Ertuğrul Bilir’in cevabına cevap (1): Kör noktadan “manzara”
Dev-Yol tarihi üzerine kitabından ve yazarları arasında bulunduğum sendika.org’daki makalelerinden aşina olduğum Ertuğrul Bilir, yine aynı sitede, geçen yıl yayımlanan Türkiye Solundan Manzaralar, 12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme adlı kitabımı eleştiren iki makale yayımladı.[1] Burada kitabıma yönelttiği eleştirilerdeki mantık ve yöntem hatalarına, yanlış ve haksız suçlamalarına, darlıklarına ve hamlıklarına cevap vereceğim. Yetkinlikten ve kitap eleştirisi formatından uzak olmasına karşın, yayımlanalı bir yılı doldurmak üzere olan kitap üzerindeki suskunluk örtüsünü aralaması ve 1980 öncesi Dev-Yol hareketinin sonraki kuşaklara nasıl yansıdığının bir numunesi olması bakımından olumlu bir işlev gördüğünü söyleyebilirim.
Muhtevası eleştiri olan bir kitabın, muhatapları ya da konuya ilgi duyanlar tarafından eleştirilmesi en doğal haktır. Samimiyetle yapıldığında bu eleştiriler, metnin daha iyi anlaşılmasına, eksiklerinin ve hatalarının görünmesine katkı sunar. Zaten bir yazarın kitabı yayımlandıktan sonra gelen tüm eleştirilere tek tek cevap vermesi ne mümkündür ne de gereklidir; nihai hükmü verecek olan okur ve tarihtir. Türkiye Solundan Manzaralar’ı kaleme alırken, kendi kendini savunabilecek bir kitap olmasına özellikle özen gösterdim. Öznelliğe düşmemeye, eleştirdiğim örgütlerin farklı dönemlerde yapılmış birinci el değerlendirmelerine dayanarak yazmaya ve eleştirilerimi olabildiğince çok kaynaktan alıntılarla desteklemeye dikkat ettim. Haksız bir eleştiriyle karşılaşırsam, kitabı bir kez daha dikkatle okumasını önermenin yeteceğini düşünüyordum. Bilir’in yazdıklarını gördükten sonra bu kanaatim daha da pekişti. Ancak tamamen suskun kalmam hâlinde, onu okumamış birçok kişide eleştirilerinin haklı olduğu izlenimi doğabileceğini düşünerek cevap vermeyi gerekli gördüm.
Kör noktadan “Manzara”
Kör nokta (kör açı) otomobilde sürücünün oturduğu yerden aynalar aracılığıyla göremediği nokta ve görünemeyen kısmın çerçevelediği açıdır. Bu, Ertuğrul Bilir’in yazısının tarifine uyuyor. Öyleyse yanlışı, “Yaşar Ayaşlı’ya cevap: Dar pencereden ‘manzara’” başlığından başlıyor:
Sanki doğrudan kendisini ya da temsil ehliyetine sahip olduğu hareketi eleştirmişim gibi “cevap” sözcüğünün kullanmasının yanı sıra; kitabımda “politik hat”, “strateji”, “ittifaklar” gibi daha önemli meseleleri atlayıp, daha önemsiz meseleleri birinci plana çıkardığımı ima ederek “dar pencere” tabirini başlığa taşıyor. Oysa, kitabın temel tezlerini görmezden gelerek yazısını savunmanlığını üstlendiği Devrimci Yol hareketi hakkında yazdıklarımın çok azına üstünkörü değinmelerle cevap verme darlığını gösteren asıl kendisi. Kitabın temasını oluşturan Türkiye solunun 12 Eylül yenilgisi, yenilgide sorumluluk taşıyan önde gelen parti ve grupların hataları, yenilginin tarihsel nedenleri ve sonuçları gibi pek çok konu her nedense yazarın radar alanına girmiyor. Eğer “Dar pencereden ‘manzara’” demek gerekiyorsa, bu kendisine çok yakışıyor.
