmemesi olduğunu görmek gerekir. 1975-1980 döneminin aksine, 12 Eylül 1980’den Kasım ve 1981 Şubat’ına uzanan çöküş sürecinde en büyük yarayı en zayıf olduğu bu açıklarından almıştır. Bu, poliste direnme konusunda 12 Mart’tan hiç ders çıkarmayıp yoluna aynen devam etmesinin ve bunu bir eğitim konusu yapmamasının önlenemez sonucudur. Dev-Yol’un ileri kadrolarından Mustafa Önçler bunu içtenlikle söylüyor: “Militanlarımızı, bırakalım silahlı eğitimden geçirmeyi; emniyette, sorguda nasıl davranması gerektiğini bile öğretmiyorduk. Çünkü öğretmek için bilmek gerekirdi.” [2] Yine de büyüklüğüne oranla çok az da olsa ölüm pahasına direnenler çıkabildi, zira bireysel kavrayışları ve direniş romanlarından öğrendikleri bunu gerektiriyordu.

Bilir’in, Dev-Yol liderlerinin dergiyi partiye ikame etmesini, sanki her şey tamammış da tek eksik “gizli örgütlenme”ymiş gibi göstermesi, meseleyi yarım asır sonra bile hâlâ kavramadığını gösteriyor. Siyasi hattınız doğru bile olsa, halkayı yasal dergi ve büyüme olarak kavradığınızda sırası geldiğinde manevra yapamaz, düşmana kolay yem olursunuz. Öncü müfrezenin örgütlenmesi taktik bir mesele değildir; ideolojik, siyasi, askeri mücadelenin kesiştiği ana kumanda merkezidir. Devrimden sosyalizm ve komünizme kadar uzanacak en uzun vadeli stratejik meseledir. Partisiz ne öncülük ne devrimde proletaryanın hegemonyası ne de kesintisiz devrim mümkündür. 

“Doğru Politik hat” ne kadar doğruydu?

“Antifaşizm Kusurları” kısmında sosyalist solda yaygın olan faşizme karşı mücadeleyi, paramiliter harekete karşı mücadeleye indirgeme anlayışını eleştirdim. “MHP’nin karşıdevrimin tamamı değil, aynı gövdenin farklı bir kliğini temsil eden gayriresmi öncü bölüğü olduğunun” göz ardı edilmesini ve “tek cepheli bir mücadeleye” kilitlenilmesini de eleştirdim. 

“Faşizmin kaynağını MHP’den ibaret gören anlayış bunun en yaygın olanıdır. Gerek örgütlenmenin gerek gizliliğin gerekse eylemlerin daha ziyade bunun üzerinden kurgulanması devrimci hareketi devlete karşı korunaksız kıldı. Tekelci sermaye, askerî ve sivil bürokrasi, bazı siyasi partiler içinde pusuya yatmış faşist odaklar gözden kaçırıldıktan sonra, soyut olarak ‘faşizme karşı mücadele iktidar mücadelesidir’ demenin bir anlamı kalmıyordu. Her yerde her an devrimcilerin önüne çıkabilen paramiliter faşist hareketle savaşmanın birinci derecede önemli olduğu gerçeği, ancak ikisi beraber yürütülürse doğru olurdu.” [3]

Türkiye devrimci gruplarında en yaygını olan bu kusurun baş temsilcisi Dev-Yol’dur. Doğru bir “iktidar mücadelesi” yürütmenin iki ön şartı vardır: Birincisi ana kaynağı ve stratejik hedefi oluşturan karşıdevrimin kalesi olan egemen sınıfların koruyucu kalkanı devleti doğru tanımlamaktır. Eğer sınıflar üstü devlet anlayışına sahipseniz, devletin ve üzerinde yükseldiği sistemin temel kurumları ile faşizmin üretici merkezlerinden ve onun bileşenlerinden biri olan MHP arasında doğru ilişki kuramazsınız. İkincisi bir devrimin en önemli meselesi olan siyasi iktidar perspektifiniz yoksa ya da kusurluysa doğru strateji ve taktikler izleyemezsiniz. İktidar mücadelesi partisiz yürütülemeyeceğine, öncünün bu konuda açık ve net görüşlere sahip olması gerektiğine göre, bu konuda da doğru yaklaşıma ihtiyaç vardır. Dev-Yol “faşizme karşı mücadele iktidar mücadelesidir” demesine demiştir, ama siyasi iktidarı hedeflemediğini söyleyen de O. Müftüoğlu’nun kendisidir: “Devrimci Yol, siyasi iktidarı ele geçirmek planında siyasal mücadeleyi yürüten bir örgüt değildir. Böyle bir mücadeleyi yürütebilecek devrimci partinin oluşturulmasını hedefleyen bir yayın organıdır.” [4] Bir yayın organı etrafında geniş bir kitle olsa bile iktidar mücadelesi yürütemez, olsa olsa onun yan unsurlarından biri olur.

Türkiye Solundan Manzaralar’da, Dev-Yol’un yargılanma sürecinde foyası dökülmüş iktidar perspektifsizliğiyle yakından alakalı faşizm ve devrim üzerine görüşlerine, Ocak 1991’de yayınlanan Tasfiyeciliğin Son On Yılı broşürümde anlattıklarımı tekrar etmiş olmamak için yer vermedim. Darbeden Sonra Devrimci Yol (NotaBene Yayınları) gibi iddialı bir başlıkla tarih yazımına soyunan Ertuğrul Bilir’in referans aldığım kaynaklardan habersiz olduğu düşünülemez. 1990 baharında cezaevindeyken yazdığım bu broşürümden bazı alıntılar yapmamın tartışmamıza yararlı olduğunu düşünüyorum. 

 “DY önderleri… sorgu ve savunmalarında, eski ‘öncü savaşı’, ‘suni denge’, “PASS” gibi tezlerini tamamen unutarak, ‘adam öldürmek, bombalayıp kurşunlamak gibi eylemlerle’ ‘devrim yapılabileceğine’ inanmadıklarını söyleyecek ve iki yıl önce teorisini yaptıkları ‘iç savaş’ın suni bir MHP, MİT, Kontrgerilla provokasyonu olduğunu iddia edecek kadar ileri gittiler. DY önderlerine göre, ‘Türkiye’de kanlı bir iç savaş çıkarmak isteyen devrimciler değildi’, ‘devrimciler zorla anayasal düzeni değiştirmeye çalışmadılar’, sadece ‘saldırıya uğrayan insanlar, kendilerini korumak için yasalara uygun veya aykırı biçimde çeşitli yollara başvurdular’, her şey ‘faşizme (yani MHP’ye) karşı meşru bir savunma hareketi’nden ibaretti ve ‘Nitekim 12 Eylül sonrası faşist saldırı ve terör hareketleri durdurulmuş olduğu için, esas olarak bu nedenle, Türkiye’deki olaylar 12 Eylül öncesinin ortamına dönüşmemektedir.’” [5]

12 Mart’ta kesintiye uğradıktan sonra 1975’ten itibaren yıl yıldan derinleşen devrimci bunalımın şiddetlendirdiği sınıf mücadelelerine karşı, egemen sınıfların Mussolini’den beri görülegelen paramiliter hareketi devreye sokma geleneksel taktiğini, bağlamından (en azından işbirlikçi tekelci burjuvaziden) soyutlayarak “MİT, Kontrgerilla provokasyonu” olarak tanımlamak, 1971 yenilgisinin doruğunda doğum yapan Abdülhamitçiliğin özünü oluşturan eski provokasyon teorisini, üst düzeyde bir devamı olan 1980 yenilgisinin doruğunda utangaç ve ılımlı bir şekilde tekrarlamaktan başka bir şey değildir.

Yukarıdaki pasajın devamında da şunları yazdıydım: “Askeri Yargıda Çifte Standart broşüründe, baştan sona, faşist devletin devrimciler ile MHP’liler arasında eşit mesafede durması gerektiği, devletin ‘Atatürkçü laik düşünceyi terk etmeye başladığı’, Türkiye’nin iç savaş koşullarına ‘sakat anlayışlar’ sonucu sürüklendiği, ‘iktidara sahip olanlar’ın ‘yargıyı kendi siyasetlerinin bir aracı olarak kullanmak’ istedikleri, ‘çifte standarda dayalı bir gölgeli adalet’in ‘mutlaka düzeltilmesi’ zorunluluğu gibi eksiksiz liberal, sosyal demokrat tezler savunulmaktadır ve bunların içinde burjuva hukukunun dışına çıkan tek bir cümle bile yoktur.” [6]

Eğer Ertuğrul Bilir’in “doğru politik hat” dediği sınıflar üstü devlet anlayışının tipik biçimini savunmaksa, geriye diyecek bir şey kalmıyor.

Bütün bunlar unutuldu sanan Dev-Yol önderleri, sanki böyle şeyler savunmamışlar gibi sonradan yapılmış söyleşilerinde, dikkatleri faşist darbe yapılacağını önceden görmek gibi, tedbirini almadıktan sonra bir değeri olmayan önemsiz bir yöne çektiler. Kurtuluşçularla birlikte büyük bir şevkle “hep o şarkı”yı terennüm edenlerden biri Melih Pekdemir’dir: “Dev-Yol başyazıları, hep gidişat yönünde kehanet yazıları gibi okunabilir.” Genelkurmay yetkilileri ikide bir “gelirim haa!” diye parmak sallarken, yerli ve yabancı basın sürekli darbe ihtimalinden söz ederken, krize çözüm arayışındaki egemen sınıf Ecevit gibi son supaba bile tahammül edemiyorken,  “kehanet”ten söz etmek lafügüzaftır. Burada aslolan buna karşı ne gibi hazırlıklar yapıldığıdır. Öngörüsüyle tutarlı olsaydı illegal örgütlenmesini güçlendirir, askeri faşist diktatörlükle mücadelenin stratejik ve taktik sorunları üzerinde kafa yorar, ona göre hazırlık yapardı. 

