Kapitalist kriz yönetiminin faşistleşme süreci (3): Neoliberal evrede faşizm (2)
Not: “Kapitalist kriz yönetiminin faşistleşme süreci” adlı dizinin ilk yazısı Bonapartizm’den otoriter neoliberalizme idi. İkinci yazıda, neoliberal evrede faşist dönüşümün ilk iki düzlemini ele aldık. Şimdiyse geri kalan iki düzlemi ele alıyoruz.
3. Faşistleşme sürecinin maddi gücü
Faşistleşme sürecinin bir başka boyutu maddi gücünde, yani toplumdaki muhafazakâr ve gerici kitlelerin seferber edilmesinde somutlaşmaktadır. Tıpkı sürecin tamamlanmasıyla ortaya çıkan faşist devlet biçimi gibi, faşistleşme sürecindeki devlet de demagojik yol ve yöntemlerle, kitlelerin en önemli sorunlarına ve ihtiyaçlarına hitap ederek; kök salmış önyargılarını ve boş inançlarını besleyerek[1] temsilcisi olduğunu iddia ettiği bu kitleleri peşine takar.
Louis Bonaparte’nin arkasında dağınık küçük mülk sahiplerinin, siyasal temsil kapasitesini yitirmiş ama ekonomik varlığını korumaya çalışan bir toplumsal kitlenin, özellikle de küçük ve muhafazakâr çiftçinin desteği vardı. Günümüzde ise Trump gibi figürler, kriz içindeki kapitalizmin belirli sınıf katmanlarının ve daha da fakirleşme, ellerindekini kaybetme korkusuyla radikalleşen, genellikle muhafazakâr ve gerici kesimlerin siyasal ifadeleridir.
John Bellamy Foster, Trump rejiminin sınıfsal temelini net biçimde şöyle tanımlar: “Maddi temeli, daha geniş bir neo-faşist hareketin büyümesinde bulunur; bu hareket, faşist tür (genus) içindeki tüm hareketlerde olduğu gibi, toplumun tepesindeki tekelci-kapitalist egemen sınıfın belirli kesimleri ile aşağıda yer alan ve seferber edilmiş geniş bir alt-orta sınıf kitlesi arasındaki kırılgan bir ittifaka dayanmaktadır…”[2] Yani muhafazakar ve gerici grupların “demokrasiyi gerileten otoriter liderlere” yakınlık duymalarının nihai sebebi, son kertede, maddi sebeplerdir. Clara Zetkin’in deyişiyle, “Binler halinde kitleler faşizme aktı. Faşizm, siyasal açıdan yersiz yurtsuz olanların, toplumsal olarak köksüzleşmişlerin, yoksulların ve hayal kırıklığına uğramışların sığınağı haline geldi. Ve devrimci proletarya sınıfından ve sosyalizmden artık beklemediklerini, şimdi her toplumsal sınıfın en yetenekli, en güçlü, en kararlı ve en gözü pek unsurlarının gerçekleştireceğini ummaya başladılar.”[3]
Trump’ın Make America Great Again (MAGA) hareketiyle hızlanan ABD’deki faşistleşme süreci, ABD tekelci sermayesinin, özellikle yüksek teknoloji sektörü ve finans sektörünün gözünden, ABD’nin karşı karşıya olduğu küresel krizin ciddiyetinin bir tezahürüdür. MAGA hareketi “öfke dolu alt-orta sınıfın, hem üst-orta sınıflardan hem de işçi sınıfının büyük çoğunluğundan giderek yalıtıldığı koşullarda, milyarderler tarafından yönlendirilen tekelci kapitalist bir seferberliğin sonucudur…”[4] Ancak işsizlik, artan borçlanma, geçim sıkıntısı ile beraber, komünistlerin de bir alternatif olmayı başaramadığı bir tarihsel momentte, işçi ve emekçiler de faşizmin sosyal ve şovenist demagojisinin tuzağına düşüp bu kitlelerin bir parçası haline gelebilir; tıpkı gerçek çıkarları, Bonaparte’nin muhafazakar küçük çiftçileri gibi işçi sınıfında olsa da, fiilen bu çıkarlarına karşı hizmet edenlerin yanında saf tutabilir. Hatta bu sadece işçi ve emekçilerle sınırlı kalmayıp, geleceğe dair umutları olmayan, bir şeylerin değişmesini isteyen ve komünist propagandanın yokluğu ya da çekingenliğinden faşist demagojiye daha açık gençleri; lise ve üniversite öğrencilerini de kapsayabilir.
