menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İkinci Enternasyonal’e yeniden bakmak (2): Yozlaşma ve çöküşün ayak sesleri

9 0
21.04.2026

Fotoğraf: Rosa Luxemburg, 1907, II. Enternasyonal’in Stuttgart Kongresi

İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (1): KURULUŞU VE İŞÇİ SINIFINA KATKILARI

Bu olumlu yönlerin yanı sıra, İkinci Enternasyonal’de onu bildiğimiz siyasi iflasa götürecek olan süreç de aynı anda sinyallerini vermiştir. Burada, yozlaşma emarelerinin kendini ortaya koyduğu iki alana işaret etmek gerekir:

Sömürgecilik konusunda tartışmalar: Emperyalist “sosyalizm”

Güçlü sosyalist ve işçi partilerinin olduğu ülkeler (İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Amerika ve “taze” bir sömürgeci güç olarak Almanya) hepsi aynı zamanda şu ya da bu oranda güçlü sömürge imparatorlukları idi ve sosyalistlerin de parçası olduğu günlük siyasetin en önemli gündem maddelerinden biri de sömürgeler sorunu ve bu sömürgelerden kaynaklanan siyasi, askeri, insani meselelerdi. Bu konular İkinci Enternasyonal’in gündemine geldiğinde yapılan tartışmalar ve yer yer dile getirilen görüşlere değinmek yalnızca o yapıyı anlamak için önemli olmakla kalmamaktadır; aynı zamanda bugünün ruhu içinde olan bir sosyalistin de “şapkasını uçuracak” niteliktedir.

İkinci Enternasyonal’de kimi sosyalist partiler ve delegeler açıkça sömürgeciliği savunan ifadeler kulandılar. Önce bunları hatırlatalım; sonra bunların ardındaki ideolojik-teorik mantığı teşhis etmeye çalışalım:

1904 Amsterdam Kongresi’nde Hollanda delegasyonunun karar teklifinde şu ifadeler yer aldı:

Sömürge ülkelerin kendi kendini yönetme alışkanlığı yoktur ve dolayısıyla kendi hallerine bırakılamazlar.

Geleceğin sosyalist sisteminde de sömürgelere sahip olmak bir gerekliliktir. [1]

Hollanda delegesi Hendrick van Kol şunları söyledi:

Sömürge ülkelerde yerli (indigenous) toplumsal yaşam biçimlerini korumaya mı çalışmalıyız? Kapitalizmin gelişmesini engelleyebilir miyiz? Sadece soru soruyorum.[2]

Sömürge ülkelerde yerli (indigenous) toplumsal yaşam biçimlerini korumaya mı çalışmalıyız? Kapitalizmin gelişmesini engelleyebilir miyiz? Sadece soru soruyorum.[2]

1907 Stuttgart Kongresi’nde Alman delege Eduard David şunları söyledi:

Bir sömürge politikasına angaje olmak kendinde bir suç değildir. Belli koşullarda sömürge politikası bir medeniyet işi olabilir.

Bir sömürge politikasına angaje olmak kendinde bir suç değildir. Belli koşullarda sömürge politikası bir medeniyet işi olabilir.

Dolayısıyla sosyalist kongrenin tüm dünyayı kaplamanın ve yararlanmanın insanlığın refahı için vazgeçilmez olmasından hareketle sömürgeleşmeyi (colonisation) prensipte kabul etmesini öneriyorum. Ancak aynı zamanda bugünkü kapitalizmi de eleştirmeliyiz.

Dolayısıyla sosyalist kongrenin tüm dünyayı kaplamanın ve yararlanmanın insanlığın refahı için vazgeçilmez olmasından hareketle sömürgeleşmeyi (colonisation) prensipte kabul etmesini öneriyorum. Ancak aynı zamanda bugünkü kapitalizmi de eleştirmeliyiz.

Avrupa’nın sömürgelere ihtiyacı var. Onlara yeteri kadar sahip değiliz.[3]

Avrupa’nın sömürgelere ihtiyacı var. Onlara yeteri kadar sahip değiliz.[3]

Fransız delege Gustave Rouanet ise şunu belirtti:

Sömürge kanunları kesinlikle tesis edilmelidir. Sizlerden tüm enerjinizi sömürgecilikle savaşmaya değil- pratikte önlenmesi imkansızdır- ama yerlilerin payının iyileştirilmesi ve onlara beyazlarla aynı hakların verilmesi için sarfetmeye çağırıyorum.[4]

Sömürge kanunları kesinlikle tesis edilmelidir. Sizlerden tüm enerjinizi sömürgecilikle savaşmaya değil- pratikte önlenmesi imkansızdır- ama yerlilerin payının iyileştirilmesi ve onlara beyazlarla aynı hakların verilmesi için sarfetmeye çağırıyorum.[4]

Bu kongrede Alman delegesi Edouard Bernstein şunları söyledi:

Sömürgelerden vazgeçmeyi savunan ütopik kavramı reddetmeliyiz. Böyle bir bakışın mantıksal sonucu Amerika Birleşik Devletleri’ni Kızılderililere geri vermek olurdu. (Salonda hareketlilik) Sömürgeler buradadır, buna alışmalıyız. Medeni halkların medeni olmayanların vasileri (guardian) gibi davranma gerekliliğini sosyalistler de artık kabul etmelidir.[5]

Sömürgelerden vazgeçmeyi savunan ütopik kavramı reddetmeliyiz. Böyle bir bakışın mantıksal sonucu Amerika Birleşik Devletleri’ni Kızılderililere geri vermek olurdu. (Salonda hareketlilik) Sömürgeler buradadır, buna alışmalıyız. Medeni halkların medeni olmayanların vasileri (guardian) gibi davranma gerekliliğini sosyalistler de artık kabul etmelidir.[5]

Bu çerçevede belki de en itici, hatta bugün bırakalım sosyalistlere, sıradan demokratlara dahi iğrenç gelecek konuşmayı yine Van Kol yapmıştır:

Farz edin ki Orta Afrika’daki Zencilere bir makine götürdük. Bununla ne yapacaklar? Belki onu etrafında bir savaş dansı yapacaklar (Yüksek gülüşler). Veya sahip oldukları sayısız tanrıya bir tane daha ekleyecekler (Gülüşler). Belki makinaları çalıştırmak için birkaç Avrupalı yollamak gerekecek. Yerli halklar onlara ne yapar bilmiyorum. Ama belki de ben ve Kautsky bir deneme yapmalı ve makinaları Kara Kıtaya götürmeliyiz. Belki yerliler makinalarımızı imha edecekler. Belki bizi öldürecekler, hatta bizi yiyecekler ve korkarım benim bedensel gelişme üstünlüğüm yüzünden (göbeğini sıvazlar) Kautsky’den öne geçerim (gülüşler). Biz Avrupalılar Afrika’ya alet ve makinalarla gidersek, yerlilerin savunmasız kurbanları haline geliriz. Dolayısıyla biz oraya, Kautsky buna emperyalizm dese de, elimizde silahla gitmeliyiz (salonun bir kısmında “çok doğru” sesleri). [6]

Farz edin ki Orta Afrika’daki Zencilere bir makine götürdük. Bununla ne yapacaklar? Belki onu etrafında bir savaş dansı yapacaklar (Yüksek gülüşler). Veya sahip oldukları sayısız tanrıya bir tane daha ekleyecekler (Gülüşler). Belki makinaları çalıştırmak için birkaç Avrupalı yollamak gerekecek. Yerli halklar onlara ne yapar bilmiyorum. Ama belki de ben ve Kautsky bir deneme yapmalı ve makinaları Kara Kıtaya götürmeliyiz. Belki yerliler makinalarımızı imha edecekler. Belki bizi öldürecekler, hatta bizi yiyecekler ve korkarım benim bedensel gelişme üstünlüğüm yüzünden (göbeğini sıvazlar) Kautsky’den öne geçerim (gülüşler). Biz Avrupalılar Afrika’ya alet ve makinalarla gidersek, yerlilerin savunmasız kurbanları haline geliriz. Dolayısıyla biz oraya, Kautsky buna emperyalizm dese de, elimizde silahla gitmeliyiz (salonun bir kısmında “çok doğru” sesleri). [6]

Burada belki de çok sayıda ilettiğimiz bu sömürgecilik yanlısı çıkışlar, bu yaklaşımın İkinci Enternasyonal’de egemen ve çoğunlukta olduğu yanılgısına yol açmamalıdır. Aşağıda da aktaracağımız gibi sömürgeciliği mahkûm eden çıkışlar da yapılmış ve belirleyici hale gelmiştir. Burada asıl iletmek istediğimiz, bu tarzda ve mantıkta konuşmaların bir sosyalist kongrede yapılabilmiş olmasıdır ve bu olgu, Avrupa’nın o dönemki sosyalist işçi hareketini tüm yönleriyle kavramak açısından önemlidir. Kautsky aynı kongrede etkili bir konuşma yapmış, Lenin’in birkaç yıl sonra yapacağı parlak emperyalizm tahlili daha gündemde bile değilken sömürgeciliği sosyalizmin temel siyasi ve ahlaki kodlarını kullanarak mahkûm etmiştir:

Sömürge politikası deniz ötesi toprakların şiddetle fethi ve güç kullanarak el konulmasıdır. Demokrasinin ve sosyal politikaların fetih ve yabancı tahakkümü ile herhangi bir ilgisi olabileceği anlayışını reddediyorum (“Bravo” sesleri) …Deniyor ki bu geri kalmış halklara öğretmen ve danışman olarak gitmeliyiz. Ama bunun için sömürge politikasının, yabancı toprakların fethinin ve el konulmasının gerekli olduğuna katılmıyorum. Aksine diyorum ki sömürge politikası, medenileştirici bir rol oynama yeteneği için temelden yıkıcı bir unsurdur (“Çok doğru” sesleri)… Geri kalmış halklar üzerinde medenileştirici bir etki yaratmak istiyorsak ilk gerekli olan onların güvenini kazanmaktır. Ve bunu da ancak onlara özgürlüklerini vererek kazanabiliriz! (“Bravo” sesleri)[7]