Devrimci-Yol ne yaptı? O zamana kadar ne yaptıysa onu yaptı. Hatta, 1980 yazında, yani ordu darbe hazırlıklarını tamamlayıp, uygun anı kollarken, mevcut önderlik sanki yasal olanakların tükeneceği zor günler hiç gelmeyecekmiş gibi, bir yıl sonra yapılacak seçimlerden önce yasal parti kurma üzerine kafa patlatmakla yetindi. Bir ilk adım olarak günlük Demokrat gazetesini çıkardı. Bunlar yapılmaz değil, ama burada önemli olan asıl enerjinin ne yönde harcandığıdır. Faşist darbe ihtimalini vurgulamış, ama paramiliter faşist hareketle mücadeleye göre şekillendirdiği kadro ve taraftarlarını, darbenin kaynaklarına (ordu, devlet) karşı mücadelenin ideolojik, siyasi, örgütsel ve psikolojik  gerekliliklerine göre hazırlamadığı için, darbe karşısında bocalayarak yeni koşullara ayak uyduramamıştır.

Taktikselmiş gibi görünen bu hata, özünde stratejiktir. Esas olan 1980 öncesi anti-faşist mücadeleyi iktidar perspektifiyle yürütmekti. Bu olmayınca paramiliter harekete karşı mücadeleye göre koşullanmış kadrolarını askeri faşist diktatörlüğe karşı seferber edememiştir. Ateş kendini harlayan, motive eden şey eksilmeye başladığı andan itibaren sönme sürecine girer. Darbeden kısa süre sonra Merkez yakalanınca üst üste darbe almaktan ve bocalamaktan kaçınamayacak, dümen eskilerden erken sivil toplumcu Taner Akçam’ın eline geçince de, ağacın kurdu içinde olur misali devletin dışarıdan sonlandıramadığı tasfiye sürecini o ve ona ayak uyduran yoldaşları tamamlayacaktır. Bunların hepsi siyasetin konusudur.

“Doğru politik hattın” önkoşulları

En kitlesel sosyalist grup olması birtakım olumlu özellikler taşıdığı anlamına gelir, ama ideoloji ve siyasetlerinin doğru olduğu anlamına gelmez. Eğer öyle olsaydı, kendisine çok yakın kitleye sahip başka başka tellerden çalan TKP, TDKP, Kurtuluş gibi birbirlerine zıt kamplardaki grupları da “doğru politik hat” parantezine almamız gerekirdi.

Doğru siyasetler, devrimin önder ve itici güçlerini, özünü, müttefiklerini ve devrimde izlenecek yolu belirleyecek doğru ve kapsamlı analizlere sahip olmakla mümkündür. Bunun ön şartı, Dev-Yol kaynaklarında yüzeysel özetlemelerden fazlasına rastlamadığımız tarihsel maddeci bakış açısıyla yapılmış sosyoekonomik ve sosyopolitik analizlerdir. Marksistlerin devrim ve sosyalizm anlayışının, ütopik ve romantik sosyalistlerden en önemli farkı; her ülkenin tarihsel sürecinde bulunduğu aşamayı belirleyen temel yasaları, uzlaşmaz çelişkileri ve bunların toplumsal yapı, siyasi üstyapı üzerindeki karşılıklarını bilimsel temelde ortaya koymaktır. Devrimci Yol’un “manifesto”su Nisan 1977’de yayınlanan Bildirgesi’dir. Bildirge’deki “kapitalizmin iç dinamikle gelişmediği”,[7]  “yarı sömürge” (veya “yeni sömürge”), “feodal öğeler”, “oligarşi”, “gizli işgal”, “sömürge tipi faşizm”, “baş çelişme faşizmle halk arasındadır” gibi tespitleri, yalnızca genellemeci, yüzeysel ve eksik değil, aynı zamanda siyasi strateji ve program bakış açısından bir dizi yanlış içermektedir. Lenin de İki Taktik adlı eserinde aşamalı devrimi savunur, ama onda sınıf bakış açısı, önderlik meselesi ve emek-sermaye çelişkisi hiçbir şekilde gözden uzak tutulmaz, sürekli hatırlatılır. Yeri geldikçe Narodniklerin ve Menşeviklerin temel toplumsal çelişkilerin üstünü örten sosyoekonomik görüşlerini, devrimi Narodniklerin Rus köylüğüne, Menşeviklerin ise liberal burjuvazinin önderliğine havale etmelerine karşı çıkar ve partisi önderliğindeki proletaryanın hegemonyasının gerekliliğini ve önemini vurgular. Bunların geri planında Lenin’in derin Kapital okumalarına dayanarak yazdığı Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi gibi kapsamlı sosyoekonomik analizleri vardır.

Mihri Belli dahil THKP-C ve THKO geleneklerinde Türkiye’nin sosyoekonomik yapısının analizi temelinde sınıf çelişkilerinin ortaya çıkarılması, sınıfların tahliline uygun stratejiler ve program belirlenmesi gibi ciddi bir çaba görülmez. Oysa Rus komünistlerinin gelişim tarihini inceleyecek olursak, Lenin’in gençlik yıllarının Narodnik popülizmin ekonomik/sosyolojik görüşlerinin eleştirisini içeren bir seri kitap ve makale yazmakla geçtiğini görürüz. “Aydın-sivil zümre” desteğinde devrim düşleyen Belli’nin MDD teorisi, köylülerin devrimci potansiyeline güvenen Narodniklerin romantik ekonomik görüşlerinin bile gerisindedir. Marx Kapital’i ve Fransız Üçlemesini, Lenin Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi’ni neden ve nasıl yazdı diye hiç düşünülmemiş, sosyoekonomik yapı analizi atlanarak doğrudan siyasi saptamalar alanına geçilmiştir. Mahir Çayan, Belli ile ayrılık yaşadıktan sonra “aydın-sivil zümre”, “emperyalizm dışsal olgudur”, “toprak devrimi esastır” gibi tezler üzerinde doğru düzeltmeler yapmışsa da, MDD teorisinin kalıntıları ve zihniyeti devam etmiştir. 

Dev-Yol yazarlarının yakın tarih okumalarında sol Kemalistlerden farksız olarak Kemalizmi “küçük burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin ideolojisi” olarak tarif etmeleri nitelemeleri ve buradan hareketle 1945 öncesini devrim, 1950’de DP’nin iktidara gelmesini karşıdevrim olarak değerlendirmeleri; işçiler, köylüler, esnaf ve zanaatkarlar, öğrenciler, aydınlar arasında fark gözetmeksizin hepsini homojen bir bütünmüş gibi algılayıp halk kavramı içinde eritmeleri; Kesintisiz Devrim’den itibaren devrimde proletaryanın fiili değil ideolojik önderlik yapacağını savunmaları; bağımsızlık/demokrasi/sosyalizm mücadelesini bütünleştirmek yerine MDD’den fazla uzaklaşmamış “anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim” tezi gereği anti-emperyalist ve demokratik görevlerin her şeyin üstüne çıkarmaları vb. her biri alt başlıklar olarak eleştirilebilir. 

Sovyet kaynakları dışında doğru dürüst sosyoekonomik analizlerin yapılmadığı, gerçekten de kapsamlı ve öğretici olup hepimiz tarafından okunan ve etkilenilen Doğan Avcıoğlu’nun 1968 yılında yayımlanan Türkiye’nin Düzeni, o dönemde sosyalistlerin bir numaralı kaynak kitabı muamelesi görmüştür. Kemalizme Marksizm aşılayan bir yazar olarak aydınlara sınıflar üstü özel bir rol yüklemesi ve Marksist sınıf analizi kriterleri yerine kaba şablonlar uyguladığı gözden kaçırılmıştır. Türkiye’nin Düzeni en çok da MDD’cilerin sosyoekonomik analiz ihtiyacını karşılamış, programatik metinlerine damgasını vurmuş, siyasi savunmalar hazırlanırken adeta özetlenmiştir. THKP-C savunması hazırlanırken iş bölümü yapılır. Sina Çiladır bunu şöyle anlatıyor: “Savunma hazırlıklarına başladık. Osmanlı toplum yapısı bölümünü Ulaş üzerine almıştı. Ulaş, Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin düzeni adlı kitabını aynen kopya etti. Ki biz o zamanlar bu fikirleri doğru kabul ediyorduk. Ulaş cümle kuruluşlarını değiştirerek söz konusu kitaba baka baka kopya etti… Mahir’in hazırladığı elli sayfalık bir savunma geldi… toplantıda okuduk. Büyük bir suskunluk oldu. Savunma milliyetçi motiflerle yapılmıştı. Anayasa savunuluyordu.”[8] Bu örnek Avcıoğlu’nun sosyoekonomik, sosyopolitik tahlilleri ile MDD arasındaki mesafenin kısalığını gösterir. Üstelik Türkiye’nin Düzeni sadece Mahir Çayanların mahkeme savunmasıyla sınırlı değildi, aradan on yıl geçtikten sonra Müftüoğlu ve arkadaşlarının savunmalarında da başucu kaynağıydı. 1980 öncesinde bizim gibiler bu kitabın etkisinden sıyrılmaya ve olgunluktan uzak da olsa Marksist açıdan ele almaya çalışırken, Dev-Yol bunu aşma çabası göstermemiştir. Onca eleman çokluğuna karşın teorik bir dergi bile çıkaramaması analitik yönden zamanın birçok grubunun gerisinden geldiğine işarettir.