Okuyanların bileceği üzere, çalışmamda Türkiye devrimcilerinin tarihleri boyunca karşılaştıkları en büyük bozgun olan 12 Eylül’ü merkeze alarak; yenilginin köklerini tarihsel TKP’den 1960’lara, 12 Mart’tan 12 Eylül’e ve oradan 2000’lere uzanan çizgi içinde, solun ana akımlarını ve yenilgide en büyük paya sahip grupların kısa tarih ve siyasetleriyle bağlantılı biçimde çözümlemeye çalıştım. Kitap, tek başına bir Dev-Yol eleştirisi değildir; Dev-Yol’u, Türkiye solu içindeki konumu, 12 Eylül yenilgisindeki rolü ve sonrasındaki evrimi çerçevesinde ele alır. Bu nedenle, yazarın Türkiye sosyalist hareketinin tarihsel süreçteki aşamalarına, dönüşümlerine, dünü ve bugününe dair hiçbir şey söylemeyip yazısının eksenine baştan sona kendi grubunu yerleştirmesi, Türkiye solunun bütün akımlarında az ya da çok görülen kadim bir hastalığın, mezhepsel dar görüşlülüğün tipik bir örneğidir.
Kitabımın üst başlığı Türkiye Solundan Manzaralar, alt başlığı ise 12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme. Kitap adı için başka önerilerim de vardı; yayınevinin tercihi bu yönde olunca müdahale etmedim. Aslında iki başlığın yer değiştirmesi daha isabetli olurdu. Yine de kimi zaman kitapların özünü, üst başlıklarından çok alt başlıkları daha iyi yansıtır: Anti-Dühring – Bay Eugen Dühring’in Bilimi Altüst Edişi, “Sol” Komünizm – Bir Çocukluk Hastalığı, Emperyalizm – Kapitalizmin En Yüksek Aşaması gibi.
Yazarın eleştirilerinde 12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme başlığının muhtevası üzerinde yoğunlaştığına dair fazla belirti göremedim. Öyle olsaydı, Türkiye solunun ve onun en kalabalık grubu Dev-Yol’un yenilgi nedenleri hakkında da analitik görüşler serdederdi. Kıyısından köşesinden teğet geçmeler dışında bunu sorun etmiyor.
Türkiye Solundan Manzaralar’ın Önsöz’ünde, 12 Eylül yenilgisinin nedenleri, gelişimi ve sonuçları hakkında bir şeyler yazıldığını, fakat o güne kadar Türkiye solunun bütünlüklü ve derinlemesine bir analizinin yapılmadığını, bunun farkında olanların sıklıkla bu ihtiyaca işaret ettiklerini, bu kapsamdaki çalışmamın bir giriş olduğunu özellikle vurguladım. Bu yönüyle avangart bir çalışma olduğu noktasında iddialıyım. Zaten Önsöz’de “deneme” ve “giriş” sözcüklerinin yan yana kullanılması, dolaylı olarak ortaya attığı tez ve argümanlar konusunda katı ve dogmatik bir ısrar taşımadığı, geliştirilmeye, derinleştirilmeye ve genişletilmeye açık olduğu anlamına gelir. Bizim sosyalistlerimiz kendi geçmişleriyle hesaplaşmayı değil, birbirleriyle hesaplaşmayı tercih ediyorlar. Umarım bundan sonra daha etraflısını yapanlar çıkar ve çıkacaktır.
Ayrıca, çalışmamı, şimdiye kadar Teori ve Politika Genel Yayın Yönetmeni Metin Kayaoğlu ve Bilir’in yazısına kısa süre önce cevap veren, aynı kökten geldiğim Proleter Devrimci Duruş dışında kimsenin sahiplenmemesini de kınıyorum.