Sömürge politikası deniz ötesi toprakların şiddetle fethi ve güç kullanarak el konulmasıdır. Demokrasinin ve sosyal politikaların fetih ve yabancı tahakkümü ile herhangi bir ilgisi olabileceği anlayışını reddediyorum (“Bravo” sesleri) …Deniyor ki bu geri kalmış halklara öğretmen ve danışman olarak gitmeliyiz. Ama bunun için sömürge politikasının, yabancı toprakların fethinin ve el konulmasının gerekli olduğuna katılmıyorum. Aksine diyorum ki sömürge politikası, medenileştirici bir rol oynama yeteneği için temelden yıkıcı bir unsurdur (“Çok doğru” sesleri)… Geri kalmış halklar üzerinde medenileştirici bir etki yaratmak istiyorsak ilk gerekli olan onların güvenini kazanmaktır. Ve bunu da ancak onlara özgürlüklerini vererek kazanabiliriz! (“Bravo” sesleri)[7]

Amerikan delegesi Martin Simons ise şunları söyledi:

Amerika Filipinler’e sadece bir öğretmen ordusu yollamadı; aynı zamanda dünya kadar asker ve top yolladı. Medeniyet adına orada kan nehirleri akmasına sebep oldular (“Çok doğru”) Kapitalist devlet ve kapitalist sistem sadece kâr için vardır ve sırf bu amaçla yerli emeği sömürüyorlar. Amerikan sömürge politikası kapitalist düzenin direkt sonucudur.[8]

Amerika Filipinler’e sadece bir öğretmen ordusu yollamadı; aynı zamanda dünya kadar asker ve top yolladı. Medeniyet adına orada kan nehirleri akmasına sebep oldular (“Çok doğru”) Kapitalist devlet ve kapitalist sistem sadece kâr için vardır ve sırf bu amaçla yerli emeği sömürüyorlar. Amerikan sömürge politikası kapitalist düzenin direkt sonucudur.[8]

Polonya delegesi ve Rosa Luxemburg’un mücadele arkadaşı Julian Marchlevski daha da ileri giderek “medeniyeti sadece Avrupa’ya ait gösteren” Avrupa-merkezci yaklaşımları mahkûm etti:

Biz sosyalistler kapitalist Avrupa’nınkilerin yanı sıra başka medeniyetler olduğunu da kabul etmeliyiz. Ne kendi sözde medeniyetimiz konusunda kibirlenmeye, ne de onu belki bizden daha ileri eski medeniyetlere sahip Asya halklarına empoze etmeye kesinlikle hakkımız yok (“Bravo”)[9]

Biz sosyalistler kapitalist Avrupa’nınkilerin yanı sıra başka medeniyetler olduğunu da kabul etmeliyiz. Ne kendi sözde medeniyetimiz konusunda kibirlenmeye, ne de onu belki bizden daha ileri eski medeniyetlere sahip Asya halklarına empoze etmeye kesinlikle hakkımız yok (“Bravo”)[9]

Sömürgeler konusundaki çatışmaları ve farklı görüşleri aktardığımız bu tartışmaların sonucu ilginçtir. Burjuva sömürge politikasını sosyalizm adına mahkûm eden karar sonunda kabul edildi; ancak az bir farkla: 127 kabul, 108 ret, 10 çekimser![10]

Bu noktada bir soruyu sormalıyız. Ezilen halkların kurtuluş mücadelelerinin damgasını vurduğu 20. yüzyılı yaşamış ve öğrenmiş bizler için “sömürgeciliği” savunmak tiksindirici gelebilir ve gerçekten de öyledir. Ancak bunu bir sosyalistin savunmasının ardındaki mantık ne olabilir? Bu noktada “ihanet”, ruhunu satma”, “düzenin kuklası olma” gibi haklı, ancak büyük ölçüde tepkisel ve duygusal argümanların herhangi bir açıklayıcılığı olmadığını görüp, bu tavrın arkasındaki ideolojik-teorik-politik mantığı teşhis etmek zorunludur. Bu çarpık görüşlerde dile gelen deformasyonu tüm mantığıyla kavramak İkinci Enternasyonal’i çöküşe götürecek olan dinamikleri de kısmen anlamamızı sağlayacaktır.

Sömürgecilik lehine kullanılan ve ona sosyalizm adına teorik arka plan sağlayan en net argüman şudur: Kapitalizm insanlığın gelişmesinin zorunlu bir aşamasıdır. Kapitalizm yaşanmadan sosyalizme geçilemez. Geri ülkelerdeki arkaik ve feodal yapıların tasfiyesi insanlığın gelişmesi için şarttır; kapitalistlerin sömürge politikası da fiilen bunu yapmaktadır. Dolayısıyla sömürge politikaları dünya çapında tarihin tekerleğini ilerleten pozitif bir işlev görmekte, geri ve arkaik yapıları tuzla buz ederek modern gelişmenin yolun açmaktadır.

Marx 1853’te Engels’e yazdığı bir mektupta şunları söylemektedir:

Senin İsviçre konusundaki yazın Tribune’un başyazısına indirilmiş dolaylı bir şamardı. Bu gizli savaşı Hindistan konusunda birinci yazımda ben de sürdürdüm. O yazıda yerel sanayinin İngiltere tarafından yıkılışını devrimci diye tanımladım. Bu onları şaşkına çevirecek. Şimdi yeri gelmişken söyleyeyim, Hindistan’daki İngiliz yönetimi çok domuzcaydı, şimdi de öyledir.[11]

Senin İsviçre konusundaki yazın Tribune’un başyazısına indirilmiş dolaylı bir şamardı. Bu gizli savaşı Hindistan konusunda birinci yazımda ben de sürdürdüm. O yazıda yerel sanayinin İngiltere tarafından yıkılışını devrimci diye tanımladım. Bu onları şaşkına çevirecek. Şimdi yeri gelmişken söyleyeyim, Hindistan’daki İngiliz yönetimi çok domuzcaydı, şimdi de öyledir.[11]

Tam bu noktada sadece o dönemde değil, 1800’lerden günümüze, 2000’li yıllara kadar sosyalist saflarda yapılan ağır ve son derece zararlı bir ilkesel hatayı teşhis etmenin vaktidir: Sosyalizmin büyük düşünürlerinin (özellikle Marx, Engels ve Lenin’in) belli bir momentteki tek bir ifadesinin fotoğrafını çekerek, o düşünürün daha sonra o konulardaki evrimini göz önüne almadan, salt o fotoğrafı genelleştirerek varılan sonuçlar son derece çarpık ve yıkıcı sonuçlara götürür. Marx’ın bu ifadesine dayanarak ve sadece onunla sınırlı kalarak şu iki zıt ve aynı derecede tutarlı sonuca varmak mümkündür:

“Sömürgecilik üretici güçlerin gelişmesinin önünü açmaktadır; dolayısıyla objektif olarak ilerici ve pozitif bir işlev görmektedir” (İkinci Enternasyonal’deki sömürge yanlılarının temel argümanı da budur)

“Sömürgecilik insanlık suçudur. Marx da sonuçta bir Avrupalıdır. Marx da görüldüğü gibi sömürgeciliğe müsamaha ile yaklaşmaktadır.” (Bu suçlama dolaylı olarak yıllar sonra Edward Said tarafından yapılacaktır.) [12]

Her iki sonuç da yanlıştır ve saçmadır. Bu iki ekstrem ve aşırı yargıyı eleştirmeden önce dürüstlükle şunu söylemek zorundayız: Marx’ın bu mektubundaki ifadeler, özellikle İngiliz hakimiyetinin Hindistan’da üretici güçleri geliştirdiği yargısı, gerek eksik bilgilenmeden gerekse kendi geliştirdiği determinist tarih anlayışını olumlama gayretinden kaynaklanmaktadır ve yanlıştır: İngiliz hakimiyeti Hindistan’da hiçbir şeyi (üretici güçler dahil) geliştirmedi, aksine muazzam bir ekonomik yıkım ve gerileme yarattı. Hindistan ulusal devriminin lideri, kendini demokratik sosyalist olarak tanımlayan ve Lenin’e büyük saygı duyan J. Nehru, “The Discovery of India” adlı 800 sayfalık çalışmasında, ayrıca 2017’de ülkemizde yayınlanan Hintli yurtsever diplomat Shashi Tharoor’un “Utanç İmparatorluğu” adlı eseri bambaşka bir resmi önümüze koymaktadır. Kısaca aktarmak gerekirse:

 Hindistan’ın geleneksel ve yüzyılların tecrübe ve birikimine dayanan kumaş üretimi, kesinlikle İngiliz kumaş üretiminden daha kaliteli ürünler sağlıyordu. (dilimizdeki “bulunmaz Hint kumaşı” deyimi hatırlansın)

İngiltere’nin sanayi devrimi ile Manchester ve Lancshire gibi merkezlerde ürettiği kumaşlar bu kalitenin gerisindeydi; ancak öte yandan da bu ürünlere bir pazar bulmak ve en büyük pazar olan Hindistan’a satmak İngiliz kapitalizminin kesin bir ihtiyacıydı.

İngiliz kapitalizmi bu rekabeti (naif bir ekonomist mantıkla!) “daha kalitelisini daha ucuza mal ederek”, bu işletmeleri fiilen piyasadan çekilmek zorunda bırakarak kazanmadı. Tam tersine askeri şiddet ve vahşetle yerel üretimi yıktı: Bu amaçla 10.000 Hintli dokuma ustasının üretimde kullandıkları baş parmakları kesildi!

