Kapitalist kriz yönetiminin faşistleşme süreci (3): Neoliberal evrede faşizm (2)
Not: “Kapitalist kriz yönetiminin faşistleşme süreci” adlı dizinin ilk yazısı Bonapartizm’den otoriter neoliberalizme idi. İkinci yazıda, neoliberal evrede faşist dönüşümün ilk iki düzlemini ele aldık. Şimdiyse geri kalan iki düzlemi ele alıyoruz.
3. Faşistleşme sürecinin maddi gücü
Faşistleşme sürecinin bir başka boyutu maddi gücünde, yani toplumdaki muhafazakâr ve gerici kitlelerin seferber edilmesinde somutlaşmaktadır. Tıpkı sürecin tamamlanmasıyla ortaya çıkan faşist devlet biçimi gibi, faşistleşme sürecindeki devlet de demagojik yol ve yöntemlerle, kitlelerin en önemli sorunlarına ve ihtiyaçlarına hitap ederek; kök salmış önyargılarını ve boş inançlarını besleyerek[1] temsilcisi olduğunu iddia ettiği bu kitleleri peşine takar.
Louis Bonaparte’nin arkasında dağınık küçük mülk sahiplerinin, siyasal temsil kapasitesini yitirmiş ama ekonomik varlığını korumaya çalışan bir toplumsal kitlenin, özellikle de küçük ve muhafazakâr çiftçinin desteği vardı. Günümüzde ise Trump gibi figürler, kriz içindeki kapitalizmin belirli sınıf katmanlarının ve daha da fakirleşme, ellerindekini kaybetme korkusuyla radikalleşen, genellikle muhafazakâr ve gerici kesimlerin siyasal ifadeleridir.
John Bellamy Foster, Trump rejiminin sınıfsal temelini net biçimde şöyle tanımlar: “Maddi temeli, daha geniş bir neo-faşist hareketin büyümesinde bulunur; bu hareket, faşist tür (genus) içindeki tüm hareketlerde olduğu gibi, toplumun tepesindeki tekelci-kapitalist egemen sınıfın belirli kesimleri ile aşağıda yer alan ve seferber edilmiş geniş bir alt-orta sınıf kitlesi arasındaki kırılgan bir ittifaka dayanmaktadır…”[2] Yani muhafazakar ve gerici grupların “demokrasiyi gerileten otoriter liderlere” yakınlık duymalarının nihai sebebi, son kertede, maddi sebeplerdir. Clara Zetkin’in deyişiyle, “Binler halinde kitleler faşizme aktı. Faşizm, siyasal açıdan yersiz yurtsuz olanların, toplumsal olarak köksüzleşmişlerin, yoksulların ve hayal kırıklığına uğramışların sığınağı haline geldi. Ve devrimci proletarya sınıfından ve sosyalizmden artık beklemediklerini, şimdi her toplumsal sınıfın en yetenekli, en güçlü, en kararlı ve en gözü pek unsurlarının gerçekleştireceğini ummaya başladılar.”[3]
Trump’ın Make America Great Again (MAGA) hareketiyle hızlanan ABD’deki faşistleşme süreci, ABD tekelci sermayesinin, özellikle yüksek teknoloji sektörü ve finans sektörünün gözünden, ABD’nin karşı karşıya olduğu küresel krizin ciddiyetinin bir tezahürüdür. MAGA hareketi “öfke dolu alt-orta sınıfın, hem üst-orta sınıflardan hem de işçi sınıfının büyük çoğunluğundan giderek yalıtıldığı koşullarda, milyarderler tarafından yönlendirilen tekelci kapitalist bir seferberliğin sonucudur…”[4] Ancak işsizlik, artan borçlanma, geçim sıkıntısı ile beraber, komünistlerin de bir alternatif olmayı başaramadığı bir tarihsel momentte, işçi ve emekçiler de faşizmin sosyal ve şovenist demagojisinin tuzağına düşüp bu kitlelerin bir parçası haline gelebilir; tıpkı gerçek çıkarları, Bonaparte’nin muhafazakar küçük çiftçileri gibi işçi sınıfında olsa da, fiilen bu çıkarlarına karşı hizmet edenlerin yanında saf tutabilir. Hatta bu sadece işçi ve emekçilerle sınırlı kalmayıp, geleceğe dair umutları olmayan, bir şeylerin değişmesini isteyen ve komünist propagandanın yokluğu ya da çekingenliğinden faşist demagojiye daha açık gençleri; lise ve üniversite öğrencilerini de kapsayabilir.