Dev-Yol yazarları, Mahir’in proletaryanın devrimdeki hegemonyasını fiili ve örgütsel varlığından soyutlayarak ideolojiye indirgemesini aynen sürdürmüşlerdir. Tarihsel aşamalara göre değişen “halk” kavramı, en fazla devrime katılacak güçlerin genel çerçevesini imler. Kent ve kırların sınıf tahlili yapılmadan, stratejik plan, yani işçi sınıfı ile müttefikleri arasındaki kademelendirme doğru yapılamaz. Dev-Yol’un gözünde daha kolay parlayan öğrenci hareketi, her zaman daha ağır ve derinden işleyen işçi sınıfı hareketine tercih edildiyse bir nedeni de budur. Bildirge’de proletarya partisinin inşasını temel görev olarak belirledikten sonra başka telden çalmak tutarlı bir davranış değildir: “Burada önemli husus, Devrimci Yol çevresinde ‘işçi sınıfı’ saplantısının bulunmayışıydı. Ancak Devrimci Yol, zaten teorik geri planında işçi sınıfının fiili değil ‘ideolojik öncülüğü’nü benimsemiş olduğundan, işçi sınıfı kesimleriyle fiziki bağ kurmak bakımından ‘gayretkeşlik’ göstermemiş, siyasi çevre olarak ilişkisini kendi doğal seyri içinde önce mahallelerde sonra işyerlerinde geliştirmeyi tercih etmişti.[9] Sıra işyerlerine gelmeyecektir, gelse bile fabrikalar ve sendikalarda köşe başlarını çoktan tutmuş TKP, TİP ve CHP tarafından zaptedilmiş kaleleri aşamayacaktır. Erken parlayan öğrenciler ve gecekondulardaki çalışmayı işçi sınıfı içindeki çalışmanın önüne almaları, işçiyle memur ya da esnaf arasında pek bir fark gözetmemeleri, halk içindeki sınıf ve katmanları homojen bir bütün olarak görmelerinden ileri gelen halkçılıklarının sonucudur. 

“Doğru sınıf çözümlemesi”nden anlaşılan “halkla oligarşi arasındaki çelişki”nin ötesine geçmez. Baş sloganı “halk iktidarı” da buradan türetilmiştir. Başta Bildirge olmak üzere Dev-Yol kaynaklarında nihai hedef olarak sosyalizm ve komünizm vurgusu nadiren kullanılır. Gündelik çalışmada sosyalizm propagandası bağımsızlık ve demokrasi talebinin gölgesinde kaybolur gider.

Aşağıda Türkiye Solundan Manzaralar’da savunmasını eleştirirken söylediğim şu sözler, Dev-Yol’un “politik hattı”nın doğru olduğu varsayımıyla hareket eden Bilir’in gözünden kaçmış:

“Buna karşılık, bir siyasi savunmanın özünü oluşturması gereken Marksizm-Leninizm, öncü parti, şiddete dayanan devrim, program, proletarya diktatörlüğü, komünizm üzerine neredeyse tek bir cümle, tek bir paragraf yok. Buna karşın komünistlik kriteri olmayan bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi öne çıkartılıyor. Hâlbuki asıl kuvvetle vurgulanması gereken devrim, sosyalizm ve sosyalist demokrasi meselesi, kapitalist özel mülkiyete son verilmesi, sınıfsız toplum hedefi belli belirsiz ve silik bir şekilde geçiştiriliyor. Dev-Yol hareketi bunların çoğunu kurulduğundan beri genel siyasi çizgisine yansıtmadığı için, savunmasında karşılık bulmamasına da şaşırmıyoruz.” [10] 

Tasfiyeciliğin Son On Yılı broşüründe Nasuh Mitap’ın savunması hakkındaki eleştirim bunu tamamlamaktadır: “DY önderleri, savunmalarında da görülebileceği gibi, terminolojilerinden ‘Marksizm-Leninizm’, ‘proletarya’, ‘proletarya diktatörlüğü’, ‘sınıfsız komünist toplum’, ‘sosyalizm” gibi kavramları hemen hemen tasfiye edip, onların yerine ‘bilim’, ‘insanlık’, ‘halk’, ‘devrimciler’, ‘insan hakları’, ‘iyi/doğru/güzel’, ‘kötü/yanlış/çirkin’ gibi kavramları geçirmişlerdir.” [11]

Siyasi savunma sadece savunma değildir. Mahkeme salonu seni asmak isteyenlerin karşında vereceğin bir hesaplaşma alanıdır. Dev-Yol önderlerinin savunmaları bırakın bir komünistin, duyarlı ve onurlu bir devrimcinin duruşunu bile yansıtmaz. Kimse “O savunmada az ceza almak için bir taktikti” demesin, önderlik çekirdeği için böyle bir gerekçe söz konusu olamaz. 

“Abdülhamitçilik” geçici bir soğuk algınlığı değildir

Bilir, suçüstü kıskıvrak nasıl yakaladım ama havasında altını kalın harflerle çizerek, “12 Mart sonrasında nedamet getirenlerin eleştirisinin yapılmaması, konunun üstünün örtülmesi” eleştirimi kesin bir dille reddediyor. “Ayaşlı THKP-C’nin sonraki devamcılarını, ‘nedamet getirenler’ olarak tanımladığı bu kesimi açık şekilde eleştirmeyerek, bu düşüncenin etkinliğini sürdürmesine olanak vermekle eleştirmektedir” dedikten sonra, “Manzara”daki “eksik/çarpık sunma”mın örneklerinden biri olarak gösteriyor. Bildirge’den yaptığı üç cümlelik bir paragraf ve 1978 1 Mayıs yazısına ve Kızıldere anmalarına yaptığı şifahi göndermeyle beni boşa çıkardığını sanmaktadır. 

Bunlar yazdıklarımı çürütmeye yetmez. Nedamet teorileri, alıntıladığı Bildirge paragrafındaki Ali Gevgilili, “doktor” (liberal yazarı Hikmet Kıvılcımlı’yla yan yana getirmenin saygısızlık olduğu bir tarafa) ve “40 yıllık oportünist-revizyonist tezler” hatırlatmalarından katbekat daha fazlasıdır. 12 Mart sonrasında yeniden toparlanan cephe kökenliler, yola çıkarlarken THKP-C içi ayrılıkta Mahir’e karşı Küpeli-Aktolga’nın temsil ettiği “Abdülhamitçilik” veya komplo teorisi” diye anılan döneklikle asgari düzeyde bile yüzleşmediler. Zamanın gazetelerinde çarşaf çarşaf yayımlanan haber ve mahkeme ifadeleri gün gibi ortadayken ve açık veya örtülü savunucuları hâlâ hayattayken, bölünmeyle sonuçlanan karşıdevrimci içerikteki bir sapkınlığı telgraf usulü cümle ve paragraflarla teşhir etmek mümkün değildir. Bu, birkaç kişinin ötesinde THKP-C içinde tepeden aşağı bir bölünmeydi.[12] Bolca örneklediğim üzere ilk tavır alış gündeme geldiğinde ileride Kurtuluş’u oluşturacak önderlerin  bocalamalarını, sonradan uzaklaşsa da İstanbul 3 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinde 1973’teki ifadesinde “hareketin kendisi baştan aşağıya hatadır” diyen Ertuğrul Kürkçü’nün eski cepheci ve elinde Dev-Genç mührünü taşıyan biri olarak itibar görmeye devam etmesini, Birikim dergisinin duayenleri Murat Belge ve Ömer Laçiner’in THKP-C sanıkları arasından çıkmasını ve AKP döneminde Abdülhamitçiliği dört dörtlük bir teori haline getirmelerini açıklamaya yetmez. Yetmediği, hiçbir şeyden değilse bile, 1974 sonrasında, başta Taner Akçam olmak üzere, Dev-Yol ve Kurtuluş liderlerinin, on yıllar sonra resmen AKP’nin ideolojik ve tarih üretim merkezi olmayı üstlenerek, Abdülhamitçiliğin teori ve pratiğini resmi siyaseti haline getiren liberal solun amiral gemisi Birikim müptelalığından çıkarılabilir.

Bilir, Abdülhamitçiliğin eleştirisinin yapılmamasının “Cephe kökenliler” geneline yönelik olduğunu bir yana bırakarak Dev-Yol’u örnek gösteriyor. Ayrıca, benim kastettiğim sadece bir iki paragrafta değinip geçmek değil hem zamanında, yani 12 Mart sonrası toparlanma sürecinde yeni bir döneme girilirken, hem de üstünkörü değil, genel çerçevesini, nedenlerini ve sonuçlarını ideolojik, siyasi ve örgütsel belirtileriyle birlikte analiz düzeyinde yapılmaması. Küpeli-Aktolga ikilisinin eleştirisi, aslında tersinden Abdülhamitçiliğin bir başka versiyonunu temsil eden Aydınlıkçılara terk edildi; onlar da kendilerini kamufle etmek için, bunu bir kalkan olarak tepe tepe kullandılar. Ertuğrul Kürkçü ve Bülent Uluer ile yapılan bir televizyon oturumunda Doğu Perinçek’in, Kürkçü’ye nasıl hiddetle saldırdığı sahne hatırlardadır.

Oysa örnek almasını bilene Marksistlerin buna ışık tutan zengin bir literatürü var. Marx-Engels ve Lenin’in parti ve hareket içinde ortaya çıkan ihanet düzeyine varmış veya zıvanadan çıkmış sapmaları nasıl eleştirdikleri malumdur. Bu konuda ilk akla gelebilecekler Her Vogt, Felsefenin Sefaleti, Anti-Dühring, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Proletarya Diktatörlüğü ve Dönek Kautski’dir. O günkü Türkiye sosyalist hareketinin düzeyiyle böylesine kapsamlı ve kalıcı eserler beklenemese bile, değinip geçerek değil meseleyi kavratmaya yönelik broşürler, uzun makaleler yazılabilirdi. Bu, sadece karşı tarafı çürütmek ve gelecekte tekrarını önlemek, en azından asgariye indirmek için değil, doğru farz edilen “politik hat”tın konturlarını belirginleştirmek için de gerekliydi. Bu yapılmamışsa, bir nedeni vardır elbette. Hâlâ araya kalın bir sınır çizilmediğinin örneklerini görünce şaşırıyorum.