Portre yerine karikatür
Gelenek olduğu üzere yazısına başlarken eleştirdiği kitabın ana çerçevesine dair bir özet vermek yerine, yazarın biyografik özetini vermeyi tercih ediyor Bilir:
“Çok kısaca okuru Yaşar Ayaşlı hakkında bilgilendirmek, söz konusu kitabın ve bu yazının bağlamının anlaşılması açısından, yararlı görünüyor. Ayaşlı, 1969-70 döneminde, sosyalist hareket içinde yaşanan ayrışmalarda, içinde yer aldığı Basın Yayın Komünü (AÜ Basın Yayın Yüksek Okulu merkezli olarak oluşan çevre) ile birlikte önce PDA’cılarla davranmış ancak bir süre sonra bu çevre PDA’cılardan ayrılmıştır. Basın Yayın Komünü çevresi 12 Mart muhtırası sonrasında Denizli Ziraat Bankası soygununu gerçekleştirmiştir ancak bir süre sonra yakalanmışlardır. Ayaşlı 1972’de tahliye edilmesinin ardından aranır duruma düşünce, Osman Yaşar Yoldaşcan’la birlikte, bir süre yurtdışına çıkmış ve 1974 affından sonra geri dönmüştür. Basın Yayın Komünü çevresi 12 Mart’tan çıkış sürecinde, 1975-77 döneminde, eski THKO’luların çoğunluğunun oluşturduğu yeni dönem THKO’da (1976 sonrası ‘Halkın Kurtuluşu’ olarak bilinen çevrede) yer almışlardır. 1977’de THKO’dan ayrılmış ve TİKB’yi kurmuşlardır. Yaşar Ayaşlı bu örgütlenmenin öncülerinden birisi olarak 12 Eylül sonrasında mücadeleyi sürdürmüş, 1985 yılında yakalanmış, 1995’e kadar cezaevinde kalmıştır.”
Bunları süs olsun diye söylemediği açık; ancak söylediklerinin doğruymuş izlenimi vermesine rağmen, bir paragrafta üç kez tekrarladığı “bir süre” gibi muğlak ifadelerle belirsizleştirdiği orantısız özetlemeleri, olumlu yanları silikleştirirken olumsuz yoruma kapı aralayan vurguları, durumun hiç de öyle olmadığını gösteriyor. Fragmanında PDA saflarına katılmam, “çevre” olma, “bir süre yurtdışına çıkma” (mültecilik iması), ardından en çok eleştirdiği Halkın Kurtuluşu içinde yer alma ve sonra ayrılma, 12 Eylül döneminde “mücadeleyi sürdürme” gibi öğeleri özellikle öne çıkararak okura subliminal mesajlar veriyor. Bunların tümü, kendi gözünde süper ligde gördüğü Dev‑Yol’un ve liderlerinin haşmeti karşısında, beni sürekli “küçük ve etkisiz çevre” diye anarak 2. ya da 3. ligde top koşturan bir grup lideri gibi göstermeye dönük bir ima taşıyor; bunu anlamak için arif olmaya gerek yok.
Bilir bilmiyor olabilir, ama eğer biraz araştırsaydı bölünmeden önce Perinçek’in bir ara başkanlığını da yaptığı FKF içinde Mihri, Mahir, Deniz, İbrahim, Yusuf dahil MDD’cilerin aynı çatı altında bulunduklarını görürdü. Kasım 1968’de kurulan Aydınlık Sosyalist Dergi’nin (ASD) ilk yazı kurulunda sonradan PDA’nın başını çekecek yazarlar vardı. Kısa süre sonra Mihri Belli önderliğinde İstanbul’da çıkarılan Türk Solu dergisiyle birleşti. Yazı kuruluna Doğu Perinçek ve en yakın adamlarının yanı sıra, Türk Solu’nu temsilen Vahap-Seyhan Erdoğdu çifti ve Münir Aktolga da eklendi. 1970 başındaki bölünmede yollar ayrılınca yayın imtiyazı M. R. Aktolga’da olduğu için dergi Mihri Belli-Mahir Çayan blokunda; İşçi-Köylü gazetesi ise Proleter Devrimci Aydınlık’ı (PDA) çıkaran Perinçekçilerin elinde kaldı. Sonuç olarak, Mahir Çayan’ın önderi olduğu THKP-C, Doğu Perinçek’in yönettiği TİİKP (daha sonra Aydınlık’tan da kopacak TKP/ML) ve Deniz Gezmiş’in adıyla özdeşleşmiş THKO, teorisyenliğini Mihri Belli’nin yaptığı Milli Demokratik Devrimcilikten doğdu.
Basın Yayın Yüksek Okulu’na girdiğim 1968–1969 döneminde, Milli Demokratik Devrimciler (MDD) diye anılan sosyalist kesimle anmalarda, kurultaylarda, anti‑emperyalist ve anti‑faşist eylemlerde omuz omuzaydık. Köy çalışmalarında FKF ve Dev‑Genç’lilerle tek bir grup gibi propaganda yürütmemiz, miting hazırlıklarını birlikte yapmamız hâlâ hafızamda. O yıllarda farklı parti ve örgütlere ayrılanlarla bir aradaydık; ayrımlar henüz belirginleşmemişti ve birbirimizi yoldaş olarak görüyorduk.