Zor yoluyla çökerttikleri yerel piyasaya kendi kalitesiz ürünlerini de böylece zorla soktular ve Nehru’nun deyimiyle “o meşhur sanayi devrimlerini Hint halkının kanı ve göz yaşıyla finanse ettiler.”

Bu uygulamanın sonucunda milyonlarca insan açlıktan öldü. Nehru Hindistan’da ölmüş insan kemiklerinden oluşan “beyaz ovaların” ortaya çıktığını anlatır.

İngiliz hâkimiyeti Hindistan’da (Marx’ın söylediğinin aksine) yerel planda hiçbir kayda değer sanayi kurmadı; tam tersine kendi mallarını sürekli satabilmek için yerel bir sanayinin oluşmasını sürekli engelledi.

Bizdeki Koç ve Sabancı gibi işbirlikçi süprüntülerin aksine gerçekten milliyetçi olan ve Hintlilere ait bir üretim kurmak isteyen yerli burjuvaları (yıllar sonranın Tata ailesi gibi) sürekli engelledi, kanunlar ve gümrük tarifeleriyle onlara sürekli set çekti, fabrika kurabilmek için gerekli makinaların ithalini yasakladı.

Tarihsel panoramadan bakıldığında Shashi Tharoor, Hindistan’ın sömürge öncesi dönemde (18. yüzyıl başı) dünya üretiminin ve GSYH’sinin yaklaşık yüzde 25’ini oluşturduğunu, ancak İngiliz sömürge yönetimi altında bu oranın bağımsızlıkta (1947) yüzde 3-4 seviyelerine düştüğünü vurgular.[13]

Ancak İkinci Enternasyonal sömürgecilerinin aksine Marx bu hatasına asla saplanmadı. Gerek Manifesto’da, gerekse yukarda zikrettiğimiz mektubunda hissedilen kapitalizmin ekonomik ve sosyal dinamizmine duyduğu olumlu his, süreç içinde kapitalizmin insanlığa empoze ettiği gerilik karşısında onu “kapitalizme geçmeden sosyalizme geçilebilir mi?” sorusuna itti ve Rus sosyalistleriyle yaptığı yazışmalar bu konuda “kapitalizm olmaksızın sosyalizme geçmenin” politikası ve stratejisi hakkında olumlu bir tavra yöneltti. Öte yandan ömrünün son demlerinde Hindistan’ı araştırmaya başlaması muhtemelen o ülke konusundaki bilgi eksikliğini hissederek kavrayışını derinleştirme arayışının ürünü oldu. Bütün bunların yanı sıra Marx sayısız yazısında sömürgeciliği mahkûm etmekten geri kalmadı ve asla “medeniyet yayma” saçmalığı adına sömürgeciliği olumlayan bir tavra girmedi. Hindistan konusunda ilk yazdıklarından nerdeyse 30 yıl sonra, yaptığı uzun araştırmaların ertesinde1881’de şunları yazdı:

Sir Henry Maine[14] ve benzerleri dışında herkes kavradı ki oradaki komünal toprak mülkiyetinin tasfiyesi yerli halkı ileriye değil geriye götüren bir İngiliz vandalizminden başka bir şey değildir… İngilizlerin bütün yaptığı yerel tarımı yıkmak ve açlıkların sayısını ve şiddetini iki misline çıkarmak olmuştur.[15]

Sir Henry Maine[14] ve benzerleri dışında herkes kavradı ki oradaki komünal toprak mülkiyetinin tasfiyesi yerli halkı ileriye değil geriye götüren bir İngiliz vandalizminden başka bir şey değildir… İngilizlerin bütün yaptığı yerel tarımı yıkmak ve açlıkların sayısını ve şiddetini iki misline çıkarmak olmuştur.[15]

İkinci Enternasyonal’e dönersek sömürgeciliği savunanların tamı tamına bu “ekonomist-ilerlemeci” Marx yorumuna sığındıklarını görüyoruz: Sömürgeciliğin savunucusu Van Kol kongrede şunları söylemiştir:

Kapitalizm ekonomik evrimin kaçınılmaz bir aşaması olduğu için, sömürgelerde sınai kapitalizmin gelişmesinin önünü gerekirse eski (komünal ya da feodal) mülkiyet biçimlerini feda ederek açmak zorunludur.

Kapitalizm ekonomik evrimin kaçınılmaz bir aşaması olduğu için, sömürgelerde sınai kapitalizmin gelişmesinin önünü gerekirse eski (komünal ya da feodal) mülkiyet biçimlerini feda ederek açmak zorunludur.

Ledebour (sömürgeciliği reddeden Alman delegesi-SD) bizim çabalarımızın gerici olduğunu söyledi. Bir bilim adamı olan onun sömürgelerde sosyalizmi düşünmeden önce bir kapitalist gelişme aşamasından geçmeleri gerektiğini niçin kabul edemediğini açıkça anlayamıyorum. Biz sömürgelerin feodal bir devletten modern bir devlete, kapitalizm üzerinden sosyalizme dönüşmelerini kolaylaştıracak devrimci bir gelişmesi için çalışıyoruz. Barbarlıktan sosyalizme sıçramak imkânsızdır. Bunu inkâr etmek yalnızca bilim dışı değil, aynı zamanda ahmaklık ve dar görüşlülüktür.[16]

Ledebour (sömürgeciliği reddeden Alman delegesi-SD) bizim çabalarımızın gerici olduğunu söyledi. Bir bilim adamı olan onun sömürgelerde sosyalizmi düşünmeden önce bir kapitalist gelişme aşamasından geçmeleri gerektiğini niçin kabul edemediğini açıkça anlayamıyorum. Biz sömürgelerin feodal bir devletten modern bir devlete, kapitalizm üzerinden sosyalizme dönüşmelerini kolaylaştıracak devrimci bir gelişmesi için çalışıyoruz. Barbarlıktan sosyalizme sıçramak imkânsızdır. Bunu inkâr etmek yalnızca bilim dışı değil, aynı zamanda ahmaklık ve dar görüşlülüktür.[16]

1907 Stuttgart Kongresi’nde Alman delege David aynı argümanı şu şekilde sunmaktadır:

Sömürgeler de bir kapitalist gelişme aşamasından geçmelidir. Barbarlıktan sosyalizme öyle birden sıçrayamazsınız. (“Çok iyi!”) Hiçbir yerde insanlık kapitalizmden geçmenin sancısından azade değildir. Karl Marx’ın bilimsel bakışı bu aşamanın toplumun sosyalist organizasyonu için bir ön koşul olduğunu çok net koymaktadır.[17]

Sömürgeler de bir kapitalist gelişme aşamasından geçmelidir. Barbarlıktan sosyalizme öyle birden sıçrayamazsınız. (“Çok iyi!”) Hiçbir yerde insanlık kapitalizmden geçmenin sancısından azade değildir. Karl Marx’ın bilimsel bakışı bu aşamanın toplumun sosyalist organizasyonu için bir ön koşul olduğunu çok net koymaktadır.[17]

Marx’ı bu çarpıklığa alet etme konusunda en ince dokunuşu Bernstein yapmış, şunları söylemiştir:

Kapital’in ikinci cildinde Marx şunu yazdı: “Dünya bir halka değil tüm insanlığa aittir. Her halk bunu insanlığın iyiliği için kullanmak zorundadır.” Ve Lasalle da şunu söyledi: “Bir halkın kendini geliştirme hakkı, bulabileceğiniz herhangi bir mutlak hak kadar anlamsızdır. Bu, bir gelişme olması şartına bağlıdır. Ama gelişmeyen bir halk haklı olarak medeniyeti başaran halkların hükmü altına alınabilir.[18]

Kapital’in ikinci cildinde Marx şunu yazdı: “Dünya bir halka değil tüm insanlığa aittir. Her halk bunu insanlığın iyiliği için kullanmak zorundadır.” Ve Lasalle da şunu söyledi: “Bir halkın kendini geliştirme hakkı, bulabileceğiniz herhangi bir mutlak hak kadar anlamsızdır. Bu, bir gelişme olması şartına bağlıdır. Ama gelişmeyen bir halk haklı olarak medeniyeti başaran halkların hükmü altına alınabilir.[18]

Buna Kautsky şu haklı cevabı vererek tartışmayı noktalamıştı:

Bernstein’ın Marx’a yaptığı gönderme yanlıştır. Gerçekten de Marx dünyanın tüm insanlığa ait olduğunu söylemiştir. Ama bugün bir sömürge politikasını hayata geçiren insan ırkı değildir (“Çok iyi”) Marx dünyanın kapitalist uluslara ait olduğunu söylemedi. (“Çok iyi!”)[19]

Bernstein’ın Marx’a yaptığı gönderme yanlıştır. Gerçekten de Marx dünyanın tüm insanlığa ait olduğunu söylemiştir. Ama bugün bir sömürge politikasını hayata geçiren insan ırkı değildir (“Çok iyi”) Marx dünyanın kapitalist uluslara ait olduğunu söylemedi. (“Çok iyi!”)[19]

Sonuç olarak bu sömürge yanlısı “sosyalizmin” teorik ve ideolojik arka planı budur. Ancak şu soru gene gündemdedir: Sömürgeyi savunanlar bu teorik ilkelere gerçekten samimi olarak inandıkları için mi bu tavrı savundular; yoksa başka bir sebepten ötürü mü sözde Marksist argümanlarla mevcut trajediye bahane yarattılar? Durum böyleyse onları bu çarpıklığa iten kök sebep neydi? Bunu aşağıda biraz daha açacağız. Ancak bu bölümü kapatmadan şunu söylemek genel bir çıkarım olarak zorunludur. Marx’ın tarih anlayışını, daha doğrusu tarih bilimini, kaçınılmaz bir sona doğru giden zorunlu aşamalar silsilesi olarak anlayan ve gerek sınıf mücadelesi gerekse bilinç ve irade faktörünü göz ardı eden ve “ilerleme”yi teknik-ekonomik gelişmeye indirgeyen ekonomist-determinist yorumun politik pratikte yanlış ve gerici sonuçlara götürmesi kaçınılmazdır. Bu “sömürgeci sosyalizm”, bu yorumun uzantılarından sadece biridir; günümüzde dahi varlığın sürdüren başka uzantıları olması mümkündür. Marx’ın bu büyük düşünsel atılımının çok daha bütünsel bir çerçeve ile kavranması teorik bir ihtiyaç, politik bir zorunluktur.