Ancak “faşist tür (genus) içindeki tüm hareketlerle uyumlu olarak, mevcut [Trump] rejimi de kaçınılmaz biçimde radikal sağdaki kitlesel MAGA destekçilerine ihanet edecek; onları giderek daha itaatkâr ve disipline edilmiş bir role itmeye çalışacak ve kapitalist-emperyalist hedefleriyle temel bir çelişki içinde olan her türlü politikayı tasfiye edecektir.”[5] Bu sadece Trump rejimi için geçerli bir gözlem değildir. Hem faşistleşme sürecinde, hem de bu süreç tamamlandığında devlet, burjuva demokrasisini bir şeyi bile becerememekle, halkın taleplerini yerine getirememekle suçlar ve hatta bunu “devrimci” bir tonda dahi kitlelere anlatır. Ancak burjuva demokrasinin yerini almakta olan ve alan devlet biçimi; muhafazakarından, işçi sınıfına ve öğrencisine kadar herkese vaatlerde bulunsa da bunları bir türlü gerçekleştirmez. Clara Zetkin’in 1923 yılı İtalya’sı (faşist partinin iktidara geldiği daha bir yıl olmuş) için söylediği gibi:
Faşizmin kitlelere vaat ettikleri ile fiilen sundukları arasında apaçık bir çelişki vardır. Faşist devletin ulusun çıkarlarını her şeyin üstüne koyacağına dair tüm söylem, gerçekliğin rüzgârına maruz kaldığında bir sabun köpüğü gibi patlamıştır. ‘Ulus’un aslında burjuvaziden ibaret olduğu açığa çıkmış; ideal faşist devletin ise, gerçekte bayağı ve vicdansız bir burjuva sınıf devleti olduğu görülmüştür.[6]
Faşizmin kitlelere vaat ettikleri ile fiilen sundukları arasında apaçık bir çelişki vardır. Faşist devletin ulusun çıkarlarını her şeyin üstüne koyacağına dair tüm söylem, gerçekliğin rüzgârına maruz kaldığında bir sabun köpüğü gibi patlamıştır. ‘Ulus’un aslında burjuvaziden ibaret olduğu açığa çıkmış; ideal faşist devletin ise, gerçekte bayağı ve vicdansız bir burjuva sınıf devleti olduğu görülmüştür.[6]
Devlet, onun yerine, dün olduğu gibi bugün de işçi ve emekçi düşmanı adımlar atar. Arjantin’de Milei’nin 27 Şubat 2026’da Senato’dan geçen iş hukuku düzenlemesi, bunun en güncel örneğidir. Buna göre, artık “şirketler, haftalık sınır 48 saat olarak kalmak kaydıyla, çalışma günlerini sekiz saatten 12 saate çıkarabilecek; fazla mesai, ekstra ücret yerine izinle telafi edilebilecek; işverenler için işten çıkarmalar daha ucuz ve daha öngörülebilir hale gelecektir.”[7] Zetkin’in, günümüzde yankılanmaya devam eden faşist İtalya’ya dair gözlemine yeniden kulak verelim:
Faşizm, sekiz saatlik işgünü için yasal güvenceler ve hem sanayi hem de tarım işçileri için asgari ücretin tesis edilmesini vaat etti. Oysa şimdi önerilen sekiz saatlik işgünü yasası yüzlerce istisna içermekte ve bazı durumlarda tamamen askıya alınabileceğini belirten bir hükümle son bulmaktadır. Dahası, sekiz saatlik işgünü pratikte zaten proletaryanın geniş kesimleri için ortadan kalkmıştır; özellikle demiryolu işçileri, posta çalışanları ve diğer haberleşme ile ulaşım emekçileri için (tam da “o sefil köpek Groener” örneğinde olduğu gibi) işyerinde hazır beklenen sekiz saat, fiilen çalışılan sekiz saatle ikame edilmiştir. [8]
Faşizm, sekiz saatlik işgünü için yasal güvenceler ve hem sanayi hem de tarım işçileri için asgari ücretin tesis edilmesini vaat etti. Oysa şimdi önerilen sekiz saatlik işgünü yasası yüzlerce istisna içermekte ve bazı durumlarda tamamen askıya alınabileceğini belirten bir hükümle son bulmaktadır. Dahası, sekiz saatlik işgünü pratikte zaten proletaryanın geniş kesimleri için ortadan kalkmıştır; özellikle demiryolu işçileri, posta çalışanları ve diğer haberleşme ile ulaşım emekçileri için (tam da “o sefil köpek Groener” örneğinde olduğu gibi) işyerinde hazır beklenen sekiz saat, fiilen çalışılan sekiz saatle ikame edilmiştir. [8]
Gerçekten de anlatılan hala kapitalizmin hikayesidir. Yönetici sınıflar, nasıl Filistin ve Gazze’yi soykırım ve imha politikaları için askeri bir laboratuvar olarak kullanıyorlarsa, Arjantin’i de içinde bulunduğumuz kapitalist krizde işçi düşmanı politikalar denedikleri bir laboratuvar olarak kullanıyor gibi görünmektedirler.