1970 başındaki Aydınlık bölünmesinde Basın Yayın Komünü olarak PDA safında yer aldığımız doğrudur. Ancak hiçbir yapıyla bütünleşmeyip özerkliğimizi ve militan çizgimizi koruduğumuz için Aydınlık Sosyalist Dergi çevresiyle ilişkilerimiz de iyiydi. Altı ay sonra tamamen koptuk ve sonraki süreçte karşıdevrimciliğe doğru köklü bir dönüşüm geçirecek Aydınlık hareketinin en kararlı eleştirmenleri arasında yer aldık.
Basın Yayın Komünü’nün 12 Mart sonrasındaki tek askerî eylemi olduğu için küçümsenerek anılmasına, istemeden de olsa, cevap vermek zorundayım. Komün küçüktü ama 4 milyon liralık Denizli Ziraat Bankası aracı soygunu, o dönemdeki bütün siyasî amaçlı soygunları aşan, Türkiye’nin o tarihe dek yapılmış en büyük siyasi soygunuydu. Bu eylemi gerçekleştirdiğimizde 12 Mart darbesinin üzerinden yalnızca dört ay geçmişti.
İlk mahkeme heyeti faşist değil ılımlı olduğu ve İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emirlerini aynen uygulamadığı için, beklemediğimiz halde bir kısmımızı peyderpey serbest bıraktı. Bir yıl hapis yattıktan sonra Osman Yaşar Yoldaşcan’la aynı gün tahliye olduk. 12 Mart’ın en karanlık günlerinde Ankara’daydık; korkunun kol gezdiği ortamda az sayıdaki ilişkimizi toparlamaya çalıştık. Mahkeme 146/3’ten ceza isteyince yeniden aranır duruma düştük.
1973 Eylül’ünde ben pasaport bulup Viyana’ya çıktım. Pasaport temin edemediğimiz için Osman Yaşar Yoldaşcan, FKÖ’ye katılmak ve oradan yanıma gelmek üzere kaçak yoldan Suriye’ye geçti. Muhaberat tarafından karakol karakol dolaştırılıp sorgulandı; bir şey çıkaramayınca Türkiye’ye iade ettiler. O da bir pasaport bulup resmini değiştirerek kısa süre sonra yanıma geldi. 1974 Affı’ndan yararlanır yararlanmaz, Osman’la birlikte bir yıl bile geçmeden Türkiye’ye döndük.
Bu anlattıklarımda ayrıntılar önemlidir. 12 Mart darbesi karşısında paniğe kapılıp mücadeleyi terk edenlerden olmadık. Tahliye olduktan sonra dışarıda yeniden örgütlenecek yeterli kadromuz olsaydı yurtdışına çıkmayı düşünmezdik. Zaten bu, baştan yanlış bir hesaptı; nitekim bir yıl geçmeden 1974 Affı çıkınca hemen geri döndük. Eğer bu sürecin bir yararı olduysa, Avrupa’nın devrimci öğüten bir yer olduğunu bizzat görmemiz ve 12 Eylül’de mülteciliği yasaklama kararımızda bunun belirleyici rol oynamasıdır.
1980 darbesi sonrasındaki en ağır koşullarda beş yıl süren yeraltı mücadelemin, altı aylık PDA’cılığımdan daha kısa anlatılmasına; 12 Mart’ta bir yıl sonra tahliye olmama yer verilirken, 12 Eylül döneminde Askeri Yargıtay’da onaylanıp TBMM’de sıra bekleyen idam cezamdan hiç söz edilmemesine tek cümleyle karşılık veriyorum: En geniş kadro, taraftar ve imkânlarla, son üyesi beş ay sonra yakalanan Dev‑Yol merkezinin yeraltı ömrü ortadayken; en sınırlı imkânlarla beş yıl mücadeleyi sürdürebilmemin ve Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nin Dev‑Yol merkezi dahil yirmiye yakın sanığa “takdir hakkı” uygulayarak idamı müebbete çevirmesine karşın, Adana Sıkıyönetim Mahkemesi ile Askeri Yargıtay’ın benden ve aynı cezayı alan üç yoldaşımdan bunu esirgemesinin bir anlamı ve sebebi olmalı.