Mahir Çayan’ın zamanı olsaydı, bunu yapacağından eminim. Nitekim Kaypakkaya en ağır koşullarda TİİKP içindeki ayrılıkları etraflıca ortaya koyarak ve gelmekte olan ihaneti önceden haber vererek bunu yaptı. PDA oportünizmini eleştirirken, Kemalizmin sadece kendi geleneğinde değil Türkiye solundaki nüfuzunun kırılmasında öncü bir rol oynadı. Cepheciler her şey olup bittikten sonra daha fazlasını yapabilirlerdi. Yapılmadığı için her birinde provokasyon teorilerinin toksik etkileri ağırlaşan dönemeçlerde değişen oranlarda nüksetti. Kitabımda bunun izlerini sürüyor ve kanıtlarıyla birlikte genişçe gösteriyorum. Bilir’in anlamakta zorlandığı ve geleneğine yönelik olarak algılayıp gocunduğu şey, bunun yalnız THKP-C içinde değil, tarihsel TKP tarihinden THKO, TİİKP (Aydınlık), TKP/ML ve bizim grubumuza varıncaya dek hemen her parti ve grupta az veya çok ortaya çıkan bir yenilgi sendromu olduğu ve bir defalığına olup bitmiş gibi algılanmaması gerektiğidir. Aydınlık, 1975 öncesinde tam öyle değilken, 12 Mart vurgununu yedikten sonra bireylerden öte resmi çizgisiyle tersinden Abdülhamitçilik (egemen sınıfların öteki fraksiyonu İttihat Terakki, Kemalist diktatörlük, CHP, ordu ve devlet hattını sahiplenme) bataklığına savrularak karşıdevrimci bir çizgiye evrildi. 

Ne yerellik ne şu ya da bu grup tanıyan yenilgi ideolojileri ve pişmanlık “teori”leri, ortamını buldu mu anında üreyen evrensel bir olgudur. 12 Mart nedametçiliğinin, daha güçlü bir karşıdevrim olan 12 Eylül koşullarında itirafçılık olarak yeniden yolumuzun önüne çıkması ve bütün gruplara sirayet etmesi bunu doğrulayan daha açık, tartışma götürmeyen bir örnektir. 

Sinekten yağ çıkarmak

Bilir, “Türkiye sosyalist hareketinin tarihi incelendiğinde, Marksist-Leninist öğretinin ilkelerine yakın durduğunda güçlendiğini, ondan uzaklaştığında cılızlaştığını ve marjinalleşerek acınası duruma düştüğünü, hatta ılımlı kanallardan düzene karıştığını göstermektedir” dememi eleştiriyor. En devrimci, en tutarlı, denenerek sınanmış evrensel geçerlilikte bir teori ve pratiğin böyle bir etki göstermesinde anlaşılamayacak bir yan yoktur.

Bu dünya ve Türkiye gerçekleri üzerinden yapılmış bir genellemedir. II. Enternasyonal ile III. Enternasyonal, 1945-1990 ile sonrası dönemler kıyaslandığında bu açıkça görülebilir. Türkiye’de 1974-1980 dönemi ile 1990’lardan bugüne kadarki dönemi kıyaslamak şüpheyi ortadan kaldırır.  Bunun tek başına bir kıstas olmadığını, dünyada ve Türkiye’de nesnel koşullar ve diğer etkenlerle bağlantısını bir yana bırakarak iki örnek verebilirim. Marksist-Leninist diyemeyeceğimiz ama ona görece yakın duran Dev-Yol 1974-1980, PKK 1978-1990 yılları arasında büyümelerinin ve militanlıklarının zirvesine ulaştılar. Sonrası uzaklaşma, gerileme ve düşüştür. Dev-Yol, Marksizm-Leninizmi sahiplendiği 1975-1980 arasında büyüdü, ondan uzaklaştıkça küçüldü, bağını kopardıktan sonraysa post-Marksist bir Sol Parti’ye dönüştü.

Bilir her “küçük ve etkisiz örgüt” dediğinde ona hep şunu hatırlatacağım: Türkiye’nin en büyük sol grubu Dev-Yol onca kadro, sempatizan ve imkana rağmen darbeden sonra 1981’in şubat ayını ancak görebilirken, “küçük ve etkisiz örgütü” diye küçümsediği örgüt Mart 1985 tarihine kadar kendi çapında dişe diş bir mücadele yürüttü. Hiçbir şey kanıtlayamadıysa, en güç koşullarda az sayıda kadroyla neler yapılabileceğini gösterdi. Büyük gruplar ise yakalanarak, poliste çözülerek, dağlara veya yurtdışına kaçarak bir yıl ayakta kalamadan çöktüler. 1981 sonrasında büyük grupların esamesi okunmuyordu. Bu güç tanrıdan gelmiyordu. Bunun bir açıklaması olmalıdır ve vardır. Marksizm-Leninizme sadakat doping etkisi yaratacak bir güçtür.

Bilir buna itiraz ediyor:

“Ayaşlı’nın bu tespiti hem Türkiye tarihine hem de Ayaşlı’nın kitap boyunca Türkiye soluna ilişkin yaptığı değerlendirmelere uymuyor. Türkiye sosyalist hareketinin ilk olarak güçlendiği 1961-69 dönemi ML’nin etkisinin çok zayıf olduğu bir dönemdir. Öte yandan Ayaşlı sol dalganın daha da büyük olduğu 1974-80 döneminde kendilerinin küçük ve etkisiz örgütü dışında ML görmüyor ama sol hareket güçleniyor.”

1961-1969 döneminde de işçi sınıfı, köylü ve öğrenci hareketleri güçlüydü. Zayıf tarafı önderliğin burjuva reformizminde (M. A. Aybar), Kemalizmle sosyalizmi sentezleyen YÖN-Devrim çizgisince temsil edilen sol Kemalist ve kaba reformist sendikacılarda olmasıdır. Önceki dönemin bağrından doğan 1971 atılımı bu kısır çemberi devrimci bir sıçramayla kırdığı için değerlidir. 1974-1980 dönemi hem Marksizm-Leninizmden etkilenme, hem sınıf mücadelesinin Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar uzanması hem de mücadele biçimlerinin zenginleşmesi, şiddet dozunun artması (vb.) bakımından daha ileridedir. Bunda elbette önceki birikim kadar devrimci krizin derinleşmesinin ve kendiliğinden hareketin yükselişinin de rolü vardır. Ancak eskisine nazaran sadece nicel açıdan değil nitel açıdan da güçlü bir devrimci hareket ve toplumsal muhalefet söz konusuydu. Bu, Marksist klasiklerin çevrilmesindeki ve satışlarındaki yükseliş, bilinç ve örgütlenme düzeyinin gelişmesi, devrim uğruna gözünü kırpmadan ölenlerin sayısının artması ve karşı tarafa verdirilen zayiat ile de kanıtlanabilir. 

Türkiyeli devrimciler Marksizm-Leninizmin gerektirdiği strateji, taktik ve örgütlenme ilkelerinden (son haddine varmış tasfiyecilik) uzaklaştıkça, kaderlerine hükmetmekten koptuklarının, en az 25 yıldır kahraman önderler ve “nefer”ler çıkaramadığının farkında mı? Neden hâlâ 1971-1980 sürecinin ortaya çıkardığı örnek kişiliklerin bayrağı altında yüründüğü üzerinde düşünülüyor mu hiç?

Bilir’in beylik düşüncesi “Ayaşlı sol dalganın daha da büyük olduğu 1974-80 döneminde kendilerinin küçük ve etkisiz örgütü dışında ML görmüyor ama sol hareket güçleniyor” iddiasına gelince, bu kendisinin zayıflığını ele veren, gerçekle alakası olmayan bir bahane yaratarak omuz atmaktan başka bir şey değildir. 

Net ve kesin söylüyorum, bu iddiasını kanıtlayamaz, zira hiçbir yerde 1974-1980 dönemi boyunca baştan sona Marksist-Leninist olduğumuzu söylemedim. Kaynaklarımızda da öyle bir belirlememiz yoktur. Eğer Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’ne (STMA) 1990 Mart’ında hareketi temsilen mahpusken yazdığım “Küçük Ama Bolşevik Bir Müfreze” makalesine baksaydı, öyle demediğimi görürdü. Orada herhangi bir muğlaklığa yer vermeden şöyle diyorum: “Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği, Şubat 1979’da, Marksizm-Leninizmi eylem kılavuzu edinmiş ve Bolşevik parti modeline göre örgütlenmiş parti öncesi bir öncü müfreze olarak kuruldu. Bu, aynı zamanda küçük burjuva devrimciliğinden evrilen bir grubun devrimci demokratizmden tamamen koparak proleter sosyalizminin mevzilerine geçmesinin de sıçrama anıydı.”[13] Dev-Yol önderleri geçmişlerine böyle bakabiliyor mu? Hayır, zira kendilerini siyasete ilk adım attıklarından beri kusursuz Marksistler olarak görüyorlar. 

Adı geçen makalede tarihimizin kısa bir özetiyle birlikte, hem olumlu hem de olumsuz yanları (özeleştiri) kadar, 1979’da yaşadığı dönüşüm ve 12 Eylül yıllarında başta büyük parti ve gruplardan farkı ortaya konmaktadır. Bu pasajdaki “tamamen kopma” dışında söylediklerimin arkasındayım. 