Ancak “faşist tür (genus) içindeki tüm hareketlerle uyumlu olarak, mevcut [Trump] rejimi de kaçınılmaz biçimde radikal sağdaki kitlesel MAGA destekçilerine ihanet edecek; onları giderek daha itaatkâr ve disipline edilmiş bir role itmeye çalışacak ve kapitalist-emperyalist hedefleriyle temel bir çelişki içinde olan her türlü politikayı tasfiye edecektir.”[5] Bu sadece Trump rejimi için geçerli bir gözlem değildir. Hem faşistleşme sürecinde, hem de bu süreç tamamlandığında devlet, burjuva demokrasisini bir şeyi bile becerememekle, halkın taleplerini yerine getirememekle suçlar ve hatta bunu “devrimci” bir tonda dahi kitlelere anlatır. Ancak burjuva demokrasinin yerini almakta olan ve alan devlet biçimi; muhafazakarından, işçi sınıfına ve öğrencisine kadar herkese vaatlerde bulunsa da bunları bir türlü gerçekleştirmez. Clara Zetkin’in 1923 yılı İtalya’sı (faşist partinin iktidara geldiği daha bir yıl olmuş) için söylediği gibi:
Faşizmin kitlelere vaat ettikleri ile fiilen sundukları arasında apaçık bir çelişki vardır. Faşist devletin ulusun çıkarlarını her şeyin üstüne koyacağına dair tüm söylem, gerçekliğin rüzgârına maruz kaldığında bir sabun köpüğü gibi patlamıştır. ‘Ulus’un aslında burjuvaziden ibaret olduğu açığa çıkmış; ideal faşist devletin ise, gerçekte bayağı ve vicdansız bir burjuva sınıf devleti olduğu görülmüştür.[6]
Faşizmin kitlelere vaat ettikleri ile fiilen sundukları arasında apaçık bir çelişki vardır. Faşist devletin ulusun çıkarlarını her şeyin üstüne koyacağına dair tüm söylem, gerçekliğin rüzgârına maruz kaldığında bir sabun köpüğü gibi patlamıştır. ‘Ulus’un aslında burjuvaziden ibaret olduğu açığa çıkmış; ideal faşist devletin ise, gerçekte bayağı ve vicdansız bir burjuva sınıf devleti olduğu görülmüştür.[6]
Devlet, onun yerine, dün olduğu gibi bugün de işçi ve emekçi düşmanı adımlar atar. Arjantin’de Milei’nin 27 Şubat 2026’da Senato’dan geçen iş hukuku düzenlemesi, bunun en güncel örneğidir. Buna göre, artık “şirketler, haftalık sınır 48 saat olarak kalmak kaydıyla, çalışma günlerini sekiz saatten 12 saate çıkarabilecek; fazla mesai, ekstra ücret yerine izinle telafi edilebilecek; işverenler için işten çıkarmalar daha ucuz ve daha öngörülebilir hale gelecektir.”[7] Zetkin’in, günümüzde yankılanmaya devam eden faşist İtalya’ya dair gözlemine yeniden kulak verelim:
Faşizm, sekiz saatlik işgünü için yasal güvenceler ve hem sanayi hem de tarım işçileri için asgari ücretin tesis edilmesini vaat etti. Oysa şimdi önerilen sekiz saatlik işgünü yasası yüzlerce istisna içermekte ve bazı durumlarda tamamen askıya alınabileceğini belirten bir hükümle son bulmaktadır. Dahası, sekiz saatlik işgünü pratikte zaten proletaryanın geniş kesimleri için ortadan kalkmıştır; özellikle demiryolu işçileri, posta çalışanları ve diğer haberleşme ile ulaşım emekçileri için (tam da “o sefil köpek Groener” örneğinde olduğu gibi) işyerinde hazır beklenen sekiz saat, fiilen çalışılan sekiz saatle ikame edilmiştir. [8]
Faşizm, sekiz saatlik işgünü için yasal güvenceler ve hem sanayi hem de tarım işçileri için asgari ücretin tesis edilmesini vaat etti. Oysa şimdi önerilen sekiz saatlik işgünü yasası yüzlerce istisna içermekte ve bazı durumlarda tamamen askıya alınabileceğini belirten bir hükümle son bulmaktadır. Dahası, sekiz saatlik işgünü pratikte zaten proletaryanın geniş kesimleri için ortadan kalkmıştır; özellikle demiryolu işçileri, posta çalışanları ve diğer haberleşme ile ulaşım emekçileri için (tam da “o sefil köpek Groener” örneğinde olduğu gibi) işyerinde hazır beklenen sekiz saat, fiilen çalışılan sekiz saatle ikame edilmiştir. [8]
Gerçekten de anlatılan hala kapitalizmin hikayesidir. Yönetici sınıflar, nasıl Filistin ve Gazze’yi soykırım ve imha politikaları için askeri bir laboratuvar olarak kullanıyorlarsa, Arjantin’i de içinde bulunduğumuz kapitalist krizde işçi düşmanı politikalar denedikleri bir laboratuvar olarak kullanıyor gibi görünmektedirler.
Ancak faşistleşen devlet, peşine takmayı başarabildiği kitlelere hayaller satmaya devam eder, ve daha önce sattığı hayallerin gerçekleştirilememiş olmasının bir önemi de yoktur, çünkü gerçekleştirilemeyen her vaadin gerçekleştirilememe sebebi ya içerideki ya da dışarıdaki gelişmeler (savaş gibi)/tehditler/düşmanlardır.
Elbette bu tehditlerin ve düşmanların kim ve ne olduğu yer ve zamana göre değişiklik gösterir. 2022 yılında Trump’ın Bütçe Ofisi yöneticisi olması için düşündüğü Russel Vought “Amerika’daki acı gerçek şu ki, ülkenin Marksistler tarafından tamamen ele geçirilmesinin son aşamalarındayız” ve düşmanlarımız “hükümet aygıtının silahlarını çoktan ele geçirmiş durumda” ve “bu silahları bize doğrultmuşlar”[9] diyerek zaten McCarthyci Kızıl Tehlike’den beri var olan “içerideki düşman” retoriğini yeniden üretmişti. Trump ve taraftarları için bu “Marksistler” en az kendileri kadar emperyalist ve düzen taraftarı olan Demokrat Partililer olmadığı vakitlerde, “kültürel Marksistler”dir. Bunlar okullarda, medyada, hükümette, kısacası “her yerdedirler” ve “Marksizmleri” Trump’ın ikinci dönem başkanlığı ile hemen savaş açtığı özünde liberal DEI (Diversity, equity, and inclusion; Çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık) politikasında cisimleşmiştir. Kısacası bu “Marksistler”, faşistleşen devletin dozunu gittikçe artırdığı göçmen karşıtı, patriyarkal, gerici ve ırkçı söylemlerini kusmak........