Buradan çıkarılacak ders açıktır: Biyografi özetine ya hiç girilmemeli ya da nesnel davranılmalıdır. Kim olursa olsun, kasıtlı seçilmiş biyografik öğeleri kopuk kopuk sıralamak gerçeği yansıtmaz; yalnızca bulanıklaştırır. Şahsım adına söylemem gerekirse, Ertuğrul Bilir’in biyografi özeti beni güçlendirecek olsa bile, tartışma adabıma uymadığı için buna ihtiyaç duymuyorum.
Bütün ve parçalar arasında diyalektik bir bağ vardır
Bilir yazısında “çarpıtma”, “algılamama” gibi suçlamaları çok kullanıyor, ama aslında bunu asıl kendisi yapıyor. Şu bir örnek:
“’Manzara’ devrimciler açısından önemli olan gizli örgütlenme, gözaltı/işkence süreçleri, cezaevi süreçleri, savunma gibi konular üzerinde duruyor. Ancak sorun şu ki, eğer doğru bir politik hattınız ve buna uygun bir örgütlenme tarzınız yoksa, söz konusu edilen önemli konuların hiçbirisi devrimci hareketin gelişiminin ana sürükleyici halkası olamıyor. Bu önemli başlıklar ancak ülkeyi ve dünyayı doğru tahlil etme ve buna uygun strateji oluşturma, ülkedeki ana mücadele halkasını yakalama, uygun araçlarla müdahale ve buna uygun ittifaklar politikası geliştirme ile birlikte olduğunda mücadeleyi ilerletici oluyorlar.”
Bilir kitabı ya üstünkörü okumuş ya da kendini bir şövalye zırhıyla korunaklı kılmayı arzu ediyor. “Politik hattı” göz ardı edip, 12 Eylül yenilgisini “gözaltı/işkence süreçleri, cezaevi süreçleri, savunma gibi konulara” indirgediğim iddiasının yanlışlığı kitabın fihristine bakarak bile görebilir. Böyle demesi, yeri geldikçe göstereceğim gibi, kendi kavrayış noksanlığından ileri geliyor. Parti gibi kilit bir meseleyi, basit bir çalımla “gizli örgütlenme” veya “gizlilik” ile eşitliyor. Marksist metodolojik söylemde; karmaşık olanı, yalın ve basit olanla, yani “bütün”ün özelliklerini onun bileşenlerinden biriyle açıklamaya kalkışmanın adına indirgemecilik deniyor. “Hareketimizde etkin olarak çalışanlar için biricik ciddi örgüt ilkesi, en sıkı gizlilik, üyelerin en sıkı elekten geçirilmesi ve profesyonel devrimcilerin eğitilmesi olmalıdır” diyen Lenin, gizliliği öne çıkarıyordu ama bununla, parti örgütlenme ilkelerinin tamamını kastetmiyordu.
Buna yeri geldikçe değineceğim, burada şu kadarını belirteyim ki, öncü örgüt/parti; teorinin, siyasetin, örgütlenmenin, strateji ve taktiklerin gelip dayandığı ana merkezdir ve Bütün’ün parçaları olarak bunlar arasında kopmaz bir bağ vardır. Yeraltı mücadelesinde ustalaşma, işkencede ve cezaevinde direnme bireysel olarak değil, ancak örgüt okulundan geçerek edinilecek (veya edinilemeyecek) bir şeydir ve bunların her birinin arka planında bir ideoloji, bir siyasi ve örgütsel duruş ve amaç vardır. Bunlar arasındaki bağlantıları 1989 yılında yayımlanan Adressiz Sorgular derlemesine yazdığım İşkencede Direnme Üzerine Kısa Bazı Dersler başlıklı giriş bölümünde ayrıntılarıyla uzun uzadıya anlattığım için tekrarlamayacağım.