Kitabımdaki cümleleri bulup büyüteç yardımıyla tersine çevirerek yorumlama gibi özel bir yeteneğe sahip Bilir, yarım sayfaya yakın yer kaplayan şu sözlerimi nasıl görmez: 

“1969 ve 1975 sonrasında ‘Aktancılar’ olarak militan bir gruptuk ve siyasi öngörülerimiz bakımdan MDD’den uzaklaşan, kapitalizmin hâkimiyetini ve proletarya vurgusunu öne çıkaran bazı olumlu yanlarımız vardı. Ama çevre yapılanması, her şeyi grup liderinin belirlemesi, isimsizlik, teorik bilgiyi somut siyasetlere dönüştürememek, yayınsızlık, siyasi belirsizlik, dışımızdaki gruplarla ilkesiz ilişkilere girerek daldan dala konmak gibi pek çok hata ve eksiklik de taşıyorduk. Bu yönüyle, 1970 sonrası devrimci grupların oldukça gerisindeydik. 1979 Şubat’ında ‘Aktancılık’ ve siyasetsizlik dönemini kapatıp, Bolşevik modeli rehber edinen kolektif merkezî önderliğe geçtikten sonra bunlardan önemli ölçüde uzaklaşarak tarihimizin en önemli sıçramasını yaptıysak da, 12 Eylül arifesinin ve sonrasının ağır koşullarında bunlardan tamamen arınmamız mümkün olmadı. En militan önder(lerimizi) ve kadrolarımızı kaybetmemiz, 1990’larda ektiklerimizi biçemememize ve başlı başına bir konu olduğu için burada değinemeyeceğim olumsuzluklara neden oldu. Bunları, başkalarını kıyasıya eleştirirken kendimi(zi) kusursuz gördüğüm sanılmasın diye belirtme gereği duyuyorum.”[14]

Başka gruplardan farkımız 1979 yılı başında atanmış değil seçilmiş bir merkezi, programı, tüzüğü, demokratik merkeziyetçilik esasına göre aday ve aday üyelerden oluşan hücreleri, yasa dışı bir merkezi yayın organı ve teorik dergisi olan ve bunları uyumlu bir bütünlük içinde birleştirmeyi başaran belki de tek yeraltı yapılanması olmamızdır. Kadro azlığı, kitle ilişkilerinde gerilerden gelmek gibi zayıflıklarımız az değildi, bir farkımız varsa bütün yetersizliklerimize rağmen kılavuz bellediğimiz Marksizm-Leninizmi ciddiye almamız ve onu başkalarına nazaran kavramaya daha fazla gayret göstermemizdi. TDKP de, darbeden altı ay önce yaptığı kongrede parti şeması olarak bütün formaliteleri yerine getirmiş görünüyordu. Gelgelelim genel siyasi çizgisini saymazsak bir eksiği vardı, önderlik çekirdeği çelikten değil dayanıksız metalden oluştuğu için, bizimle kıyaslanamayacak kadar çok kadrosuna ve taraftarına rağmen altı aydan daha fazla ayakta kalamadı.

Her yenilgi arkasında boşluk yaratır

Devrimci bir kriz yönünde evrilmekte olan ve kitlelerin mücadelesinin yükseldiği 1974 sonrası devrimci grupların önüne bir şans getirmişti. Geçmiş hatalardan ve yanılgılardan arınan bir yenilgi muhasebesi yapmak ve bu şansı Marksist-Leninist bir sıçramaya ve yenilenmeye dönüştürmek. Kitapta özetlediğim gibi 71 ihtilalci önderlerinin ortaya koydukları çizgi bazen sola, bazen sağa bükülerek bu yapılamadı. Bilir bu mealdeki değerlendirmelerimi aktarıyor: 

“Darbecilerin en seçkin, en birikimli devrimci önderleri fiziken veya manen imha etmeleri, önderlik düzeyinde ciddi bir boşluk yarattı. Parlamentarist-yasalcı kanat az bir fireyle kaldığı yerden yola devam etti. Devrimci kanattakilerse liderlik düzeyinde oluşan boşluğu bir adım geri atarak, ’74 Affı’yla dışarı çıkan ikinci-üçüncü sıradaki kadrolarla doldurmak zorunda kaldılar. Eskinin devamı iddiasındaki yeni oluşumların kumanda odasındakilerin çoğu (reformist, parlamentarist kanat hariç) önceki dönemin teorik düzeyinin gerisindeydi.” [15]

Bilir, ‘yeni dönemin önderliklerinin önceki dönemin teorik düzeyinin gerisinde kalması”na “yanlış bir iddia” diyerek kesin bir ifadeyle karşı çıkıyor. Burada kronolojik bir manipülasyonla karşılaşıyoruz: Yeni dönemin başlangıcı için söylediğim boşluk ve geriye düşmeyi, 1980’e kadar devam etmiş bir şey olarak söylemişim gibi gösteriyor. Zayıflığının farkında olduğundan “devrimci mücadele statik bir mücadele değildir. İnsanlar gelişirler, tecrübe kazanırlar, teorik birikimlerini artırabilirler. Bir dönem ‘ikinci-üçüncü sıradaki kadrolar’ olanlar, tutarlı ve istikrarlı gelişmeleri ve cesaretleriyle, 1-2 yıl içinde öndeki kadrolar olabilirler” diye rezerv koymayı da ihmal etmiyor. Bunu, 1974’ten kasıtla yeniden yapılanmanın ilk bir iki yılı için söylediğimin farkında olduğundan (elbette zaman içerisinde bu adım adım telafi edilecektir), “teorik düzeydeki gerileme”den bu kadar kısa bir zamanda kurtulunabileceğini sanıyor. 1974-1975 toparlanması üzerinden bir genelleme yapıyorum; bu hem sonraki yıllardaki ilerlemeleri hem de her grubu kapsamıyor. 1980’e doğru teorik düzeyde kademeli bir yükseliş izlendiğini inkâr etmiyorum. Kaldı ki, diğer şeylerden soyutlanmış bir teorik düzey tek başına bir şey ifade etmez. Sosyalist sol, soyut olarak teorik birikimce ve entelektüel düzeyce bugün geçmiştekinden çok daha ileridedir, ama cüsse ve militanlık bakımından kıyaslanamayacak kadar geridedir.

Katledilen liderler ve ileri kadrolardan doğan boşluğu kafa sayısıyla ölçmediğimi atlıyor üstelik. İddiasını güçlendirmek için yukarıdaki alıntıyı yarıda kesiyor. Oysa hemen devamında bunun başka bir boyutuna değiniyorum. “Eskinin devamı iddiasındaki yeni oluşumların kumanda odasındakilerin çoğu (reformist, parlamentarist kanat hariç) önceki dönemin teorik düzeyinin gerisindeydi. Bayrağı devralan grup önderlikleri yenilgi arazlarından ve kafa karışıklıklarından arınmamışlardı. Bunlar dibe itilmiş olarak ‘bilinçaltında’ yerli yerinde duruyordu. Ne yazık ki, devrimci hareket bunu, 1980 öncesinde hızını, 12 Eylül geldiğindeyse nefesini kesen ağır bir fatura olarak ödemek zorunda kalacaktır.” [16]

Böylesine açık seçik bir meseleyi tartışmak zaman israfıdır. Mahir ve Deniz’den iki, Kaypakkaya’yı kaybetmemizden bir yıl sonra, onca fiziki ve manen imhadan, cezaevlerinde tutmaktan ileri gelen boşluk olmasından daha doğal ne olabilir ki? Büyük çoğunluğu benim de mensubu olduğum Dev-Genç içerisinden geldiklerinden kayıplar kadar, yerini alan “ikinci-üçüncü sıradakiler”i de şahsen veya gıyaben yaklaşık olarak tanıdığım için enine boyuna düşünmem bile gerekmiyor. Dev-Yol’un bir numarası Oğuzhan Müftüoğlu bile, “…12 Mart’a kadar… Dev-Genç yöneticisi olduğum dönemde bile… işlerin çok merkezinde olduğum söylenemez”[17] deme tevazusunu gösterirken, iki üç kuşak sonraki Bilir buna yanaşmıyor. Oysa THKP-C, TKP-ML, THKO kökenli grupları tek tek incelediğinizde bunu somut olarak görürsünüz. Tespitimi çürütmek için Mustafa Yalçıner, Gökalp Eren, İlhami Aras’ı örnek veriyor. Kendi kendini çürüten örnekler vermesine bir itirazım olmaz. Zira saydıklarının hiçbiri, gerek teorik-siyasi düzey, gerekse dövüşkenlik bakımdan Deniz, İnan, Sinan, Özdoğan, Alptekin, Mahir, Cevahir ve Bardakçı’nın (ve diğerleri) ilerisinde değildir. Dev-Yol tarihi üzerine kalınca bir kitap yazıyor, ama ardıllarından kat kat ileri Y. Küpeli, M. R. Aktolga, E. Kürkçü, K. Dede, O. Etiman, Z. Yılmaz, O. Savaşçı, Necmi-İlkay Demir çifti ve daha nicesi neredeydi, ne yapıyorlardı diye düşünmüyor. Bunların arkalarında boşluk bırakmadıkları söylenemez.

Benzer bir gerileme Kaypakkaya sonrası için de geçerli. Örnekler arasında Basın Yayın Komünü’nü sayması da Bilir’i doğrulamıyor. En az etkilenenlerden biri bizdik, ama belli bir gecikmeyle fire vermekten kurtulamadık; yazarlık yetenekleri gelişkin Aydın Çubukçu ve Ertan Günçiner Halkın Kurtuluşu’na, Hikmet Çiçek Aydınlık’a geçtiler. 

Eğer Bilir dikkatli bir okur olsaydı, yeniden başlangıç ve diriliş döneminden kasıtla, kendimi ve en yakın yoldaşlarımı katarak “Hayat istisnasız hepimizin bu tarihsel fırsatı değerlendirecek teorik ve politik düzeyinde olmadığını gösterdi” [18] dediğimi görürdü. Mahir ve İbrahim’in yazdıklarına yeni bir şey eklemeyip, içeriğiyle oynayarak, onları tekrarlayıp durmak, MDD’ciliği aşamamak, SBKP-ÇKP-AEP şablonlarına bel bağlamak ya da Buridan’ın eşeği misali arada kararsız kalmak, Dev-Yol ve Kurtuluş gibi potansiyel Birikim dergisi müptelalığı nereden geliyordu? 

Taner Akçam’ın söyledikleri tamamen doğrudur: 

“Bana göre, ‘Birikim’de yazılan ve tartışılan konular bir siyasetin değil, birkaç siyasetin de kendisini tanımlamasında kullanılabilecek bir teorik arka planı oluşturuyordu.” 

“Bizler galiba bu dergiyi neremize koyacağımızı bilemiyorduk. Bir taraftan Birikimci olmak bir suçlama olarak kullanılıyordu, ama öbür taraftan Birikim dergisinin teorik açılımlarından bire bir yararlanılıyordu. Oradaki fikirleri al, ama oraya düşmanlığı da ihmal etme… Tuhaf bir ilişkiydi söz konusu olan (…) Birikim’de yazılanlardan etkilenerek, onları popüler bir tarzda tekrar etmekten başka bir şey yapmayan birçok insanın varlığından söz etsem abartmış mı olurum.” [19]

Bu ta o zamanlar herkesin dilinde dolaşan bir şeydi. Murat Belge’nin Müftüoğlu ile diyaloğunun sürdüğü, 12 Eylül darbesinin yapılacağını bir gün önceden haber verirken görüştüklerinde bazı taktiksel tavsiyelerde bulunduğunu Müftüoğlu’nun kendisi anlatıyor.