Ancak faşistleşen devlet, peşine takmayı başarabildiği kitlelere hayaller satmaya devam eder, ve daha önce sattığı hayallerin gerçekleştirilememiş olmasının bir önemi de yoktur, çünkü gerçekleştirilemeyen her vaadin gerçekleştirilememe sebebi ya içerideki ya da dışarıdaki gelişmeler (savaş gibi)/tehditler/düşmanlardır.
Elbette bu tehditlerin ve düşmanların kim ve ne olduğu yer ve zamana göre değişiklik gösterir. 2022 yılında Trump’ın Bütçe Ofisi yöneticisi olması için düşündüğü Russel Vought “Amerika’daki acı gerçek şu ki, ülkenin Marksistler tarafından tamamen ele geçirilmesinin son aşamalarındayız” ve düşmanlarımız “hükümet aygıtının silahlarını çoktan ele geçirmiş durumda” ve “bu silahları bize doğrultmuşlar”[9] diyerek zaten McCarthyci Kızıl Tehlike’den beri var olan “içerideki düşman” retoriğini yeniden üretmişti. Trump ve taraftarları için bu “Marksistler” en az kendileri kadar emperyalist ve düzen taraftarı olan Demokrat Partililer olmadığı vakitlerde, “kültürel Marksistler”dir. Bunlar okullarda, medyada, hükümette, kısacası “her yerdedirler” ve “Marksizmleri” Trump’ın ikinci dönem başkanlığı ile hemen savaş açtığı özünde liberal DEI (Diversity, equity, and inclusion; Çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık) politikasında cisimleşmiştir. Kısacası bu “Marksistler”, faşistleşen devletin dozunu gittikçe artırdığı göçmen karşıtı, patriyarkal, gerici ve ırkçı söylemlerini kusmak için işlevsel bir düşman figürü olarak betimlenirler. Bu figür, hareketin maddi temelini oluşturmaya devam eden muhafazakâr ve küçük burjuva kesimlerin yaşadığı mülksüzleşme korkusunu ve statü kaybı endişesini sınıfsal düzlemden koparıp kültürel bir savaşa tahvil eder. Böylece sorun, sermaye birikiminin krizinden değil, “ailevi değerlerin çöküşünden”, “milli kimliğin yozlaşmasından” ya da “beyaz Amerikalıların yerlerinden edilmesinden” kaynaklanıyormuş gibi sunulur. Yanlış bilinç tam da burada üretilebilir hale gelir: Ekonomik güvencesizliğin nedeni neoliberal birikim rejimi değil, göçmenler; kamusal hizmetlerin tasfiyesi değil, “pozitif ayrımcılık”; sermayenin merkezileşmesi değil, “kültürel Marksizm” olur. Böylece sınıfsal öfke, sermayeye değil, onun kriz yönetiminin ideolojik olarak işaret ettiği hedeflere yönlendirilir.
Bu söylem yalnızca bir propaganda aracı olmakla kalmaz. Faşistleşme sürecinin ideolojik harcıdır aynı zamanda. Devletin otoriter yoğunlaşması ile gerici kitle mobilizasyonu arasında kurulan bağ tam da bu düşmanlaştırma üzerinden kurulur. “Komünizm” heyulası, bu kez üretim araçlarının toplumsallaştırılması korkusundan değil, kültürel eşitlik taleplerinden türetilmiş bir fantazma olarak dolaşıma sokulur. Böylece liberal reformizm dahi şeytanlaştırılırken, sermaye egemenliği görünmez kılınır.