En başta İkinci Enternasyonal’in pratikte netleşen ve en başta değindiğimiz ilkelerde somutlaşan asli misyonu, içinde yer aldıkları ulus devlet içinde ve onu siyasal çerçevesi dahilinde işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve siyasal haklarını geliştirmek, iyileştirmek ve gelmesi kaçınılmaz olan sosyalizme bu süreç içinde hazırlıklı olmaktır. İşçi sınıfının her türlü yaşam koşullarını iyileştirmeyi pratikte belirleyici varlık sebebi haline getiren partilerin sömürgeler/koloniler konusunda bu mantıktan hareketle pragmatik tavırlar almaları aslında kaçınılmazdır. İşsizlik, üretimin düşmesi, sanayinin krize girmesi, fabrikaların kapanması kaçınılmaz olarak işçileri ilgilendiren en yakıcı sorunlardır ve bu sorunları engellemeyi, işçi sınıfının refah seviyesini artırmayı temel misyon edinmiş partiler bu mantıkla aşağıdaki argümanları rahatça geliştirebildiler.:

“Ekonomilerimiz büyük ölçüde yerli halkların nasıl kullanacakları konusunda hiçbir fikre sahip olmadığı ürünlerin sömürgelerden çıkarılmasına dayanmaktadır” (Bernstein) [20].

“Britanya imparatorluğunun dünyanın dörtte birini kapsayan gümrük sistemi yüzünden kendi ürünlerimizi satamıyoruz.” (Van Kol 1904)[21]

“Sömürgeler olmazsa ekonomik açıdan Çin’e benzer hale geliriz.” (Eduard David)[22]

“Geleceğin kapılarını kapatmayın! Bugünden yarına sömürge üretimine son verilirse sanayi ciddi biçimde zarar görür.” (Belçika delegesi Modeste Terwagne)[23]

Mantık açıktır: On yıllar boyu işçi sınıfını kara sefaletten kurtarmak için verilen mücadelelerde bir başarı sağlanmıştır ve bu sınıfı yeniden sefalete itebilecek gelişmelere karşı (bu sınıfın refahı adına) karşı çıkılmaktadır. Sömürgelerden hammadde gelmemesi, üretilen ürünlerin bu ülkelerde satılmaması sanayiyi geriletecek ve çökertecek, işçi sınıfının onca yıldır mücadele ile elde ettiği hayat seviyesini geriletecek, yok edecek gelişmelerdir. Bu bakışla sömürge politikasına destek verilmektedir. Amaç “kendi işçi sınıfının” (kendi ulusunun, yani Fransız, Alman, İngiliz…) refahıdır. Bu refah için az gelişmiş ülkelerdeki insanların çektiği ve çekeceği acılar ise ciddi bir duygusal handikaptır; bu handikabı vicdanen aşmak için de yardıma “kapitalizmin zorunlu gelişmesi ve medenileştirme misyonu” çarpıtmaları gelmekte, Marx dahi bu uğurda kullanılmaktadır.

Bu bakış açısındaki iki çarpıklıktan biri salt ekonomik bakış açısı (refah), ikincisi ise ulusal darlıktır (“bizim işçiler daha mühim”) İkinci Enternasyonal’de Avrupa işçileri arasında ciddi ve ihmal edilemeyecek bir dayanışma mevcuttur. Ciddi dayanışma eylemleri, ortak mücadeleler örgütlenmektedir. Ancak partiler tüm çabalarını kendi ulus-devletleri içinde elde edilecek iyileştirmelere yönelttiği ve bunu asli varlık sebebi haline getirdiği için sosyalizmin sadece bir ekonomik refah değil bir özgürleşme projesi olduğu ve sosyalizmin sadece ulusal değil evrensel bir proje olduğu pratikte ağır ağır unutulmuştur. Bu unutkanlık ilk önce ve kolayca ezilen halklar için gerçekleşmiştir, çünkü bu halkların mücadelesi sosyalizmin İkinci Enternasyonal’de belirleyici gündemi olmamış, diğer Avrupalı işçiler için gösterilmesi başlarda zorunlu olan enternasyonal dayanışmacı tavrı ezilen ülkelerin halklarına göstermek fiilen zorlaşmıştır (sonuçta onlar sürekli temasta olduğumuz “modern proleterler” değil, tanımadığımız “geri halklar”dır). Ancak “ben kendi işçime bakarım, Afrikalı ve Asyalı barbarlar beni ilgilendirmez” tavrı 1914’te savaş dayattığında “ben Alman işçisine bakarım, Rus işçisi ya da Fransız işçisi beni ilgilendirmez”e rahatça dönüşebilmiştir.

İkinci emare: Siyasi mücadeleye bakış

İkinci Enternasyonal partilerine genel olarak bakıldığında, başta Almanya örneği olmak üzere görülen genel resim şudur: Dişe diş mücadelelerle, yasallığı zorlayarak, ama yine o devletin yasallığı içinde kurulmuş güçlü örgütler, yani parti aygıtı ve sendikalar ve bunların bu çalışma tarzı içinde emekçiler için elde ettiği önemli kazanımlar. Bu resimde anahtar unsur eldeki örgütlenmeler olduğu için, o örgütlenmelerin varlığını korumak, yasallığı zorlamakla birlikle o yasallığın dışına çıkıp örgütün yok olmasına sebep olmamak giderek ciddi, hatta belirleyici kaygı haline gelmektedir. En güçlü partinin başkanı Bebel dahi, aşağıda ayrıntılandıracağımız gibi belli radikal öneriler karşısında (savaş tehdidine karşı ordu içinde devrimci ajitasyon gibi) “bunu yaparsak partiyi kapatırlar” kaygısıyla karşı çıkmış ve daha “ılımlı” öneriler çıkarmayı başarmıştır.[24]

Ancak partileri radikal çıkışlardan alıkoyan, daha doğrusu sağa kaydıran en önemli unsur sendikalar olmuştur. Partinin dışında büyük bir gücü olan ve parti yönetiminde de belli bir ağırlığı olan Alman sendikaları, gerek SPD’de (Rosa gibi) gerekse İkinci Enternasyonal’deki sol unsurların radikal eylem çağrılarının kendi varlıklarını tehlikeye atacağını düşündükleri ve başarılı oldukları “hak arama ve kazanma” çizgisini tek varoluş biçimi haline getirdikleri için önce partiye karşı bir mesafe koymuş, kendi kararlarında partiye eş değer bir ağırlık ve tasarruf hakkı elde etmeyi başarmış, böylece Alman sosyalist hareketinin tanımlı ve kurumlaşmış sağ kanadı haline gelmiştir. Örneğin aşağıda ayrıntılarını vereceğimiz “bir siyasi mücadele yöntemi olarak genel grev” önerisi karşısında bizzat sendikalar şiddetli tepki göstermiş ve 1905 yılında Köln kentinde yaptıkları kongrede 7’ye karşı 208 oyla “genel grev önerisini” reddetmekle kalmamış, onu sendika içinde tartışılmasını dahi yasaklama kararı almıştır![25]

Bir yanda yasallığı her ne pahasına korumaya kararlı bir sağ kanat, öte yandan da kapitalizmin özellikle savaş tehdidiyle somutlaşan vahşeti ve krizi karşısında cesur ve kararlı çıkışları savunan bir sol kanat arasında gerek SPD’nin gerekse İkinci Enternasyonal’in siyasal mücadele anlayışı nasıl şekillendi? Siyasal devrim, yani siyasi iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesi emekçi yığınların örgütlü bir kalkışması olarak değil, yukarıda da belirtiğimiz gibi “kapitalizmin kaçınılmaz çöküşü ve krizi gündeme geldiğinde gerçekleşecek” bir olgu, partilerin görevi de “o ana hazır olmak” olarak tanımlandığı için hiçbir partide “bir devrimi örgütlemek” gibi partileri ve emekçileri direkt siyasi iktidara karşı topyekûn kalkışmaya hazırlamak şeklinde bir anlayış yoktu. Emekçilerin siyasal ve ekonomik hakların geliştirmek ve kazanmak için mücadele başarıyla sürüyordu ve bunda bir sorun yoktu. Ama buna karşılık gitgide artan savaş tehlikesi ve gündeme getireceği kesin olan insanlık felaketi, bir bütün olarak kapitalist sisteme ve onun iktidarlarına karşı cepheden mücadeleyi ve saldırıyı gündeme getiriyordu ve bu somut ihtiyaç karşısında İkinci Enternasyonal bünyesinde üç tavır şekillendi: Birincisi alıştıkları “hak arama” çizgisinin dışında bir şey yapmamak ve yasal varlıklarını tehlikeye atmamak için bu tür tavırları reddeden bir sağ kanat, ikincisi bu ihtiyacı dürüstçe ve somut olarak dile getiren ve bunun araçlarını geliştiren, öneren bir sol kanat (Rosa, Jaures, K. Hardie, Vaillant, Ferdinand Domela, Martov ve Lenin, ), üçüncüsü de bu iki kanat arasında denge sağlayarak hem İkinci Enternasyonal’in hem de SPD’nin bütünlüğünü koruma isteyen Bebel ile Kautsky’de somutlaşan bir merkez çizgi. Ancak bu çizginin asıl temsilcisi ve baş figürü olan Kautsky’nin pratikte yaptığı, sol kanadı sözde Marksist ve kitabî argümanlarla oyalamak, durdurmak, bununla da esas olarak sağ kanadı teskin edip rahatlatmaktan başka bir şey olmadı. Bu süreçte Kautsky oldukça hâkim olduğu Marksist teorinin münferit argümanlarını bir kafa bulandırma aracı, diyalektiği de bir laf ebeliği olarak kullanmış, bunun da esas olarak sonucu sol kanadın “gazını alıp” sağ kanadı ürkütmemek ve partide tutmak olmuştur. Lenin 1919’da Kautsky’yi Sovyet iktidarına karşı yaptığı (ve haksız dahi olsa değerlendirilmeyi hak eden) eleştirileri dolayısıyla “dönek” ilan etmiştir; ancak görünen odur ki Kautsky’nin oportünizmi, sözde Marksist lafazanlık arkasına saklanan eyyamcılığı 1893 Zürih Kongresi’nden itibaren açıkça başlamış, Lenin (belki de İkinci Enternasyonal tartışmalarına yeterince vâkıf olmadığı için) 1919’a kadar (bir Rosa’nın aksine) Kautsky’nin temsil ettiği tehlike konusunda uyanmamış, onu uzun süre Marksizm’in saygın teorisyeni olarak kabullenmiştir.[26]

Şimdi tartışmaları inceleyelim.

