Gazetecilerin (!) savaşında… Konu, adalet mi siyaset mi?
Geçen gün, sosyal medya üzerinde gezinirken, bir paylaşıma denk geldim!
“Geçim derdi, bir yangın gibi sarmış memleketi. Emekli, ucuz et kuyruğunda saatlerce bekliyor, asgari ücretli, faturayı ödeyemeden, ayın ortasını zor görüyor. Deprem davalarının adaleti, hala bir sis perdesinin ardında. Enkazın altında kalan canların hesabı, mahkeme salonlarında siyasi hesaplaşmaya dönüşmüş. ‘Ülke gerçekleri’ diye diye bağırdığımız o ağır meseleler; yoksulluk, adaletsizlik, güvensizlik, her sabah yeniden doğuyor. Peki, bu karanlığın içinde ‘adalet savaşçısı’ rolünü kim üstleniyor?”
Diyen, güzel demiş de, kim onlar?
‘Adalet savaşçısı’ rolünü kim üstleniyor?
Haklısınız, gazeteciler!
O ağır rolü üstlenmesi gerekenler!
Ya da en azından, öyle olması gerekenler!
Ülkenin gündemiyle oyun hamuru gibi oynamaktan öteye geçemeyen, sağın yandaş gazetecileri (!) sol siyasete, solun yandaş gazetecileri sağ siyasete saldırırken, hemen her gün, bizler, bu garip kavgadan hala adalet bekliyoruz.
TV ekranlarında, gazete köşelerinde, sosyal medyada zafer çığlıkları atıyorlar, “Bakın, onlar ne yaptı” diye. Avazı çıktığı kadar bağırırken, temsil ettiği tarafın yaptığı aynı şeyleri görmezden gelmeyi de marifet de sayıyor. Onlar bunu yaparken, depremzedenin çığlığı da emeklinin hayat mücadelesi de asgari ücretlinin geçim derdi de bu gürültünün arasında kaybolup gidiyor.
Aslında, ben bu duruma yeni bir başlık buldum bile;
“Adaletin karanlığında, yandaşlık fırtınası…”
Bu eleştiriyi sık sık yapan bir gazeteci olarak, bugün, kendine ‘gazeteci’ diyen önemli bir kitlenin, ülke gerçeklerinin üzerine gitmek yerine, onu ‘hayatta ve istediği makamda’ tutan siyasetin gerçeklerini savunduğuna şahitlik ediyorum.
Sanırım, hayatlarımızın hiçbir döneminde, kendi yandaşlığını bu denli meşrulaştırma çabasına girenler bu kadar kalabalık olmadı, gazeteciliğini, o yandaşlığını bağıra çağıra ilan edercesine yapanlar en çok da!
6 Şubat 2023 depremlerinin ardından, o dönem ki Hatay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, ‘depremde sorumluluğu olabilecek kamu görevlilerinin soruşturulması’ talebinin Hatay’ın Valisi tarafından işleme konmamasını çok fazla yazan biri olarak, en büyük eleştirim, kalpleri acıtan bu durumu manşetlerine yeterince çekmeyen gazetecilere oldu mesela. Enkazın altından sevdiklerini çıkartan/çıkartamayan binlerin şehrinde, enkazın altında kalmış acıyı harlayan bu duruma kendi sorularını eklememeleri oldu. Göz göze geldikleri kent idarecilerine sormaları gerekenleri sormamaları oldu. Tercihlerini, tam da bu noktada susmaktan yana kullanmaları oldu.
Yok, yeterince niye demediler.
Yeterince ısrar da etmediler.
Oysa ki çok da bir şey istemedik…
Gerçek gazetecilik yapmalarını bekledik. Tarafsızlığın değil, gerçeğin tarafında olmalarını bekledik. Emeklinin ucuz et kuyruğundaki utancını, depremzedenin mahkemedeki çaresizliğini, asgari ücretlinin sofrasındaki yoksulluğu manşete taşıyıp, “bu niye böyle?” diye sormalarını bekledik. Gündemin terazini, “bizimkiler” ya da “ötekiler” diye ayırmadan omuzlamalarını bekledik. Gazeteci; patronunun, herhangi bir siyasi gücün ya da ideolojinin borazanı olmasın istedik. Siyasetin kirlenmişliğini, sağ/sol ayırmadan sorgulasınlar istedik.
Tamam da, bugünün dünyasında, gazetecileri, gazetecilik mesleğinin değil, ama siyaset tribününün bir parçası yapan, bu giderek ağırlaşan ve kokan gerçekten nasıl koparıp alacağız?
Var mı bir fikri olan?