Faşist 12 Eylül karşıdevrimi karşısında dik durmanın dayanaklarını oluşturan bu konular küçümsemeye gelmez. Eski dünya şampiyonlarından boksör Jose Torres’in dediği gibi, “Sizi yere yıkacak yumruk sert olandan ziyade, geldiğini görmediğiniz yumruktur.” Dev-Yol’un çöküşünde en önemli rolün, 1980 öncesinde önemsemediği gizlilik yoksunluğu ve işkencede direnmemesi olduğunu görmek gerekir. 1975-1980 döneminin aksine, 12 Eylül 1980’den Kasım ve 1981 Şubat’ına uzanan çöküş sürecinde en büyük yarayı en zayıf olduğu bu açıklarından almıştır. Bu, poliste direnme konusunda 12 Mart’tan hiç ders çıkarmayıp yoluna aynen devam etmesinin ve bunu bir eğitim konusu yapmamasının önlenemez sonucudur. Dev-Yol’un ileri kadrolarından Mustafa Önçler bunu içtenlikle söylüyor: “Militanlarımızı, bırakalım silahlı eğitimden geçirmeyi; emniyette, sorguda nasıl davranması gerektiğini bile öğretmiyorduk. Çünkü öğretmek için bilmek gerekirdi.” [2] Yine de büyüklüğüne oranla çok az da olsa ölüm pahasına direnenler çıkabildi, zira bireysel kavrayışları ve direniş romanlarından öğrendikleri bunu gerektiriyordu.
Bilir’in, Dev-Yol liderlerinin dergiyi partiye ikame etmesini, sanki her şey tamammış da tek eksik “gizli örgütlenme”ymiş gibi göstermesi, meseleyi yarım asır sonra bile hâlâ kavramadığını gösteriyor. Siyasi hattınız doğru bile olsa, halkayı yasal dergi ve büyüme olarak kavradığınızda sırası geldiğinde manevra yapamaz, düşmana kolay yem olursunuz. Öncü müfrezenin örgütlenmesi taktik bir mesele değildir; ideolojik, siyasi, askeri mücadelenin kesiştiği ana kumanda merkezidir. Devrimden sosyalizm ve komünizme kadar uzanacak en uzun vadeli stratejik meseledir. Partisiz ne öncülük ne devrimde proletaryanın hegemonyası ne de kesintisiz devrim mümkündür.
“Doğru Politik hat” ne kadar doğruydu?
“Antifaşizm Kusurları” kısmında sosyalist solda yaygın olan faşizme karşı mücadeleyi, paramiliter harekete karşı mücadeleye indirgeme anlayışını eleştirdim. “MHP’nin karşıdevrimin tamamı değil, aynı gövdenin farklı bir kliğini temsil eden gayriresmi öncü bölüğü olduğunun” göz ardı edilmesini ve “tek cepheli bir mücadeleye” kilitlenilmesini de eleştirdim.
“Faşizmin kaynağını MHP’den ibaret gören anlayış bunun en yaygın olanıdır. Gerek örgütlenmenin gerek gizliliğin gerekse eylemlerin daha ziyade bunun üzerinden kurgulanması devrimci hareketi devlete karşı korunaksız kıldı. Tekelci sermaye, askerî ve sivil bürokrasi, bazı siyasi partiler içinde pusuya yatmış faşist odaklar gözden kaçırıldıktan sonra, soyut olarak ‘faşizme karşı mücadele iktidar mücadelesidir’ demenin bir anlamı kalmıyordu. Her yerde her an devrimcilerin önüne çıkabilen paramiliter faşist hareketle savaşmanın birinci derecede önemli olduğu gerçeği, ancak ikisi beraber yürütülürse doğru olurdu.” [3]
Türkiye devrimci gruplarında en yaygını olan bu kusurun baş temsilcisi Dev-Yol’dur. Doğru bir “iktidar mücadelesi” yürütmenin iki ön şartı vardır: Birincisi ana kaynağı ve stratejik hedefi oluşturan karşıdevrimin kalesi olan egemen sınıfların koruyucu kalkanı devleti doğru tanımlamaktır. Eğer sınıflar üstü devlet anlayışına sahipseniz, devletin ve üzerinde yükseldiği sistemin temel kurumları ile faşizmin üretici merkezlerinden ve onun bileşenlerinden biri olan MHP arasında doğru ilişki kuramazsınız. İkincisi bir devrimin en önemli meselesi olan siyasi iktidar perspektifiniz yoksa ya da kusurluysa doğru strateji ve taktikler izleyemezsiniz. İktidar mücadelesi partisiz yürütülemeyeceğine, öncünün bu konuda açık ve net görüşlere sahip olması gerektiğine göre, bu konuda da doğru yaklaşıma ihtiyaç vardır. Dev-Yol “faşizme karşı mücadele iktidar mücadelesidir” demesine demiştir, ama siyasi iktidarı hedeflemediğini söyleyen de O. Müftüoğlu’nun kendisidir: “Devrimci Yol, siyasi iktidarı ele geçirmek planında siyasal mücadeleyi yürüten bir örgüt değildir. Böyle bir mücadeleyi yürütebilecek devrimci partinin oluşturulmasını hedefleyen bir yayın organıdır.” [4] Bir yayın organı etrafında geniş bir kitle olsa bile iktidar mücadelesi yürütemez, olsa olsa onun yan unsurlarından biri olur.