Genel grev ve savaş sorunu

Kapitalist iktidara karşı cepheden nasıl mücadele edilebilir? Engels’in “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri”ne yazdığı meşhur önsözde devletin silahlı mücadele tekniklerinin gelişmesi sonucu “bir silahlı ayaklanmanın artık mümkün olmadığı” tespiti (sonradan Engels metnin tahrif edildiğini söylese de) İkinci Enternasyonal sosyalistlerinin genel kabulü haline gelmiştir. Kautsky buna yaptığı yorumda “Engels bununla kitle mücadeleleri imkansızdır demek istemedi, ancak silahlı ayaklanma artık imkânsızdır” tespitini yaparak[27] kendince silahlı ayaklanma konusunda noktayı koymuştur. Bu çözüm gündemden kalkınca geriye burjuva iktidarı etkin biçimde sarsacak tek radikal mücadele yöntemi genel grev olarak ortaya çıkmaktadır.

Genel olarak burjuva iktidarı yıkmak için, özel olarak da savaşa karşı bir silah olarak genel grev 1891 Brüksel Kongresi’nden itibaren gündeme getirilmiş, bu öneriyi önceleri sınırlı sayıda unsur, (İkinci Enternasyonal’de hep “keskin marjinal” muamelesi görecek olan) Hollandalı sosyalist Ferdinand Domela Niewenhuis[28] ve Fransız Gustave Hervé savunmuştur. O dönem yaşayan en kıdemli Marksist önder kadro olan W. Liebknecht bu önerinin şu argümanlarla reddedilmesini sağlamıştır:

Domela Niewenhuis savaş ilanı durumunda halkın bir genel greve kalkışmasını savunmaktadır. Bu çağrıyı yapanların bunu tatbik etmeye vakti olmayacaktır, zira harekete dahi geçmeden vurulacaklardır. Böyle bir eylemi gerçekleştirmenin mümkün olduğuna inanmak hayalciliktir. …Niewenhuis’inki gibi kararlarla kendimizi gülünç duruma sokarız. [29]

1893 Zürih Kongresi’nde de aynı öneriye karşı Kautsky tarafından kaleme alınan ve kabul edilen karar ise bu öneriyi aşağıdaki gerekçelerle reddetmiş ve

Barışçı çizgide sürdürülse bile, tek bir ülkede dahi genel grev başarılı olamaz. Grevciler ya açlığa mahkûm olarak teslime mecbur kalır veya şiddet çizgisinde sürdürülürse grevciler acımasızca katledilir…Yine de genel grev güçlü bir silahtır; bunun için siyasi ve ekonomik örgütleri güçlendirmek zorunludur” [30]

Bu “hem nalına hem mıhına” ve “hacıyatmaz” tavrını Kautsky 1914’e kadar sürdürmüş,

Genel grevi somut ve hazırlanılması gereken bir görev değil, bir “imkânsızlık” olarak tanımlayarak örgütleri de bu hedefle güçlendirmeyi somut bir görev olarak tanımlamaktan kaçınmış, “örgütleri güçlendirmeyi” belirsiz bir tarihe ertelenen bir temenni haline getirerek sağcı kanadı teskin ederek partide tutmayı başarmıştır.

1904 Amsterdam Kongresi’nde Hollanda delegasyonunun kaleme aldığı ve kabul edilen karar tasarısında ise “genel grev” şu gerekçelerle reddedilmiştir:

Mutlak genel grev, yani belirli bir anda tüm işçilerin işlerini bırakması, kendi nesnesini yok edecektir, zira proletarya dahil tüm toplumsal yaşamı imkânsız hale getirecektir… Dolayısıyla Kongre, işçileri onları partiler, sendikalar ve kooperatifler vasıtasıyla gün be gün sürdürmeleri gereken asli mücadeleden uzaklaştıran anarşistlerin genel grev propagandalarına kanmamaları konusunda uyarır.[31]

Mutlak genel grev, yani belirli bir anda tüm işçilerin işlerini bırakması, kendi nesnesini yok edecektir, zira proletarya dahil tüm toplumsal yaşamı imkânsız hale getirecektir… Dolayısıyla Kongre, işçileri onları partiler, sendikalar ve kooperatifler vasıtasıyla gün be gün sürdürmeleri gereken asli mücadeleden uzaklaştıran anarşistlerin genel grev propagandalarına kanmamaları konusunda uyarır.[31]

Genel grevin 20. yüzyılda İngiliz sendikaları, Fransız ve İtalyan KP’leri tarafından sık sık ve başarıyla uygulanmış bir silah olduğu hatırlandığında bu argümanlardaki saçmalık daha da net ortaya çıkmaktadır. Tek ve temel kaygı, sosyalist örgütleri düzenle karşı karşıya getirecek zorunlu adımları reddetmek ve onların kenarından dolanmaktır.

Burada ilginç, ilginç olduğu kadar da üzerinde düşünülmesi son derece önemli bir noktaya işaret etmek gerekir: Genel grev, hatta ayaklanma konularında Bebel, Kautsky, J. Guesde, V. Adler gibi “Ortodoks” Marksistler, yani sürekli olarak Marx’ın teorik eserinden alıntı yapan ve iman tazeleyen kadrolar sürekli yan çizerken, en dürüst, cesur ve doğru tavırları (Rosa ve Lenin’in dışında) asla Ortodoks Marksist olmayan, kararlı sosyalistler olmakla birlikte Marksizm’e teorik bağlılığı asla bu isimler kadar belirgin olmayan isimlerin almış olmasıdır. Bu doğru tavrı Ferdinand Domela gibi anarşizmle flört eden sosyalistler, Vaillant gibi eski bir Blankist olup davaya bağlılığı esas olarak Marksist teori üzerinden değil, Fransız sosyalizminin devrimci geleneklerinden gelen bir eski Komüncü, Jaures gibi eski bir liberal olup sosyalizmi benimsedikten sonra Marksist teoriyi süreç içinde kabul eden bir lider ve Keir Hardie gibi Marksist teorinin asla belirleyici olmadığı İngiliz işçi sınıfı geleneğinden gelen bir kadro savunmuştur. Rosa dışında inanmış bir Marksist olarak Lenin’in bu tartışmalarda herhangi bir belirgin etkisi yoktur; “savaşa karşı genel grev” şeklindeki radikal yaklaşımın bayraktarlığını esas olarak bu isimler yapmıştır. “Ortodoksluk”, yani teoriye iman tazeleme hiçbir şeyin garantisi değildir; asıl olan somut durum karşısında doğru, devrimci tavrı yakalayıp benimsemektir. Hatırlatalım:

1907 Stuttgart Kongresi’ne sunulan Jaurès-Vaillant karar tasarısında şunlar önerilmektedir:

Kongre ulusal ve uluslararası sosyalist işçi örgütlerinin bu kararları örgütlü ve birleşik çabalarıyla hayata geçirmesi için mümkün olan tüm çabaların harcanmasını gerekli görmektedir. İlgili ülkelerde ve koşullara göre bu eylemler işçi sınıfının tüm enerji ve çabasını tüm araçlarla – parlamenter eylem, halk gösterileri, genel grev ve ayaklanma dahil– savaşı önlemek ve durdurmak için kullanmalıdır [32]

Kongre ulusal ve uluslararası sosyalist işçi örgütlerinin bu kararları örgütlü ve birleşik çabalarıyla hayata geçirmesi için mümkün olan tüm çabaların harcanmasını gerekli görmektedir. İlgili ülkelerde ve koşullara göre bu eylemler işçi sınıfının tüm enerji ve çabasını tüm araçlarla – parlamenter eylem, halk gösterileri, genel grev ve ayaklanma dahil– savaşı önlemek ve durdurmak için kullanmalıdır [32]

Eski liberal, ancak büyük zekâsı ve vicdanıyla sosyalizme katılan ve yürekten benimseyen Jaurès “ayaklanmayı” savunurken, Marx’ın arkadaşı ve Marksizm’in teorik önderi (o dönemki deyimle “Papa”sı) Kautsky bundan yan çizmenin argümanlarını büyük bir yaratıcılıkla üretmektedir! Aynı kongrede Bebel, Jaures’e cevap verirken şunları söyler:

… ancak, partinin faaliyetini ve belli koşullarda onun bizzat varlığını ciddi biçimde tehdit eden mücadele yöntemlerini kullanma baskısına teslim olamayız.[33]

… ancak, partinin faaliyetini ve belli koşullarda onun bizzat varlığını ciddi biçimde tehdit eden mücadele yöntemlerini kullanma baskısına teslim olamayız.[33]

Jaures bu kaygının abartılı olduğunu, Alman hükümetinin SPD’nin devasa militanlar ordusunu ortadan kaldırmaya gücünün yetmeyeceğini dile getirir. [34]

Yine bu kongrede militarizm üzerine Rosa, Lenin ve Martov tarafından hazırlanan ve militarizme ve savaş tehdidine karşı devrimci ajitasyon ve devrimci eylem öneren bir taslağı Lenin Bebel’e gösterdiğinde kendisine şu cevabı verdiğini aktarır:

Bunu kabul edemem, zira bu durumda Başsavcılık parti örgütlerini fesheder ve henüz ciddi gelişmeler olmadığı için buna göz yumamayız.[35]

Bunu kabul edemem, zira bu durumda Başsavcılık parti örgütlerini fesheder ve henüz ciddi gelişmeler olmadığı için buna göz yumamayız.[35]

1910 Kopenhag Kongresi’nde Hardie ve Vaillant hazırladıkları karar taslağında şunu yazdılar:

Savaşı önlemek ve boşa çıkarmak için kullanılacak araçlar arasında Kongre özel olarak genel grevi (özellikle savaşa destek sağlayan sanayi kollarında (silah ve cephane, nakliye..vs) ve propaganda ve en etkin biçimleriyle halk eylemlerini görmektedir.