Dışarıdaki düşman da benzer bir işlev görür; ABD için İran, Çin; Türkiye için Yunanistan, İsrail; İsrail için tüm Ortadoğu vb. Nasıl Roma İmparatorluğu’nun egemenliğinin sürmesi, boyunduruk altında tuttuğu eyaletler ve halklardan vergi toplaması, kısacası düzenin devamı için her zaman bir “barbar” tehlikesi gerekiyordu ise, bugün de, içeride olduğu kadar dışarıda da düşman üretilmesi; içerideki maddi ve sınıfsal temelli sorunların üzerinin, içi boş bir demokrasi ve özgürlük naraları eşliğinde şovenist, milliyetçi ve emperyalist saldırılarla üretilmesi ve kriz anlarında dozunun artırılması gerekmektedir.
Böylece faşizan hareketlerin maddi ve sınıfsal temelini oluşturan genellikle muhafazakâr ve gerici kitlelerin maddi ve temel ihtiyaçları karşılanmamış olsa da, duygularına, önyargılarına ve yanlış bilinçlerine hitap eden “ihtiyaçları” karşılanır hale gelir. “İhtiyaçları” karşılanan bu kitleler de, “ihtiyaçlarını” karşılayanlar ihtiyaç duyduğunda seferberlik göstermeye hazır bir konum alırlar. Türkiye’de 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında mobilize edilen kitleler ve ABD’de 6 Ocak 2021 Kongre Binası Saldırısı’nda harekete geçirilen kalabalıklar bu sürecin çarpıcı örnekleridir. Bu kitleler, spontane öfke patlamaları olarak değil, uzun süredir inşa edilen ideolojik bir iklimin ve siyasal teşvikin ürünüdür. “Vatan savunusu”, “çalınan seçim”, “iç düşman” gibi söylemler, bu tür mobilizasyonların meşruiyet zeminini oluşturur.
Bu tür mobilizasyonlarda dikkat çekici bir nokta, devletin tekeli altındaki şiddetin, toplumsal alana kısmen yayılması; siyasal sadakat üzerinden tanımlanan grupların, fiilî bir dokunulmazlık zırhı altında hareket edebilmeleridir. Böylece şiddet yalnızca yukarıdan aşağıya değil, yatay düzlemde de dolaşıma sokulmuş olur. Zor aygıtının toplumsallaştırılması ve siyasal sadakat temelinde yeniden dağıtılması, faşistleşme sürecinin en tehlikeli momentlerinden biridir.
Bir başka dikkat çeken nokta ise, mobilize edilen bu kitlelerin klasik anlamda devlet dışı olmamasıdır. Aksine, çoğu durumda devletin güvenlik aygıtlarıyla örtük bir eşgüdüm, en azından fiilî bir müsamaha söz konusudur. Bu tür gruplara “toplumsal düzeni” bozsalar dahi müdahale edilmemesi[10] ya da maruz kaldıkları yargı süreçlerinin seçici olarak işletilmesi[11] bu mobilizasyonları mümkün kılar. Böylece devlet, resmi zor aygıtı ile yarı-resmî, ideolojik olarak radikalleştirilmiş kitle gücü arasında esnek bir ilişki kurmuş olur.
Elbette bu tür mobilizasyonlar aynı zamanda sınıfsal bir işlev görür. Kriz koşullarında mülksüzleşme, daha da fakirleşme korkusu yaşayan küçük burjuva ve (özellikle muhafazakâr) alt-orta sınıf kesimler, sermayeye yönelmesi gereken öfkelerini “iç düşmanlara” yöneltmeye teşvik edilir. Böylece hem devletin otoriterleşmesi toplumsal bir taban bulur, hem de sermaye egemenliği kültürel savaş retoriği altında yeniden tahkim edilir.