Bilir, Yeraltında Beş Yıl’dan yaptığı bir alıntıyla beni çürütmeye kalkıyor: “Profesyonel devrimciliğin zirvesine 1971-73 yıllarında varıldığını, ondan sonrasının gerilemeye tekabül ettiğini söyleyenlere asla katılmam. Sadece 1968-71’i yaşamış bir devrimcinin, hem onu hem de 1974-80 yükselişini yaşamış bir devrimciden üstün olması diyalektiğe aykırıdır.” Bu beni çürütmez, sadece kendisinin okuduğunu anlama zafiyetini gösterir. “Profesyonel devrimcilik” ile “teorik ilerilik” özdeş terimler değildir. Osman’dan soyutlayarak söylemem gerekirse,  profesyonel devrimcilikte asgari teorik bir düzey gerekir, ama önderlik düzeyindeki kadar ileri olması şart değildir. 24 saatini devrime harcamak, gerektiği kadar siyasi bilince, örgütsel deneyime, adanmışlığa, güvenilirliğe, kitleyle ilişki kurma becerisine sahip olmak yeterlidir. Bu yönüyle devrimci grupların ölümüne mücadele eden ve bu yönden önceki dönemi fersah fersah aşan binlerle ölçülebilecek kadrosu olduğundan asla şüphe etmedim.

1960-1971 dönemi ile sonrasını, YÖN ve TİP’i ölçü alarak kıyaslayan tarihsel TKP kökenli Haluk Yurtsever’in, 1974 sonrası için “örgütler önder ve militan kadrolarıyla, ortalamacı bir profil gösterdiler” demesiyle benim dediklerimi bir tutuyor. 1974 toparlanmasında, yasal-parlamentarist-reformist kanatları dışta tuttum, zira onlar çok az fireyle yollarına devam ettiler. Ben bütün yazılarımda bunun tam tersini savundum. İşçi sınıfının ve halk hareketinin canlanışı olarak 1960-1980 arası daha güçlü bir ayağa kalkıştır. Ancak daha önce de işaret ettiğim gibi 71 devrimci atılımı öncesinde önderlik ve kadroları açısından baktığımızda durum değişir. YÖN ve TİP soyut teori bakımından prof’lardan yazarlara, entelektüellerden eski tüfeklere uzanan “yüksek” bir profil çizer. Ama sınıfsal olarak burjuva sosyalizmidir, sol Kemalizmdir, parlamentarizmdir. Zaten 71 devrimciliğinin değeri entelektüel seviyeyi yükseltmekten değil, asıl buradan, icazet sınırları içinde hareket eden düzen içi reformist sosyalistliğin çemberini yırtmasından gelir.[20]

Dergiden parti çıkmaz

Dev-Yol’un parti üzerine görüşlerine eleştirilerimin yer aldığı, “PARTİ YERİNE DERGİ (1): DEV-YOL” kısmına cevap verirken, meselenin kenarında köşesinde dolaşmakla yetiniyor. Legal dergiden partiye gidilemeyeceğini açık ve net bir dille eleştirmiyor. Benim eleştirimin özü, Müftüoğlu’nun kendilerini “Marksist-Leninist bir örgüt kurmayı hedef alan ama partileşme sürecini tamamlamamış” bir grup olarak tanımladığı halde, aradan geçen üç yıla ve dünyadaki birçok komünist partiyi aşan gücüne rağmen, partileşmeye yanaşmayıp, legal bir dergi etrafında örgütlenmede çakılıp kalmasına dayanır. THKP-C ve THKO illegal oldukları halde, mirasçılarının çoğunluğunun aşağı yukarı yasal dergi ve dernekleri merkez almaları 12 Mart vurgununun sağa savurmasının belirtisidir. Lenin, 1905 yenilgisinin ardından esas akım haline gelen tasfiyeciliğin başlıca belirtisinin illegal partinin tasfiyesi ve yasalcılık olduğunu söylemişti. 

Dev-Yol’da bu bilerek istenerek yapılmış bir şeydir. Baştan itibaren Marksist-Leninist Parti öğretisinin evrensel geçerlilikteki ilkelerine bağlı kalmayı “şablonculuk” olarak görmekteydi. “Türkiye’ye özgü örgüt” bunun kılıfıydı. Leninistler kendi ülkelerinin zamana ve mekâna göre değişen koşullarını elbette dikkate alırlar, ama evrensel deneyimde teorice ve pratikçe denenmiş, hemen her ülke için geçerli ortak ilkelere de sadık kalırlar.

Bilir, “Taner Akçam daha açık sözlüdür: Biz aslında öyle tahmin edildiği gibi bir örgüt değildik. Ne Merkez Komite vb. organlarımız vardı, ne de üyelik prensibimiz. Her ne kadar ‘üst’ düzeylerde çok sıkı Leninist kurallar geçerli idiyse de [bu doğru olsaydı kendisi tepede olmazdı, YA] her isteyenin katılabildiği bir harekettik biz” sözünü aktarmama itiraz ediyor: “Ayaşlı, Taner Akçam’ın bu söyleşisinden çokça yararlanmış. Ancak Akçam’ın 1983’ten itibaren yaşadığı savrulmayı ve bu röportajı verirken de yeni dünya görüşüyle olaylara baktığını unutuyor. Yani burada Ayaşlı bir Devrimci Yol yöneticisinin tanıklığına başvurmuş olmuyor, bir liberalin iddiaları üzerinden devrimci bir yapıyı değerlendirmeye çalışıyor ve yanlış yapıyor.” Bu doğru değil, aynı mealde Melih Pekdemir’den alıntı yaptım. Müftüoğlu’nun ve ötekilerin söyledikleri var. Polis ifadeleri var, iddianamede, savunmada yazılanlar var. Pekdemir’den bir başka alıntı daha: “Devrimci Yol örgütlenmesinin en gelişkin düzeyine ulaştığı, yani bir nevi ‘çelik çekirdek’ örgütlenmeye yaklaşıldığı [ne zaman yaklaştıysa!-YA] noktada dahi, ilişkiler zinciri dış halkaya doğru genişledikçe, kimin kadro, kimin kitle olduğunun belirsizleştiği mevcut tablo hâlâ bozulmamıştı. Devrimci Yol, bu anlamda hiçbir zaman ‘üye’ kaydeden bir örgüt olmamıştı.” [21] Kime inanacağız, önderlikte yer alanlara mı, yoksa Dev-Yol tarihini onların yazdıklarından öğrenen Ertuğrul Bilir’e mi?

Üstelik burada ölçü, Akçam’ın söylediklerinin gerçekliğe uyup uymadığıdır. Müftüoğlu dahil önderlerinin “örgüt değil dergiydik” söylemlerini bir yana bırakalım. Bir merkezi vardı ama alt ve üst organ eksikliği nedeniyle geleneksel merkez komitesi kavramına uymuyordu. Hem en üst organ (üstün üstü “ihtiyarlar” diye anılan Müftüoğlu ve Mitap) kendi kendilerini atamışlardan ibaret hem de denetlenme mekanizmalarından (kongre, konferans) yoksun bir Merkez. Örgüt dediğinin merkezinden bölge ve il komitelerine uzanan sınırları belirlenmiş bir örgütlenme şeması olur, üretim esasını gözeten üye ve aday üyelerden oluşan hücreleri olur. Onunsa ne kendini ve alt organları bağlayan bir tüzüğü, ne de hepsinin üstünde olması gereken kongre ve konferansları var. Kendi kendini atayanlar başkalarını da atıyorlar: Dev-Genç sorumlusu, İç Anadolu sorumlusu, Ege bölgesi sorumlusu, Karadeniz Sorumlusu, Doğu Bölgeler Sorumlusu, Marmara bölgesi sorumlusu, Sendikalar sorumlusu (vb.) ve onların altında sorumlular… İllegal olması gereken alanlarla legal alanlar, “örgüt” organı olması gerekenler ile kitle örgütleri arasında bir sınır yok, her şey karmakarışık. 

Dev-Yol, önderlerinin savunmalarında da söyledikleri gibi, bir dergi çevresidir. Bir yandan sömürge tipi faşizm, bir yandan “iç savaş” diyeceksin, ama çeyreğin altına düşen bir illegaliteyle dergi etrafında toplanarak parti inşa edebileceğini sanacaksın. Bu yalnız paradoks değil, koşar adam uçuruma gitmektir. 

Akçam Dev-Yol’un Birikim’e bakan penceresidir  

Bilir eleştirimin yanlışlığını, “Dev-Yol”un örgüt olduğunu ispat etmeye çalışacağı yerde, Taner Akçam’dan hareketle çürütmeye çalışıyor: 

“Ayrıca önemli bir mesele de Taner Akçam’ın Türkiye’deki örgütlü yaşamının 1976 ortalarına kadar sürmüş olmasıdır. Söz konusu tarihte Taner Akçam, DG Yazı İşleri Müdürü olmasından dolayı tutuklanmış, bir süre tutuklu kaldıktan sonra Mart 1977’de cezaevinden firar etmiş, bir süre DG/DY ilişkileri içinde saklandıktan sonra yurtdışına çıkarılmıştır. Taner Akçam’ın tutuklandığı 1976 yılı başlarında Devrimci Gençlik grubu yeni oluşmuş bir gruptur. Sonraki süreci tabii ki takip etmiştir ve örgütlenmenin giderek daha organize ve daha tanımlanmış bir yapıya dönüştüğünü bilir. Kendisinin öncülük ettiği 1981-82’deki Toparlanma Süreci gayet ‘örgüt’ olarak yürütülmeye çalışılmıştır. Taner Akçam alıntı yapılan pasajda, gerçekte olanı değil kafasındaki yanlış bilgiyi yansıtmaktadır.”