Savaşı önlemek ve boşa çıkarmak için kullanılacak araçlar arasında Kongre özel olarak genel grevi (özellikle savaşa destek sağlayan sanayi kollarında (silah ve cephane, nakliye..vs) ve propaganda ve en etkin biçimleriyle halk eylemlerini görmektedir.

Buna karşı gene SPD saflarından çekimserlik nidaları yükseldi ve Alman SPD ile saf tutan Avusturya SD Partisi sözcüsü Renner benzer gerekçeleri tekrarladı:

İtalya adına Morgari yoldaş, genel grev ilanının partinin yok edilmesi anlamına geleceğini söyledi. Alman delegesi böylesi bir kararın partiyi illegal hale getireceğini vurguladı ve ben de Avusturyalılar adına, böylesi bir kararın savaş ilan edildiği ana kadar Avusturya’da sahip olduğumuz sosyalist partinin savaşla birlikte son bulacağını, zira her türlü takibata maruz kalacağını söylüyorum. [36]

İtalya adına Morgari yoldaş, genel grev ilanının partinin yok edilmesi anlamına geleceğini söyledi. Alman delegesi böylesi bir kararın partiyi illegal hale getireceğini vurguladı ve ben de Avusturyalılar adına, böylesi bir kararın savaş ilan edildiği ana kadar Avusturya’da sahip olduğumuz sosyalist partinin savaşla birlikte son bulacağını, zira her türlü takibata maruz kalacağını söylüyorum. [36]

En güçlü sendikalara ve örgütlü işçi sınıfına sahip Alman partisi adına Ledebour ise özet olarak genel grevin prensip olarak imkânsız olmadığını ama her ülkedeki partilerin gücünün farklı olduğunu, Enternasyonal’in bağlayıcı bir karar alarak genel grevi tüm üyelere dayatmasının anlaşılmaz olduğunu ve “her ülkede örgütlerin bu kararı uygulamak için henüz yeterince güçlü olmadığını”[37] belirtir. Ledebour açıkça “laf çevirmektedir”. Kendi partisi bunu yapacak kadar güçlüdür; ama “biz yapacağız ve diğerlerine önderlik edeceğiz” demek yerine yan çizebilmek için “diğer partilerin” sözde güçsüzlüğü arkasına saklanmaya çalışmaktadır. Öte yandan “diğer” partiler pek o kadar “güçsüz” değildir. Aynı kongrede Keir Hardie şunları söylemiştir:

İşçi sınıfının gücü savaşı durduracak kadar büyüktür. Sonuçtan emin olmak için şu fikir sendikalarda geliştirilmelidir: Savaşın ilan edildiği gün tüm işçiler çalışmayı bırakmalıdır[38] …. Madenciler, nakliye emekçileri ve metalürji işçileri savaş ilanına bir genel grev başlatarak cevap vermeye hazırdır.[39]

İşçi sınıfının gücü savaşı durduracak kadar büyüktür. Sonuçtan emin olmak için şu fikir sendikalarda geliştirilmelidir: Savaşın ilan edildiği gün tüm işçiler çalışmayı bırakmalıdır[38] …. Madenciler, nakliye emekçileri ve metalürji işçileri savaş ilanına bir genel grev başlatarak cevap vermeye hazırdır.[39]

Ancak bu teklif, aralarında ilginç bir şekilde Rosa’nın da bulunduğu bir dizi lider tarafından “incelenmek ve bir sonraki kongrede konuşulmak” üzere Uluslararası Sosyalist Büro’ya gönderilmiş (kısaca “komisyona havale edilmiştir”) [40] Bir sonraki kongre 1914 yazına planlıdır, savaş nedeniyle yapılamayacaktır!

Basel Kongresi: Kuğunun ölüm şarkısı

1912 Balkan Savaşı ertesinde giderek güncel hale gelen savaş tehlikesi sosyalist partileri acil olarak Basel’de bir kongre toplamaya yöneltti. Hasta olan Bebel’in zar zor katıldığı bu kongre İkinci Enternasyonal’in son “mutlu” kongresi oldu. “Mutlu” diyoruz, zira İsviçre kantonunda, halkın, hatta kilisenin dahi yoğun ve samimi destek atmosferi içinde geçen bu kongrede Jaures başta olmak üzere tüm liderler coşku dolu konuşmalar yaptılar, sosyalist partilerin davasının yanılmazlığına ve yenilmezliğine olan inançlarını haykırdılar, savaşa karşı olan tepkilerini “savaşa karşı savaş” sloganını yükselterek bir kez daha topluca dile getirdiler. Büyük komünist şair ve yazar L. Aragon’un “Basel’in Çanları” (“Les Cloches de Bâle”) romanında başarıyla aktardığı bu atmosfer aslında hem bir coşkuyu, hem de kaçınılmaz olanın karşısında devasa bir aczi dile getiriyordu: Gitgide somutlaşan ve kapıya dayanan savaş tehdidi karşısında hiçbir somut ve etkin mücadele yöntemi konusunda anlaşamayan, bir yol belirleyemeyen ve sadece kitabî ve duygusal sloganlarla yetinen İkinci Enternasyonal için, romanın başlığının da hissettirdiği gibi, felaketin ve yıkımın “çanları” çalmaya başlamıştı.

Sonuç olarak 1891’den 1910’a, ilk kongreden son kongreye kadar Avrupa’da yükselen militarizm, emperyalizm ve savaş tehdidi konusunda, onları kaçınılmaz olarak devletin güçleriyle direkt karşı karşıya getirecek adımlardan kaçınan, bu adımları atmaya niyetli kadrolar, hatta partiler olmasına rağmen sürekli sorunun etrafında dolanan, en güçlü bileşeni olan Alman SPD’nin belirleyici etkisiyle bu konuda net bir irade oluşmasını engelleyen ve bunu da yer yer örgütü koruma, ya da sözde Marksist argümanlarla yapan bir enternasyonal, 1914’de fiilen savaş ilan edildiğinde kaçınılmaz çöküşe gidecektir. Bu çöküşe götüren zaafların tarihsel, sosyal ve ideolojik arka planını ayrıntılı inceleyeceğiz; ancak yine “niçin”e odaklanmadan önce “nasıl”a, çöküşün hangi somut şekillerde gerçekleştiğine bakalım.

Çöküşün adım adım fotoğrafı

“Niçin”i doğru açıklamak için “nasıl”ı doğru olarak, tüm bütünlüğüyle kavramak gerekir. Kastettiğimiz ve aşağıda özellikle vurgulayacağımız gerçek şudur: 1914’teki çöküş ve ilkelere ihanet, sadece şimdiye kadar yukarda vurguladığımız kimi partilerin, liderlerin ve kadroların gevşeklikleri, korkaklıkları ve ilkesizlikleri sonucu değil, onun kadar, belki ondan da fazla parti tabanlarındaki emekçilerin sürüklemesiyle, işçilerin önemli bir kısmının şoven dalgaya kendilerini kaptırmaları ve üst yönetimlerin bu dalgaya kâh isteyerek kâh istemeyerek uyum göstermesiyle gerçekleşmiştir. “Savaş karşısında tarafsız” ve sessiz işçilerin “hain” sosyal demokrat liderler tarafından “savaşa zorla sürüklenmesi” şeklinde bir algı açıkça yanlıştır, gerçek dışıdır, olayın gerçek mahiyetinin ve sebeplerinin anlaşılmasının önünde bir engeldir. İzleyelim:

1913’te Bebel’in ölümü sonrası oluşan yeni SPD liderliği “askeri harcamalara onay verme” konusundaki tutumunu yumuşattı ve hükümetin askeri harcamaları karşılamak için vergi reformu (gelire ve mülkiyete göre dolaysız vergi) önerdiler. Bu bir yandan “askeri harcamaları emekçilerin sırtına yıkmak yerine zenginlere ödetmek” gibi sosyal adaletçi bir yaklaşımdı; ama öte yandan da sosyalist partilerin temel prensibi olan askeri harcamaların artmasını reddetme ilkesinin ihlaliydi. Öneri SPD yönetiminde az farkla kabul edildi (52 ret, 57 evet)[41]

1914 yazında Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a verdiği ültimatom fiilen topyekûn bir savaşın ilk adımıydı. Bu adım ertesinde 29 Temmuz’da Brüksel’de bir araya gelen İkinci Enternasyonal liderlerinin toplantısı büyük bir hayal kırıklığının da başlangıcıydı. Konuşan Avusturya SP lideri Victor Adler “kendi partisinin her şeyi oluruna bırakmaktan başka bir şey yapamadığını” söyledi. Avusturyalı işçilerin halet-i ruhiyesini hisseden Adler bir zamanlar söylediği “işçi sınıfına karşı haklı olmaktansa yanılmak daha iyidir” prensibine sığındı; yani yükselen şoven dalganın kuyruğuna gönüllü olarak takıldı.[42]