Sonuç olarak, faşistleşme süreci sadece yukarıdan aşağıya doğru işlemez, aynı zamanda aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen gerici kitle mobilizasyonlarıyla da beslenir. Şovenizm, ırkçılık, milliyetçilik, radikal dincilik ve sadece retorik düzeyde olsa dahi antikomünizm, kriz içindeki toplumun çelişkilerini sınıf ekseninden uzaklaştırarak kimlik, kültür ve güvenlik eksenine kaydırır. Bu ideolojik yönlendirme, sınıf karşıtlıklarını görünmez kılmanın bir aracıdır.
Böylelikle devlet ile mobilize ettiği bu kitleler arasındaki diyalektik ilişkiyi de görmüş oluyoruz. Devlet, gerici ideolojileri teşvik ederek kendi otoriterleşmesini meşrulaştırır; gerici kitle mobilizasyonları ise devletten daha fazla sertlik talep ederek otoriter dönüşümü hızlandırır. Böylece bir geri besleme mekanizması oluşur: Zor aygıtları genişleyip, büyüdükçe toplumsal kutuplaşma artar; kutuplaşma arttıkça zor aygıtı daha da meşrulaşır.
4. Neoliberal birikimle eklemleme
Burjuva devletin “Bonapartist” veyahut “tek adam”, “otoriterleşme” eğilimleri göstermesi, devletin sınıf karakterini yitirdiği bir moment değildir diye belirtmiştik. Nasıl Louis Bonaparte “İmparator olarak, siyaseti sadece kapitalist kazanç ve borsa dolandırıcılığına hizmet etmekle kalmadı, aynı zamanda politikayı da fon borsasının ilkelerine göre yürüttü ve ‘ulus ilkesi’ üzerine spekülasyon yaptı”ysa,[12] günümüz “tek adamları” da siyasal alanı sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemektedir. Trump örneğinde özellikle gözle görülebilir olan, kişisel iktidarlarının teatral aşırılığı, devlet aygıtının sınıfsal işlevini ortadan kaldırmaz. Tersine onu daha yoğun, daha merkezileşmiş ve daha doğrudan bir biçimde icra eder.
“Make America Great Again” retoriği eşliğinde yürütülen siyaset, bir yandan finans kapitalin vergi yükünü hafifleten düzenlemeleri, özelleştirmeleri ve şirket dostu yargı atamalarını hızlandırırken, diğer yandan dış politikada ticaret savaşlarını ve yaptırımları sermaye fraksiyonları arası rekabetin aracı haline getirmiştir. Ulusal egemenlik söylemi, emperyalist yeniden paylaşım mücadelelerinin ideolojik örtüsü olarak işlev görmüştür. Devletin yürütme erkinde yoğunlaşan yetkiler, halk sınıflarının değil, belirli sermaye bloklarının kriz koşullarında daha çevik hareket edebilmesini sağlamıştır.
Benzer biçimde Türkiye’de “milli irade” ve “yerli ve milli kalkınma” söylemleri altında yürütülen başkanlık sistemi, devlet aygıtını sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmıştır. Kamu-özel işbirliği projeleri, devasa altyapı yatırımları, inşaat ve finans sermayesinin kayırılması; yargı ve yasamanın yürütmeye tabi kılınması; sendikal hakların fiilen budanması ve grevlerin keyfi olarak yasaklanabilmesi, “tek adamların” aslında “tek adam” olmadıklarını; sınıfsal özlerini açıkça ortaya koyar.