Birdenbire liberal olmadı Akçam, belirtileri çok önceden, 1977 gibi sınıf kavgasının henüz sonrası kadar şiddetlenmediği, kaçaklığın o kadar riskli olmadığı günlerde verdi: “7 ay Ankara’da kaçak yaşadım. Tecrübeyle sabittir, genellikle polisler gün ışımasına yakın ev basarlar. Bir dönem sonra korkudan geceleri uyuyamaz oldum. Kaldığım evlerde, sabaha kadar pencere aralığından yol gözlüyor, bir polis baskınında nereden nasıl kaçabileceğimi veya evin hangi bölmesine saklanabileceğimi hesap ediyordum. Ancak gündüzleri uyuyabiliyordum. Sonunda arkadaşlara yük olduğumu düşünüp yurtdışına, Almanya’ya gitmeye karar verdim.” [22]

Liberal sola ve Abdülhamitçiliğe giden tren korku istasyonundan kalkar. Avrupa’ya özel görevle gitmedi, sürece ayak uyduramadığı, korktuğu için gitti. Bilir bilmez yazdığımı sanmasın, kendisini daha lisede okuduğu yıllardan tanırım. Ne cezaevi ne yeraltı deneyimi vardı. Herkes bir şeyler yapmaya çalışırken o asistanlığı seçti. Sonradan katılması da önemli değil, ama şu söyledikleri önemli bir ipucu. Bilir’in “Kendisinin öncülük ettiği 1981-82’deki Toparlanma Süreci gayet ‘örgüt’ olarak yürütülmeye çalışılmıştır“ cümlesi, sadece sentaks bakımından değil, gerçeğe uygunluk bakımından da kusurludur. Ortada bilindik anlamda bir örgüt yoktur. Yazarlık yeteneği gelişkin Taner Akçam, politik bir yol haritası çizmesine çizmiştir ama ne doğrudur ne de arkasını getirmiştir. Bilir’in, Akçam için kullandığı “1983’ten itibaren yaşadığı savrulma” belirlemesi,  Dev-Yol tarihi kitabında onun kaleme aldığı “82 Yazılarının Değerlendirmesi”ne yönelttiği eleştirilerle çelişiyor.

1982 Şubat’ında PKK’nin da katıldığı FKBDC kuruluş toplantısında önüne çıkan tarihsel fırsatı adeta elinin tersiyle itiyor. Doğum sancıları çeken cephenin başını çekse ve arkasını getirse, hem yeniden devrimci bir yola girmiş hem de PKK değil kendileri hegemon olmuş olacaklar. Öyle olmuyor, türlü bahane ve savsaklamalarla çekilince, zaten kendilerinden ziyade Dev-Yol ve PKK’ye güvenen ötekiler de çekiliyor ve “cephe” girişimi başlamadan çöküyor. 

Bilir, Akçam’ın 1983’ten itibaren savrulma yaşadığını söylüyor. Bu, bir adı da “1982 Politik Hattı” olan 1983’ten bir iki yıl öncesine ait,“1981-1982 yıllarında uzun süren iç tartışmalarla yazılmış ve tartışmaya katılanların büyük kısmının onayladığı”[23] diye tarif ettiği yazılar”ı “liberal savrulma”dan saymadığı anlamına geliyor. Oysa Akçam’dan yaptığı MSP, MHP tahlilleri olsun, “halk iktidarı” tanımı ve sosyalizm tasavvuru olsun, Dev-Yol’a Birikim’den sirayet etmiş, yenilgi ortamında çiçek açarak 1990’larda meyve verecek olgunluğa erişmiştir. Bütün neo-Marksistlerin ve post-Marksistlerin beylik gerekçesi olan “Marksizm’in ekonomist ve dogmatik yorumu”ndan kopuşla işe başlaması yön levhasını, Birikim çevirilerinden iyi tanıdığı Batı Solu’na çevirdiğini gösterir. “Kopuş” dediği devrim, proletarya iktidarı ve sosyalizmin yukarıdan aşağıya inşasından kopuştur. Sosyalizmi kapitalistlerin iktidarı altındaki koşullarda kurulabileceğini savunuyor. Bazı yönlerini Bilir’in de eleştirdiği görüşleri, kitabımda uzun uzun eleştirdiğim için burada tekrarlamak gerekmiyor. 

Bilir’in kitabındaki aktarmalardan da anlaşılacağı gibi, benden önce, Akçam’ın kendisi “82 Yazıları”ndan bahisle 1989’da geldikleri yerin tesadüf olmadığını, “yapılacak olanın 82’de ilan edilmiş olduğunu” birinci ağızdan teyit ediyor.[24] Yazar 1983 öncesine kefil oluyor ama, kitabında “Taner Akçam bu yazılardan birkaç ay sonra ‘Demirel’in ilericiliği, seçimlerin olacağı bir süreçte gerilla faaliyetinin düzenin işine yarayacağı, Devrimci Yol’un eski dönemin örgütü olduğu yeni dönemde böyle bir örgütlenmeye gerek olmadığı’ tezleriyle sol liberal bir mecraya yönelmiştir”[25] dediğini unutuyor. Öyleyse Taner Akçam portresini yanlış çizen ben değilim, kendisi.

Aslolan nitelikli niceliktir

Türkiye Solundan Manzaralar’da, “Binlerce, on binlerce kadro ve aktif elemanı ve yaygın kitle desteği olan Türkiye’nin en kalabalık devrimci grubunun, parti kuracak durumda olmadığını söylemesi, büyümeyi, ideolojik-siyasi yetkinleşme ve parti kadrosu yetiştirmenin önüne koymasından dolayıdır” dememi,“Diğer yerlerde olduğu gibi, sürecin başıyla sonunu karıştıran, içinde yaşanan nesnel durumu gözetmeyen bir değerlendirme” diye niteliyor Bilir. Karışıklık bende değil, kendi kafasında oysa. Hiçbir yerde parti hemen, 1975-1977 arasında kurulmalıydı demedim; sadece, darbeye kadar gündeme alınmak bir tarafa, akıldan bile geçirilmemesini eleştirdim.

Dev-Yol’un parti inşasında baştan ilan ettiği kılavuz ilke, “En geniş kitle çalışması içinde, en dar kadro çalışmasıdır.” “Kitle” yuvarlamasının “nereden başlamalı” sorusunu yutmasını saymazsak, bu parola yanlış değildir; yanlış olan ağırlığı ilkine verip, ikinci kısmının vadesi bilinmeyen bir geleceğe ertelenmesidir. 

Devrimci Yol Bildirge’sinde “işçi sınıfı örgütü, parti” üzerine doğru belirlemeler yanlışlar içinde kaybolur gider. En başta komünist partinin evrensel ilkeleri, yerellik ve “Türkiye’ye özgülük adına reddedilir. Bu, gündemine hiç almayacağı hücre tipi örgütlenme, kongre, konferans, program ve tüzüğe neden başvurmayacağının gerekçesidir. Demokratik merkeziyetçilik ilkesi, “hiyerarşi” (hiyerarşisiz örgüt nerede görülmüşse) eleştirisi altında olumsuzlanır. İkincisi ulaşılması kolay kolay mümkün olmayacak mükemmelliyetçi bir parti tablosu çizilir ki, bu partinin çıkmaz ayın son çarşambasına erteleneceğinin habercisidir. Bildirge’de parti kuruluncaya kadar “kadro çalışmasının organizasyonu”nu sağlayacak, “bu araçların bir çeşit organizasyonu anlamında bir örgütlülük vardır ve olmalıdır” denir. Böylece atanmış merkez, çeşitli alanlarda belirlenmiş sorumlular ve her şeye kadir dergi meşrulaştırılır. “Türkiye’ye özgü parti” bile, belli gerekçelerle sürece havale edilir, kurmamak için adeta ipe un serilir: “Parti en geniş kitle içinde en dar kadro çalışmasının somutlaşması olacak Direniş Komitelerinden doğacaktır.”[26] Başka bir yerde bu tersinden okunur: “Direniş komitelerinin başarısı partinin varlığına bağlıdır… ‘Bu konunun bugün en önemli yanı, kuşkusuz ki bu mücadelenin gerçekleşmesinin ön koşulunun proletaryanın öncü savaşçı partisinin yaratılması olduğudur.”  [27] “Parti direniş komitelerinden doğacaktır”, “Direniş komitelerinin başarısı partinin varlığına bağlıdır” paradoksu, kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi örneğini akla getiriyor. Partiyi belirsiz bir geleceğe ertelemenin ve araya dergi aşaması koymanın bir sebebi olmalıdır. Vardır da nitekim: Parti kurulursa, Mahir Çayan’ın ortaya koyduğu “öncü savaş” ve PASS’a (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi) geçmek gerekecektir. Ama kurulur da geçilmezse, bu kez de Mahir Çayan mirası açıktan reddedilmiş olacaktır. 

1979 ve 1980’de büyüyeceği kadar büyüyecek, ama “en dar kadro çalışması”nın partiye dönüşümü bir türlü realize edilmeyecektir. Büyümenin hazzı ağır basacak, günlük Demokrat gazetesinin çıkarılması, yasal parti çalışması ve seçimler üzerine hayaller öne çıkacaktır. “Yasal bir parti kurmayı ciddi olarak düşünüyorduk… yasal bir parti kurulsaydı, o zamanların seçim sistemiyle 50 civarında milletvekili ve senatör kazanabileceğimiz hesabını dahi yapıyorduk.” [28] Darbe geldi gelecek tespitleri ile yasalcı büyüme hayalleri at başı ilerlemektedir. Yasallığın bereketi ve büyümenin lezzeti, su uyur düşman uyumaz atasözünün ne amaçla söylendiğini unutturmuştur.

“Türkiye’ye özgü yol”, “Türkiye’ye özgü örgüt” bahaneleri, Marksist-Leninist parti öğretisiyle araya mesafe koymanın gerekçesi olacaktır. Bildirge’de “proletarya partisinin yaratılması” sözde kalmıştır. “En geniş kitle içinde dar kadro çalışması” kulağa hoş geliyor, ama Dev-Yol ağırlığı bunun ilk kısmına vermiş, ikinci kısmını savsaklamıştır. Ortasından ikiye yarılmış bir kadro tipolojisi yaratılacaktır. Bir yandan kitlelerle ilişki kurma becerisi, dinamik olmak, fedakârlık ve mücadele azmi gelişkin, öte yandan  sosyalist ideolojik donanım, iç ve dış gizlilik, disiplin, poliste, zindanda ve mahkemede direniş bakımından zayıf kadrolar yani. 