Aynı günlerde Brüksel’de bulunan Fransız sendikaları CGT Genel Sekreteri (daha sonra uzun yıllar bu sendikanın liderliğini yapacak olan) Leon Jouhaux, Alman sendikaları lideri Legien ile buluştu ve “savaşa karşı Alman sendikaları genel grev yaparsa onların da Fransa’da aynısını yapacaklarını” ilan etti. Legien sessiz kalarak cevap vermedi.[43]

26 Temmuz 1914’te Almanya Şansölyesi Bethmann-Hollweg sosyal demokrat lider Haase’yi çağırarak bir savaş ilanı durumunda SPD’nin tepkilerini ölçmeye çalıştı, öte yandan savaş anında siyasi hayata gelecek sınırlamaları aktardı. Ancak şansölye arka planda çoktan sağ kanat sosyal demokrat ve sendika lideri olan Südekum’dan “savaş anında genel grev veya sabotajın sözünün bile geçmeyeceğinin” garantisini almıştı[44]

31 Temmuz’da Fransa’da şovenlerden aldığı tehditlere rağmen “savaşa karşı genel grev” konusunda son derece kararlı olan Jean Jaures, 31 Temmuz günü Paris’te gittiği bir kafede Raoul Villain adlı “dengesiz” biri tarafından öldürüldü. Savaş konusunda ciddi bir engeli aşmış olan Fransız devleti ertesi gün seferberlik ilan etti. R. Villain’in Fransız derin devletinin, pratikte genelkurmayın bir piyonu olduğu güçlü bir iddia olarak ortaya çıkacaktı.

1 Ağustos’ta Almanya Rusya’ya savaş ilan etti. Bunun üzerine Alman partisi Fransızların tutumunu öğrenmek üzere iki delegeyi Paris’e yolladı. Burada Alman delegesi Müller Fransız sosyalistlerine “kendi partisinin muhtemelen savaş kredilerine oy vermeyeceğini” söyledi. Ancak Fransızlar, Almanya’nın saldırması durumunda savaş kredileri lehinde oy kullanacaklarını belirttiler ve 2 Ağustos’ta yaptıkları merkezi toplantıda bu yönde resmi ve kesin karar aldılar.

3 Ağustos’ta Almanya Fransa’ya savaş ilan etti. Aynı gün Alman Partisi durumu görüşmek üzere tarihi toplantısına başladı. Ancak sosyal demokratlar, partilerinin Reichstag grup toplantısına katılmak üzere geldiklerinde garda doğu cephesine hareket eden genç Alman askerleriyle karşılaştılar. Bunların arasında Rus işgalciye karşı yuvalarını savunmak üzere yola koyulan birçok sosyal demokrat genç de vardı. Askerler milletvekillerinden kendilerine güven duymalarını ve iyi donatılabilmeleri için gerekli bütçeye oy vermelerini istediler.[45]

Alman partisinin grup toplantısı bütün gün sert iç tartışmalarla sürdü ve bir sonuç alınamadı. Ancak savaş yanlısı 20 milletvekili daha önceden “aksi karar alınsa bile parlamentoda gerekirse savaş lehine oy vereceğiz” diyerek baştan parti disiplinine meydan okumuşlardı[46]. Ertesi gün görüşmeler devam etti ve 4 Ağustos’ta yapılan nihai oylamada savaş kredilerine oy verme teklifi 14 ret ve 78 evet ile kabul edildi. Sadece Karl Liebknecht değil, Haase ve Ledebour da red oyu vermişlerdi. Aynı gün Berlin’de Alman işçilerinin ruh halini bir parti üyesi şöyle aktarmaktadır:

… Berlin’de ihtiyatların birliklerine katıldığını ve Sosyal Demokrat şarkılar söyleyerek yürüdüğünü gördüm! Bazı tanıdığım sosyalist ihtiyatlar bana “Huzur içinde cepheye gidiyoruz, çünkü yaralanırsak Partinin bize bakacağını ve eğer dönmezsek ailemize bakacağını biliyoruz” dediler…. Yol boyu arkadaşım Dittman’la partinin tavrının ne olması gerektiğini tartıştık. Partinin mutlaka olumlu oy vermesi gerektiğini, farklı görüşler çıksa bile bizim bu yolu izlememiz gerektiğine karar verdik. Dittman “Parti başka türlü hareket edemez. Başka türlü hareket cephedekiler arasında ve evde kalanlar arasında Sosyal Demokrat Parti’ye karşı kızgınlık doğurur. Halkın kızgınlığıyla Sosyalist örgüt dağılıp yok edilebilir” diye toparladı. [47]

… Berlin’de ihtiyatların birliklerine katıldığını ve Sosyal Demokrat şarkılar söyleyerek yürüdüğünü gördüm! Bazı tanıdığım sosyalist ihtiyatlar bana “Huzur içinde cepheye gidiyoruz, çünkü yaralanırsak Partinin bize bakacağını ve eğer dönmezsek ailemize bakacağını biliyoruz” dediler…. Yol boyu arkadaşım Dittman’la partinin tavrının ne olması gerektiğini tartıştık. Partinin mutlaka olumlu oy vermesi gerektiğini, farklı görüşler çıksa bile bizim bu yolu izlememiz gerektiğine karar verdik. Dittman “Parti başka türlü hareket edemez. Başka türlü hareket cephedekiler arasında ve evde kalanlar arasında Sosyal Demokrat Parti’ye karşı kızgınlık doğurur. Halkın kızgınlığıyla Sosyalist örgüt dağılıp yok edilebilir” diye toparladı. [47]

Alman işçi sınıfındaki bu milliyetçi sürüklenme ve onlara önderlik etme iddiasında olan sosyal demokrasinin krizi karşı cephede, milliyetçi-şoven kesimde bir er olan Adolf Hitler tarafından o günlerde nasıl algılandı?

…Marksizm ancak Temmuz 1914’te ağına düşürdüğü Alman işçilerinin uyandığını ve süratle vatan hizmetine koştuğunu gördü. Birkaç gün içinde halkın alçakça aldatılışının bütün hileleri ve savruntuları darmadağın oldu, birdenbire bir yığın Yahudi idareci (SPD şefleri – SD) terk edildi, altmış yıldan beri kitlelere telkin ettikleri şeylerden hiçbir iz kalmamış gibi tecrit edildiler. Bu, Alman işçi sınıfının kötü çobanları için kötü bir an idi. Fakat şefler kendilerini tehdit eden tehlikeyi fark eder etmez, yalan kisvesine iyice bürünerek görünmez oldular, hiç utanmadan milli şevk ve heyecanı taklit etmeye başladılar.[48]

…Marksizm ancak Temmuz 1914’te ağına düşürdüğü Alman işçilerinin uyandığını ve süratle vatan hizmetine koştuğunu gördü. Birkaç gün içinde halkın alçakça aldatılışının bütün hileleri ve savruntuları darmadağın oldu, birdenbire bir yığın Yahudi idareci (SPD şefleri – SD) terk edildi, altmış yıldan beri kitlelere telkin ettikleri şeylerden hiçbir iz kalmamış gibi tecrit edildiler. Bu, Alman işçi sınıfının kötü çobanları için kötü bir an idi. Fakat şefler kendilerini tehdit eden tehlikeyi fark eder etmez, yalan kisvesine iyice bürünerek görünmez oldular, hiç utanmadan milli şevk ve heyecanı taklit etmeye başladılar.[48]

Bir faşist olarak Hitler, tek ve açık gerçeği sadece farklı kelimelerle ifade etmektedir: Milliyetçi hislerle “vatan savunmasına” yığınlar halinde koşan bir işçi tabanı ve siyasi varlığını korumak için onlara (bazıları isteyerek, bazıları gönülsüzce) uyum gösteren sosyalist şefler.

Savaşa parti bütünlüğü içinde karşı çıkan sadece Rusya SDİP ve Sırp sosyalistleri oldu. Çarlık Duma’sında Menşevik + Bolşevik 14 üye oylamaya katılmadılar ve savaş sorumluluğunu reddettiler. Sırbistan Partisi hem saldırgan Avusturya’yı hem de bu sürece sebep olan Sırp şovenizmini aynı anda mahkûm etti. Ancak elbet bu partiler genel çözülme ve çöküş içinde etkili olamadılar. Şoven dalgaya teslim olmanın yarattığı hayal kırıklığının en somut örneklerinden birini, Alman SPD savaşa destek kararı aldığı sıra Berlin’de bulunan bir Bolşevik, Alexandra Kollontay günlüğüne not ettiği çarpıcı detaylarla aktarmıştır.