Peki egemenliklerinim burjuva devrimleriyle; halkı da kapsayacak şekilde, özgürlük, eşitlik naralarıyla kurulduğu anlatısını yeniden üretmeye devam eden burjuvazi neden özgürlük ve eşitliklerin en kibar tabiriyle erozyona uğradığı bu süreçlerde hep karşı tarafta yer alır? Aslında Rahmi Koç buna uzun süre önce 7 Nisan 1996 tarihli, Milliyet gazetesindeki bir “tatil sohbetinde” istemeden de olsa şöyle cevaplamıştır:
Dönüşümlü başbakanlığı ilk defa deniyoruz. İş tamamen ekonomiktir. Yapabilen durur, yapamayan gider. Özelleştirmelerin mutlaka yapılması, bu yükün sırtımızdan kaldırılması lazım. Bu sistemle olmuyorsa, başka sisteme geçeriz. İki turlu seçim ve başkanlık sistemi ciddi biçimde düşünülmelidir. … Türk ekonomisi 1983-1987 arasında neden çok büyüdü? Güçlü bir hükümet ve Turgut Özal gibi vizyonu geniş bir lider vardı. Tansu Çiller’in imajı iyi. Ama iyi adam kullanamıyor. İyi adam kullanamayan Türkiye’de bir yere varamaz.[13]
Dönüşümlü başbakanlığı ilk defa deniyoruz. İş tamamen ekonomiktir. Yapabilen durur, yapamayan gider. Özelleştirmelerin mutlaka yapılması, bu yükün sırtımızdan kaldırılması lazım. Bu sistemle olmuyorsa, başka sisteme geçeriz. İki turlu seçim ve başkanlık sistemi ciddi biçimde düşünülmelidir. … Türk ekonomisi 1983-1987 arasında neden çok büyüdü? Güçlü bir hükümet ve Turgut Özal gibi vizyonu geniş bir lider vardı. Tansu Çiller’in imajı iyi. Ama iyi adam kullanamıyor. İyi adam kullanamayan Türkiye’de bir yere varamaz.[13]
Burjuvazinin işleyiş mantığını ve Türkiye’nin politik geleceği ile ilgili böylesine büyük bir “spoiler”ın bulunduğu bu “tatil sohbeti”ni yaptığı için kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır. Ancak biz yine de bizim tarafa dönelim. Zira Zetkin’in “Burjuvazi ve Faşizm” başlığı altında 1920’ler İtalya’sı için yaptığı gözlemler hala güncelliğini korumakta ve Koç gibilerinin birkaç cümlede, yarı üstü kapalı olarak söylediklerinin, sınıfsal içeriğini net bir şekilde ortaya dökmektedir:
Burjuvazi, yeni müttefiklerini doğal olarak sevinçle karşılar. Onlarda, gücünün önemli ölçüde artacağını, kendi çıkarları uğruna her türlü şiddete hazır kararlı bir gücü görür. Yönetmeye alışkın olan burjuvazi, ne yazık ki boyunduruğa alışkın olan proletaryadan çok daha deneyimli ve durumun değerlendirilmesi ile sınıf çıkarlarının savunulması konusunda daha bilgilidir. Burjuvazi, başından beri durumu ve dolayısıyla faşizmden elde edebileceği avantajı net bir şekilde kavramıştır. Burjuvazi ne istiyor? Kapitalist ekonominin yeniden inşasını, yani sınıf egemenliğinin sürdürülmesini hedefliyor. Mevcut koşullarda, bu hedefe ulaşmanın ön koşulu, işçi sınıfının sömürülmesini ve ezilmesini önemli ölçüde artırmak ve yoğunlaştırmaktır. Burjuvazi, sömürülenlere bu kaderi dayatacak iktidar araçlarına tek başına sahip olmadığını çok iyi bilmektedir. Yoksulluğun artmasının yarattığı acıdan kıvranan, en dayanıklı proleter bile sonunda kapitalizme karşı isyan etmeye başlar. Burjuvazi, bu koşullar altında zamanla reformist sosyalistlerin ılımlı ve uzlaşmacı vaazlarının bile proletarya üzerindeki sersemletici etkisini yitireceği sonucuna varabilir. Burjuvazi, proletaryanın artık ancak zorla boyun eğdirilebileceğini ve sömürülebileceğini düşünmektedir. Ancak burjuva devletinin elindeki zorlama araçları kısmen çökmeye başlamıştır. Devlet, köleleri arasında körü körüne sadakat ve boyun eğmeyi sürdürmek için gerekli mali gücü ve ahlaki otoriteyi kaybetmektedir. Burjuvazi, sınıf egemenliğini güvence altına almak için artık devletinin olağan zorlama yöntemlerine güvenemez. Bunun için yasadışı ve devlet dışı bir zorlama aracına ihtiyacı vardır. Bu araç, faşist çeteleri oluşturan heterojen topluluk tarafından sunulmuştur. İşte bu yüzden burjuvazi, tüm yazılı ve yazılı olmayan yasalarına aykırı olarak, faşizmin öpücüğü için elini uzatmakta ve ona tam hareket özgürlüğü tanımaktadır. Dahası da var. Siyasi iktidar ve para birikimleri açısından elindeki tüm araçlarla faşizmi beslemekte, ayakta tutmakta ve gelişmesini teşvik etmektedir.[14]
Burjuvazi, yeni müttefiklerini doğal olarak sevinçle karşılar. Onlarda, gücünün önemli ölçüde artacağını, kendi çıkarları uğruna her türlü şiddete hazır kararlı bir gücü görür. Yönetmeye alışkın olan burjuvazi, ne yazık ki boyunduruğa alışkın olan proletaryadan çok daha deneyimli ve durumun değerlendirilmesi ile sınıf çıkarlarının savunulması konusunda daha bilgilidir. Burjuvazi, başından beri durumu ve dolayısıyla faşizmden elde edebileceği avantajı net bir şekilde kavramıştır. Burjuvazi ne istiyor? Kapitalist ekonominin yeniden inşasını, yani sınıf egemenliğinin sürdürülmesini hedefliyor. Mevcut koşullarda, bu hedefe ulaşmanın ön koşulu, işçi sınıfının sömürülmesini ve ezilmesini önemli ölçüde artırmak ve yoğunlaştırmaktır.