Bunlara cevap vermeyen Bilir, en iyi savunma saldırıdır mantığıyla karşı saldırıya geçmeyi tercih ediyor: “Kalabalık olma durumu süreç içinde kazanılmıştır. Yaşar Ayaşlı ve arkadaşları da aynı dönemde Türkiye’de ve siyasal mücadelenin içindedirler. Anlaşıldığı kadarıyla derin bir Marksizm-Leninizm bilgisiyle donanmış, profesyonel devrimciliğe dayalı bir çevreymişler, kitle hareketleri de oldukça canlıymış ama (hay aksi!!!) kitleler yanlışlıkla Devrimci Yol saflarında yer almışlar. “ 

İronik eleştirisine cevap vermeden önce bir düzeltme yapmam gerekiyor. Bilinçli olarak yaygınlaştırılan “küçük ve etkisiz örgüt” algısı, tarihsel geçmişimizin gerçeklerini doğru yansıtmıyor. 1974-1975 sonu arasında Adana, İzmir, Kırşehir ve Çankırı’da ilk sıradaki, Ankara’da ciddi ve etkili bir güçtük. En hızlı büyümesini 1975 sonundan 1977 ortasına kadar, yani birleşme döneminde yapan Halkın Kurtuluşu’nun kitlesi Dev-Yol’dan daha az değildi. Halkın Kurtuluşu kendi kendine büyümedi, Denizlerden sonra THKO’da tükenen Barbar aşısı rolünü, birleşme döneminde Basın Yayın Komünü’nün militan kadroları (Osmanlar, Fatihler, İsmailler, Sezailer, Atamanlar, Tahsinler) oynadı. Dev-Yol’un oldukça zayıf olduğu başta İzmir ve Adana, kısmen Ankara ve İstanbul gibi büyük kentlerdeki tırmanışı, bölünmenin yarattığı boşluğa yerleşmesiyle mümkün oldu. Neredeyse yarıya yaklaşan bölünme ertesinde ilk adıyla Devrimci Muhalefet, Şubat 1979’da öncü müfreze olarak örgütlenmeden önce yaşadığı kriz nedeniyle geniş kitlesini kaybederek daraldı. 1990-1996 arasında ise, en çok ses getiren orta büyüklükte hareketlerden biriydi.

Bolşevik modele göre organizasyonu, illegal merkezi yayını ve teorik dergisi ile bir yeraltı örgütü olarak yeniden örgütlendiği Şubat 1979 sonrasında, on yıl boyunca Basın Yayın Komünü döneminde biriktirdiği deneyim ve enerjiyi hayata geçirerek kuvveden fiile çıkardı. Darbe yıllarında (1980-1985) daha sonra nedenlerini açıklayacağım gibi yurtdışına hiç çıkmadan yeraltı faaliyetini kesintisizce sürdürebilen tek örgüttür. 1990 toparlanmasından sonra, dost ve düşmanın bildiği zor günlerdeki başarılı sınavının ödülü olarak kazandığı itibar sayesinde “küçük” olmanın kefenini yırtarak “büyükler”i sollamış bulunuyordu. Grup olarak özgül ağırlığımız her zaman sayısal varlığımızla ters orantılı olmuştur. Buna şunu da eklemeliyim: Ayağımızda bir pranga gibi taşıdığımız eski hatalarımız ve en değerli önderlerimizi kaybetmemiz sonucu arkasını getiremedik. Çok hata yaptık, çok imkân kaçırdık.

1979-1980 üzerinden bir kıyaslama yapmak gerekirse, kitlesellik bakımından Dev-Yol ile uç kutuplardaydık. 12 Eylül faşizmi kapıyı çaldığında, Dev-Yol başta olmak üzere sosyalist solun en büyük grupları yeni koşullara ayak uydurabilecek parti yapılanmasından ve disiplininden yoksunken, en az kadrosu ve kitlesi olan gruplardan birisi olduğumuz halde, ağır koşullara ideolojik, siyasi, taktiksel, örgütsel ve psikolojik yönden hazırdık ve önceden hazır yeraltı mekanizmamız sayesine bocalamadan ve duraksamadan yola devam edebildik. Attığımız her adımda kitle ve kadro zayıflığı yüzümüze tokat gibi çarptıysa da, büyüklerin başını yiyen büyük imtihandan yüzümüzün akıyla çıkmayı başardık.

https://sendika.org/2026/02/yasar-ayasliya-cevap-dar-pencereden-manzara-1-742141

https://sendika.org/2026/02/yasar-ayasliya-cevap-dar-pencereden-manzara-2-darbeden-sonra-742179

Mustafa Önçler, Geçmişte Bir Yol, Devrimci Yol, Alter Yayıncılık, s. 248.

3) Yaşar Ayaşlı, ™ürkiye Solundan Manzaralar, Belge Yayınları, s. 93-94.

4) Devrimci Yol dava tutanaklarından aktaran Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 3, Tekin Yayınevi, s. 580.

5) B. Barkal, Tasfiyeciliğin Son On Yılı, Devrimci Proletarya Yayınları, s. 58. Kaynak Erbil Tuşalp, 12 Eylül Tutanakları Bin Tanık, Dost Kitabevi yayınları, 1986, s. 37.

6) Askeri Yargıda Çifte Standart (Devrimci Yol Dava Dilekçeleri), Belge Yayınları.

7)Mihri Belli, Milli Demokratik Devrim adlı kitabında, emperyalizm ile sömürülen ülkeler arasındaki ilişkiyi yalnızca dışsal bir etkileşim olarak ele alırken; Mahir, bunu “emperyalizm içsel bir olgudur” şeklinde düzeltmek istemiş, fakat bu yaklaşım Devrimci Yol’da kapitalizmin iç dinamiklerini reddeden bir biçime dönüşmüştür.

8)Turhan Feyzioğlu, Mahir, Ozan Yayıncılık, s. 464-465.

9)Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Sol, Cilt 8,İletişim Yayınları, s. 772.

10) Yaşar Ayaşlı, Türkiye Solundan Manzaralar, Belge Yayınları, s. 251

11) Bkz. Nasuh Mitap’ın savunmasından bir bölüm. Türkiye Sorunları, Sayı 2.

12)“Bölünme sonrasında Ordu içindeki genç subaylar, Ankara, Orta Karadeniz, İstanbul’da sınırlı bir çevre ve İstanbul cezaevlerindekilerin büyük çoğunluğu Çayan grubunun yanında saf tuttu. İstanbul, Adana, Karadeniz Ereğlisi ve Söke’den bazıları Küpeli-Aktolga ikilisinin yanında yer aldılar. Mamak cezaevindekiler ve İzmir ilk günlerde kararsızdı.” (Hikmet Çiçek, Devrimci Portreler, Kırmızı Kedi Yayınevi, s. 185).

13)Sosyalizm ve Toplumsal  Mücadeleler Ansiklopedisi, No: 67, s. 2274.

14) Age., s. 70 (dipnot)

17)Oğuzhan Müftüoğlu, Bitmeyen Yolculuk, Ayrıntı Yayınları, s.59.

19) “Birikim ya da Düşünmenin Özgür Alanı”, https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-100-agustos-1997/2296/birikim-ya-da-dusunmeninozgur-alani/3780

20) Ertuğrul Bilir’in ilginç bir yöntemi daha var: Savunmadığım bir şeyi, sanki benimle taban tabana zıt Haluk Yurtsever ve Mihri Belli’yle aynı  görüşteymişim gibi, onların üzerinden beni eleştiriyor. Kitabımı anlayarak okusaydı, zıt görüşlerde olduğumuzu hemen fark ederdi. Meşru mücadeleyi yasallıkla ve itibarının derecesiyle ölçtüğü ve tersini savunduğum için eleştirdiğim Belli’den şu alıntıyı aktarıyorum: “1968’den 1970’e kadar inisiyatif devrimci güçlerin elindeydi. Ondan sonra karşımızdakilere, burjuvaziye geçti. Devrimcileri kendi çizdikleri alanda döğüşe zorladılar. O nedenle de 12 Eylül’de bilinen noktaya geldi. Bugün de durum değişmiş değildir.” (Türkiye Solundan Manzaralar, s. 148)

Aynı yöntemi Dev-Yol için “ne işçi, ne köy emekçisi hatta ne de gerçek anlamıyla öğrenci olmayan, kendisi dağınık ve durmadan dağınıklık üreten bir gençlik tabanıdır” diyen Mihri Belli arasında paralellik kurarak yapıyor. “İdeolojik sınırlarının belirsizliği”nden söz etmemden, Mihri belli’ye sıçrıyor ve uzun bir dipnotta onun “lümpen proletarya” demesini etmesini eleştiriyor. Ben öyle bir imada bulunmadım. Kendilerinin de ifade ettikleri gibi bir halk hareketi. Benim eleştirim işçi sınıfı eksenli olmayıp, özgül ağırlıkları farklı halk sınıf ve tabakalarını tek bir potada eritmesine, aralarında fark gözetmemesinedir. 

21) Melih Pekdemir, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Sol, Cilt 8 içinde, s. 772.

22) Can Dündar, Sol Geçmişiyle Hesaplaşıyor/4 Bölüm, (https://archive.md/ORHxT)

23) Ertuğrul Bilir, Darbeden Sonra Devrimci Yol, NotaBene Yayınları, S. 71.

24)Taner Akçam’dan aktaran Ertuğrul Bilir, Age., s. 83.

26) Devrimci Yol Sayı : 16,

27) Devrimci Yol Sayı: 3, S: 11

28) Mustafa Önçler, Geçmişte Bir Yol, Devrimci Yol, Alter Yayıncılık, s. 19.


© sendika.org