Türkiye Solundan Manzaralar’da, Dev-Yol’un yargılanma sürecinde foyası dökülmüş iktidar perspektifsizliğiyle yakından alakalı faşizm ve devrim üzerine görüşlerine, Ocak 1991’de yayınlanan Tasfiyeciliğin Son On Yılı broşürümde anlattıklarımı tekrar etmiş olmamak için yer vermedim. Darbeden Sonra Devrimci Yol (NotaBene Yayınları) gibi iddialı bir başlıkla tarih yazımına soyunan Ertuğrul Bilir’in referans aldığım kaynaklardan habersiz olduğu düşünülemez. 1990 baharında cezaevindeyken yazdığım bu broşürümden bazı alıntılar yapmamın tartışmamıza yararlı olduğunu düşünüyorum.
“DY önderleri… sorgu ve savunmalarında, eski ‘öncü savaşı’, ‘suni denge’, “PASS” gibi tezlerini tamamen unutarak, ‘adam öldürmek, bombalayıp kurşunlamak gibi eylemlerle’ ‘devrim yapılabileceğine’ inanmadıklarını söyleyecek ve iki yıl önce teorisini yaptıkları ‘iç savaş’ın suni bir MHP, MİT, Kontrgerilla provokasyonu olduğunu iddia edecek kadar ileri gittiler. DY önderlerine göre, ‘Türkiye’de kanlı bir iç savaş çıkarmak isteyen devrimciler değildi’, ‘devrimciler zorla anayasal düzeni değiştirmeye çalışmadılar’, sadece ‘saldırıya uğrayan insanlar, kendilerini korumak için yasalara uygun veya aykırı biçimde çeşitli yollara başvurdular’, her şey ‘faşizme (yani MHP’ye) karşı meşru bir savunma hareketi’nden ibaretti ve ‘Nitekim 12 Eylül sonrası faşist saldırı ve terör hareketleri durdurulmuş olduğu için, esas olarak bu nedenle, Türkiye’deki olaylar 12 Eylül öncesinin ortamına dönüşmemektedir.’” [5]
12 Mart’ta kesintiye uğradıktan sonra 1975’ten itibaren yıl yıldan derinleşen devrimci bunalımın şiddetlendirdiği sınıf mücadelelerine karşı, egemen sınıfların Mussolini’den beri görülegelen paramiliter hareketi devreye sokma geleneksel taktiğini, bağlamından (en azından işbirlikçi tekelci burjuvaziden) soyutlayarak “MİT, Kontrgerilla provokasyonu” olarak tanımlamak, 1971 yenilgisinin doruğunda doğum yapan Abdülhamitçiliğin özünü oluşturan eski provokasyon teorisini, üst düzeyde bir devamı olan 1980 yenilgisinin doruğunda utangaç ve ılımlı bir şekilde tekrarlamaktan başka bir şey değildir.
Yukarıdaki pasajın devamında da şunları yazdıydım: “Askeri Yargıda Çifte Standart broşüründe, baştan sona, faşist devletin devrimciler ile MHP’liler arasında eşit mesafede durması gerektiği, devletin ‘Atatürkçü laik düşünceyi terk etmeye başladığı’, Türkiye’nin iç savaş koşullarına ‘sakat anlayışlar’ sonucu sürüklendiği, ‘iktidara sahip olanlar’ın ‘yargıyı kendi siyasetlerinin bir aracı olarak kullanmak’ istedikleri, ‘çifte standarda dayalı bir gölgeli adalet’in ‘mutlaka düzeltilmesi’ zorunluluğu gibi eksiksiz liberal, sosyal demokrat tezler savunulmaktadır ve bunların içinde burjuva hukukunun dışına çıkan tek bir cümle bile yoktur.” [6]
Eğer Ertuğrul Bilir’in “doğru politik hat” dediği sınıflar üstü devlet anlayışının tipik biçimini savunmaksa, geriye diyecek bir şey kalmıyor.