Kollontay’ın tarihi tanıklığı: 3 Ağustos: Alman yoldaşlar ile konuşmak için Reichstag’a gittim. Kautsky ile karşılaştım. Ona “Bundan sonra ne olacak?” diye sordum. Aldığım cevap ilginçti: “Böylesi kötü bir zamanda herkes kendi derdini çekmeli.” Başka bir SPD milletvekili olan Göhre şunları söyledi: “Düşünün bir kere, sosyalistlerimiz arasında bu kadar çok yurtsever bulunacağına, bu kadar çok coşku duyulacağına kim inanırdı! Birçoğu gönüllü savaşa katılıyor. Evet evet, Almanya hepimiz için değerli. Sosyalistlerin de anavatan için ölmeyi bildiklerini göstereceğiz.” Aralarında Haase ve Liebknecht’in bulunduğu 14 kişi savaş kredileri aleyhine oy verecek. SPD milletvekili Stadhagen’a göre “Bu azınlığın görüşleri sadece çocukluk. Sosyalistler oy vermezlerse kitleler nezdinde tüm sempatilerini yitirecekler, bu da partinin geleceğini olumsuz etkileyecek. İşçi kitleleri savaştan yana.” Reichstag’ın en genç milletvekili Wendel’e rastlıyorum “Cepheye gidiyorum. En ön saflara yazılacağım. Yoldaşlarım kurşun yağmuru altındayken burada oturamam” diyor. Koridorlarda koşuyorum. Sosyal demokrat milletvekili Wurm’la karşılaşıyorum. “Buraya nasıl geldiniz? Reichstag’ın böylesi bir oturumuna katılmaya hakkınız yok. – ne de olsa bir Rus’sunuz!” Gerçekten bu “daha aklıma gelmemişti!” Ben buraya “bizimkilerin”, yoldaşlarımın yanına geldim, şimdi yanıldığımı anlıyorum. Wendel, Karl Liebknecht’e kızgınlıkla bakıyor: “Bir deli, bir çılgın! Böyle birini parmaklıklar ardına koymak gerekir. Şu anda duygusallığın hiç yeri değil!” 8 Ağustos: “Vörwaerts”. (SPD günlük yayın organı – SD) bürosunun penceresinde büyük bir tabela asılı: “Rus casuslarını yakala!” Şovenizm Alman yoldaşları buraya kadar getirdi demek! 5 Eylül: Rosa Luxembourg ile karşılaştım. Kısa bir görüşme olmasına rağmen bana güç verdi. Rosa’nın kafası açıktı. Acımasız, dokunaklı alaycılığı birçok şeyi doğru bir biçimde aydınlatıyordu. 16 Eylül: 2 saat sonra Berlin’den, Almanya’dan ayrılmış olacağız. Yalnızca kendi yaşamımın bir safhasına değil, daha büyük, çok daha büyük ve daha önemli bir şeye veda ediyorum. Acaba dünya savaştan sonra değişecek mi? ..Hoşça kal Berlin! Bir zamanlar çok sevdiğim, şimdi ise bana bu kadar yabancılaşan Parti, hoşça kal! Bakışlarım geçmişten ayrılırken gözyaşı dökmüyorum. İleriye, geleceğe bakıyorum.[49]

3 Ağustos: Alman yoldaşlar ile konuşmak için Reichstag’a gittim. Kautsky ile karşılaştım. Ona “Bundan sonra ne olacak?” diye sordum. Aldığım cevap ilginçti: “Böylesi kötü bir zamanda herkes kendi derdini çekmeli.” Başka bir SPD milletvekili olan Göhre şunları söyledi: “Düşünün bir kere, sosyalistlerimiz arasında bu kadar çok yurtsever bulunacağına, bu kadar çok coşku duyulacağına kim inanırdı! Birçoğu gönüllü savaşa katılıyor. Evet evet, Almanya hepimiz için değerli. Sosyalistlerin de anavatan için ölmeyi bildiklerini göstereceğiz.”

Aralarında Haase ve Liebknecht’in bulunduğu 14 kişi savaş kredileri aleyhine oy verecek. SPD milletvekili Stadhagen’a göre “Bu azınlığın görüşleri sadece çocukluk. Sosyalistler oy vermezlerse kitleler nezdinde tüm sempatilerini yitirecekler, bu da partinin geleceğini olumsuz etkileyecek. İşçi kitleleri savaştan yana.”

Reichstag’ın en genç milletvekili Wendel’e rastlıyorum “Cepheye gidiyorum. En ön saflara yazılacağım. Yoldaşlarım kurşun yağmuru altındayken burada oturamam” diyor.

Koridorlarda koşuyorum. Sosyal demokrat milletvekili Wurm’la karşılaşıyorum. “Buraya nasıl geldiniz? Reichstag’ın böylesi bir oturumuna katılmaya hakkınız yok. – ne de olsa bir Rus’sunuz!” Gerçekten bu “daha aklıma gelmemişti!” Ben buraya “bizimkilerin”, yoldaşlarımın yanına geldim, şimdi yanıldığımı anlıyorum.

Wendel, Karl Liebknecht’e kızgınlıkla bakıyor: “Bir deli, bir çılgın! Böyle birini parmaklıklar ardına koymak gerekir. Şu anda duygusallığın hiç yeri değil!”

8 Ağustos: “Vörwaerts”. (SPD günlük yayın organı – SD) bürosunun penceresinde büyük bir tabela asılı: “Rus casuslarını yakala!” Şovenizm Alman yoldaşları buraya kadar getirdi demek!

5 Eylül: Rosa Luxembourg ile karşılaştım. Kısa bir görüşme olmasına rağmen bana güç verdi. Rosa’nın kafası açıktı. Acımasız, dokunaklı alaycılığı birçok şeyi doğru bir biçimde aydınlatıyordu.

16 Eylül: 2 saat sonra Berlin’den, Almanya’dan ayrılmış olacağız. Yalnızca kendi yaşamımın bir safhasına değil, daha büyük, çok daha büyük ve daha önemli bir şeye veda ediyorum. Acaba dünya savaştan sonra değişecek mi? ..Hoşça kal Berlin! Bir zamanlar çok sevdiğim, şimdi ise bana bu kadar yabancılaşan Parti, hoşça kal! Bakışlarım geçmişten ayrılırken gözyaşı dökmüyorum. İleriye, geleceğe bakıyorum.[49]

Alman ve Fransız partilerinin tavırlarının ertesinde hemen hemen tüm Avrupa sosyalist partilerinde zincirleme bir çözülme başladı. Bir ara “Millerand’cılık” (sosyalist partilerin burjuva hükümetlerine katılması)na şiddetle karşı çıkan ve bu konuda Jaures ile zıtlaşan “Ortodoks” Jules Guesde Fransız savaş hükümetine katıldı. Onu Belçika’da SP lideri Vandervelde izledi. İngiltere’deki milliyetçi dalga İşçi Partisi’ni de sürükledi ve savaşa karşı çıkmış olan Keir Hardie bu dalgayı izlemek zorunda kalarak bir yıl içinde kırgın biçimde öldü.

Savaş ve izlenen politikalar İkinci Enternasyonal’in çöküşünü getirdi. Buradan sonra savaşın yol açtığı yıkım içerisinde kendine yeni bir yol arayan dünya sosyalistlerinin çabaları, Zimmerwald ve Kienthal Konferansları ve Komintern’e giden süreç ile devam edecektir. Tüm bu süreci bir sonraki çalışmamızda, Komintern’in kuruluşunu konu alan çalışmamızda ele alacağız. Şimdi bu noktada, İkinci Enternasyonal’i çöküşe götüren deformasyonun, çürümenin tarihsel, sosyal ve teorik-ideolojik arka planını incelemek ve bu başarısızlığın temel sebeplerini ortaya koymak durumundayız.

[11] “Seçme Yazışmalar 1”, K. Marx, F. Engels, Sol Yayınlar, 1995, Ankara, s.94

[12] “No, Karl Marx Was Not Eurocentric”, Kevin Anderson, Jacobin Magazine, Temmuz 2022, https://jacobin.com/2022/07/karl-marx-eurocentrism-western-capitalism-colonialism?fbclid=IwAR3RNBhys47Tn0AFEhMe8vPd_SQASHxbHGTmf4z-QtrTPjDNA8X5ko9mApQ ve

“The Last Years of Karl Marx” Marcello Musto, Stanford University Press, ABD, 2016, s.152

[13] “The Discovery of India”, J. Nehru, Penguin Books, India, 2004, ve “Utanç İmparatorluğu: İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?”, Shashi Tharoor, Kronik yayınları, İstanbul, 2017

[14] Hindistan’da o yıllarda görev yapmış İngiliz hukukçu (Yazarın notu)

[15] “The Last Years of Karl Marx, s.66

[16] “Reform, Revolution and Opportunism…” s.77

[24] “Under the Socialist Banner…” s.157

[25] “Socialisme: La Voie Occidentale”, Derleyen Henri Weber, Presse Universitaire de France, Pariş, 1983, s. 15

[26] “Lenin’in (Uluslararası Sosyalist Büron Genel Sekreteri) C. Huysmans ile mektuplaşmaları, Lenin’in 1912’ye kadar tartışmasız bir biçimde Enternasyonal’in geleceği konusunda tam bir iyimserlik ve mutlak bir güven duyduğunu, Enternasyonal’e dünya sosyalizminin en üst manevi otoritesi olarak bağlı olanlar safında yer aldığını gösteriyor.” (“İkinci Enternasyonal”, Patricia van der Esch, Yordam Kitap, İstanbul, 2018, s.222

[27] Kautsky “L’Action de Masse”, “Socialisme: La Voie Occidentale”, s.278

[28] “Under the Socialist Banner…” s.146

[29] “Reform, Revolution and Opportunism…” s.127

[30] “Under the Socialist Banner…” s. 46

[32] “Reform, Revolution and Opportunism…” s. 135

[34] “İkinci Enternasyonal”, Patricia van der Esch, s. 110

[35] “Under the Socialist Banner…” s.157

[36] “İkinci Enternasyonal”, Patricia van der Esch , s.107

[37] “Reform, Revolution and Opportunism…” s.169

[39] “İkinci Enternasyonal”, Patricia van der Esch, s.107

[40] “Under the Socialist Banner…” s.124, “Reform, Revolution and Opportunism…” s.131

[41] “İkinci Enternasyonal”, James Joll, Belge Yayınları, İstanbul, 2002, s.134

[45] “İkinci Enternasyonal”, Patricia van der Esch, s.139

[46] “Rosa Luxemburg”, Peter Nettl, Everest Yayınları, İstanbul, 2003, s.506

[47] “İkinci Enternasyonal”, James Joll. S.159

[48] “Kavgam”, Adolf Hitler, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1972, s.168

[49] “Birçok Hayat Yaşadım”, Alexandra Kollontai, İnter Yayınları, İstanbul, 1989, s.131-165


© sendika.org