Burjuvazi, sömürülenlere bu kaderi dayatacak iktidar araçlarına tek başına sahip olmadığını çok iyi bilmektedir. Yoksulluğun artmasının yarattığı acıdan kıvranan, en dayanıklı proleter bile sonunda kapitalizme karşı isyan etmeye başlar. Burjuvazi, bu koşullar altında zamanla reformist sosyalistlerin ılımlı ve uzlaşmacı vaazlarının bile proletarya üzerindeki sersemletici etkisini yitireceği sonucuna varabilir. Burjuvazi, proletaryanın artık ancak zorla boyun eğdirilebileceğini ve sömürülebileceğini düşünmektedir. Ancak burjuva devletinin elindeki zorlama araçları kısmen çökmeye başlamıştır. Devlet, köleleri arasında körü körüne sadakat ve boyun eğmeyi sürdürmek için gerekli mali gücü ve ahlaki otoriteyi kaybetmektedir. Burjuvazi, sınıf egemenliğini güvence altına almak için artık devletinin olağan zorlama yöntemlerine güvenemez. Bunun için yasadışı ve devlet dışı bir zorlama aracına ihtiyacı vardır. Bu araç, faşist çeteleri oluşturan heterojen topluluk tarafından sunulmuştur. İşte bu yüzden burjuvazi, tüm yazılı ve yazılı olmayan yasalarına aykırı olarak, faşizmin öpücüğü için elini uzatmakta ve ona tam hareket özgürlüğü tanımaktadır. Dahası da var. Siyasi iktidar ve para birikimleri açısından elindeki tüm araçlarla faşizmi beslemekte, ayakta tutmakta ve gelişmesini teşvik etmektedir.[14]
Dimitrov ise birkaç yıl sonraki tespitlerinde, yaklaşan büyük savaşın gölgesinde, bu sorunun cevabını daha kısaca olarak şöyle verir:
Egemen burjuvazi, emekçilere karşı en acımasız yağma politikalarını uygulamak ve emperyalist bir yağma savaşını (Raubkrieg) hazırlamak için kurtuluşunu gittikçe daha fazla faşizmde aramaktadır… Piyasalardaki sorunlarını, zayıf halkları köleleştirerek, sömürgeci baskıyı artırarak ve savaş yoluyla dünyayı yeniden bölüşerek çözmek istiyorlar. Bunun için faşizme ihtiyaçları var.[15]
Egemen burjuvazi, emekçilere karşı en acımasız yağma politikalarını uygulamak ve emperyalist bir yağma savaşını (Raubkrieg) hazırlamak için kurtuluşunu gittikçe daha fazla faşizmde aramaktadır… Piyasalardaki sorunlarını, zayıf halkları köleleştirerek, sömürgeci baskıyı artırarak ve savaş yoluyla dünyayı yeniden bölüşerek çözmek istiyorlar. Bunun için faşizme ihtiyaçları var.[15]
İçinde bulunduğumuz momentte özelleştirmeler sürmekte, kamu kaynakları hızlandırılmış biçimde sermaye fraksiyonlarına transfer edilmekte ve kriz maliyeti sistematik olarak emekçi sınıflara yüklenmeye devam etmektedir. Sosyal harcamalar kısılırken güvenlik harcamaları giderek artmakta; kamusal varlıklar sermaye birikiminin yeni alanları haline getirilmektedir. Küba’nın ablukalarla yok edilmeye çalışılmasının “komünizm işe yaramıyor” olarak satılmaya çalışılması ama asıl amacın tüm adanın neoliberal dönüşümü; İran’ın doğal kaynaklarının ama özellikle petrolünün arsızca ABD’li şirketler tarafından, Trump’ı kendi isteklerini söylettikleri bir figür olarak kullanarak, arzulanması…[16]