Bütün bunlar unutuldu sanan Dev-Yol önderleri, sanki böyle şeyler savunmamışlar gibi sonradan yapılmış söyleşilerinde, dikkatleri faşist darbe yapılacağını önceden görmek gibi, tedbirini almadıktan sonra bir değeri olmayan önemsiz bir yöne çektiler. Kurtuluşçularla birlikte büyük bir şevkle “hep o şarkı”yı terennüm edenlerden biri Melih Pekdemir’dir: “Dev-Yol başyazıları, hep gidişat yönünde kehanet yazıları gibi okunabilir.” Genelkurmay yetkilileri ikide bir “gelirim haa!” diye parmak sallarken, yerli ve yabancı basın sürekli darbe ihtimalinden söz ederken, krize çözüm arayışındaki egemen sınıf Ecevit gibi son supaba bile tahammül edemiyorken, “kehanet”ten söz etmek lafügüzaftır. Burada aslolan buna karşı ne gibi hazırlıklar yapıldığıdır. Öngörüsüyle tutarlı olsaydı illegal örgütlenmesini güçlendirir, askeri faşist diktatörlükle mücadelenin stratejik ve taktik sorunları üzerinde kafa yorar, ona göre hazırlık yapardı.
Devrimci-Yol ne yaptı? O zamana kadar ne yaptıysa onu yaptı. Hatta, 1980 yazında, yani ordu darbe hazırlıklarını tamamlayıp, uygun anı kollarken, mevcut önderlik sanki yasal olanakların tükeneceği zor günler hiç gelmeyecekmiş gibi, bir yıl sonra yapılacak seçimlerden önce yasal parti kurma üzerine kafa patlatmakla yetindi. Bir ilk adım olarak günlük Demokrat gazetesini çıkardı. Bunlar yapılmaz değil, ama burada önemli olan asıl enerjinin ne yönde harcandığıdır. Faşist darbe ihtimalini vurgulamış, ama paramiliter faşist hareketle mücadeleye göre şekillendirdiği kadro ve taraftarlarını, darbenin kaynaklarına (ordu, devlet) karşı mücadelenin ideolojik, siyasi, örgütsel ve psikolojik gerekliliklerine göre hazırlamadığı için, darbe karşısında bocalayarak yeni koşullara ayak uyduramamıştır.
Taktikselmiş gibi görünen bu hata, özünde stratejiktir. Esas olan 1980 öncesi anti-faşist mücadeleyi iktidar perspektifiyle yürütmekti. Bu olmayınca paramiliter harekete karşı mücadeleye göre koşullanmış kadrolarını askeri faşist diktatörlüğe karşı seferber edememiştir. Ateş kendini harlayan, motive eden şey eksilmeye başladığı andan itibaren sönme sürecine girer. Darbeden kısa süre sonra Merkez yakalanınca üst üste darbe almaktan ve bocalamaktan kaçınamayacak, dümen eskilerden erken sivil toplumcu Taner Akçam’ın eline geçince de, ağacın kurdu içinde olur misali devletin dışarıdan sonlandıramadığı tasfiye sürecini o ve ona ayak uyduran yoldaşları tamamlayacaktır. Bunların hepsi siyasetin konusudur.
“Doğru politik hattın” önkoşulları
En kitlesel sosyalist grup olması birtakım olumlu özellikler taşıdığı anlamına gelir, ama ideoloji ve siyasetlerinin doğru olduğu anlamına gelmez. Eğer öyle olsaydı, kendisine çok yakın kitleye sahip başka başka tellerden çalan TKP, TDKP, Kurtuluş gibi birbirlerine zıt kamplardaki grupları da “doğru politik hat” parantezine almamız gerekirdi.
Doğru siyasetler, devrimin önder ve itici güçlerini, özünü, müttefiklerini ve devrimde izlenecek yolu belirleyecek doğru ve kapsamlı analizlere sahip olmakla mümkündür. Bunun ön şartı, Dev-Yol kaynaklarında yüzeysel özetlemelerden fazlasına rastlamadığımız tarihsel maddeci........