Takip etmesi baş döndürücü bir hal alan sayısız güncel örneği, yer ve zaman kısıtını da gözeterek bir kenara bırakırsak; kısacası tablo şudur: İçeride işçi sınıfı ve emekçiler, SSCB’nin varlığının tarihsel basıncıyla kapitalist devletlerin takınmak zorunda kaldığı “refah devleti” ve “sosyal devlet” maskesinin artık atılmasıyla, mücadele ederek kazandıkları hakları birer birer kaybetmekte; dışarıda ise dünya ölçeğinde yeni bir emperyalist paylaşım savaşının tohumları aralıksız ekilmektedir. Bu süreç, neoliberal politikaların terk edilmesi anlamına gelmez. Söz konusu olan, “tek adamların keyfi yönetimi” ya da basitçe “demokrasinin gerilemesi” de değildir; aksine, neoliberalizmin bir kriz evresinde daha sert, daha otoriter ve daha disipliner araçlarla uygulanmasından ibarettir. Ve tam da bu uğrakta açığa çıkar ki, “tek adamlar”ın “tek”liği maddi bir gerçeklik değil, sermaye egemenliğinin kriz anlarında kişiselleştirilmiş bir ideolojik biçimidir.
[1] Georgi Dimitrov, Gegen Faschismus und Krieg. Ausgewählte Reden und Schriften, Leipzig, 1982, s. 53.
[2] https://monthlyreview.org/articles/the-maga-ideology-and-the-trump-regime/ (Erişim: 4 Mart 2026).
[3] https://www.marxists.org/archive/zetkin/1923/06/struggle-against-fascism.html (Erişim 1 Nisan 2026).
[4] https://mronline.org/2026/03/02/notes-from-the-editors-march-2026-volume-77-number-10/ (Erişim: 4 Mart 2026).
[5] https://monthlyreview.org/articles/the-maga-ideology-and-the-trump-regime/ (Erişim: 4 Mart 2026).
[6] https://www.marxists.org/archive/zetkin/1923/06/struggle-against-fascism.html (Erişim: 1 Nisan 2026).
[7] https://www.wsj.com/world/americas/its-about-to-get-easier-to-fire-argentines-and-make-them-work-longer-4bcff1f4 (Erişim: 4 Mart 2026).
[8] https://www.marxists.org/archive/zetkin/1923/06/struggle-against-fascism.html (Erişim: 1 Nisan 2026).
[9] https://www.nytimes.com/2025/02/04/opinion/trump-vought-omb-government.html (Erişim: 4 Mart 2026).
[10] https://www.evrensel.net/haber/559527/seriatci-grup-leman-dergisine-saldirdi (Erişim: 6 Mart 2026).
[11] https://edition.cnn.com/2025/01/26/politics/january-6-rioters-charges-convictions-dg (Erişim: 7 Mart 2026).
[12] Friedrich Engels, Die Rolle der Gewalt in der Geschichte, Werke, c. 21 içinde, Berlin, 1962, s. 413.
[13] https://gazetearsivi.milliyet.com.tr/liste?tarih=1996.04.07 s. 20.
[14] https://www.marxists.org/archive/zetkin/1923/06/struggle-against-fascism.html (Erişim: 1 Nisan 2026).
[15] Georgi Dimitrov, Gegen Faschismus und Krieg. Ausgewählte Reden und Schriften, Leipzig, 1982, s. 49.
[16] https://www.ft.com/content/3bd9fb6c-2985-4d24-b86b-23b7884031f5?syn-25a6b1a6=1 (Erişim: 1 Nisan 2026) Haberin “ödeme duvarı”nın arkasına hapsedilmediği paylaşımı için bkz. https://www.cnbc.com/2026/03/30/trump-iran-oil-middle-east-war-israel-us-kuwait-attack-.html
