menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Taksim İnisiyatifi olarak ortaya çıkan iradeye açık çağrı

13 0
25.06.2026

Yaklaşık 9 ay önce Voltran’ı Oluşturmak[1] metaforuyla bir yazı kaleme almış ve Türkiye siyasetinin, merkezinde DEM’in olduğu “barış süreci” ile merkezinde CHP’nin olduğu “savaş süreci” arasında sıkışıp kaldığını; bunu aşmak için de bir Cephe/Devrimci İnisiyatif Merkezi oluşturulması için açık çağrı yapmıştım. Yazının yayımlandığı 14 Eylül’den bu yana -düzen siyasetinde- yaşanan sıkışmışlıkta, iktidarın iki ana aksta da yöntemlerini daha fazla sertleştirmesinin dışında bir değişiklik olmadı. DEM, (tabanının rahatsızlığına rağmen) “barış süreci” ile -merkezi düzeyde- teslim alındı; CHP, “mutlak butlan” ile parçalanarak iç sorunlarına boğuldu. Yani iktidar, çok yönlü saldırısıyla birkaç kuşu birden vurdu.

Birincisi, son seçimlerde birinci parti olan Özgür Özel liderliğindeki CHP’yi halkın gözünde itibarsızlaştırdı. Bunun için de -en zayıf halkalar üzerinden- eşi benzeri görülmemiş bir çirkinlikle saldırdı. Bu konuda da başarılı olduğunu söylemek mümkün. Bu hamlelerin ters teptiği iddia etmek, tespit değil temenni olabilir ancak. Hele de itibarsızlaştırma operasyonlarının tamamlayıcısı olarak CHP’nin başına Kılıçdaroğlu’nu atadıktan sonra. Göstere göstere gelen bu karara karşı Özgür Özel ve ekibinin sadece “yapsınlar da göreyim” tehdidi ya da “yapılacağını sanmıyorum” temennisinin dışında herhangi bir mücadele programı olmadığı ortaya çıktı. Ki hâlâ, böyle bir mücadele programı var mı, varsa bu mücadelenin dayanakları ve sınırları ne olacak; belli değil. Mutlak butlan kararı çıkarsa, mevcut yönetimin ayrı bir partide örgütlenmek zorunda kalacağı belli iken ve bunun hazırlıklıları çok önceden tamamlanmış olması gerekirken; bu bile bir yılan hikâyesi olarak tartışma konusu olmaya devam ediyor. TBMM’ye ya da Anıtkabir’e yapılan başarılı (ama anlık kararlarla yapılan ve sürekliliği olmayan) yürüyüşleri saymazsak; kitleyi bir yerde toplanıp Yiğidim Aslanım söyletme sınırlarına hapsolmuş durumda. 

İkincisi, Kürt hareketini “barış süreci”ne başarıyla hapsetti. İktidar ortağı Devlet Bahçeli’nin bile tüm ısrarlarına ve çağrılarına rağmen, somut hiçbir adım atmadı. Devede kulak sayılmayacak adımlara bile tenezzül etmedi. Göstermelik adımlarını ise ihtiyacı olan yeni anayasa yapım sürecinde atacaktır. Çünkü anayasa değişikliği için Kürt hareketinin desteğine ihtiyacı var. Şöyle ki; bilindiği gibi AKP, MHP, HÜDAPAR ve DSP’nin toplam milletvekili sayısı (TBMM Başkanı sayılmazsa), 327. Anayasayı değiştirmek için gereken minimum milletvekili sayısı ise 360. Yani iktidarın, 33 vekilin daha desteğine ihtiyacı bulunmaktadır. DEM DBP’nin toplam vekil sayısı ise 58. DEM içindeki sosyalist kesimden gelen milletvekilleri destek olmasa da Kürt hareketinin taleplerinin bir kısmının yeni anayasaya eklenmesi durumunda 58 vekilden 33’ünün desteğine ulaşması, kuvvetle muhtemeldir. Bu destekle de AKP, anayasa değişikliğinin gerektirdiği minimum sayıyı (360) geçmektedir. Ancak bu sayı, referandumu zorunlu kıldığından ve referandumda kazanma olasılığı da bulunmadığından, Erdoğan’ın esas hedefi, referandumun zorunlu olmadığı 400 sayısına ulaşmak. TBMM’de İyi Parti’nin 29, Yeni Yol Partisi’nin 20, Bağımsızların 10, Yeniden Refah Partisi’nin 4 vekili olduğu düşünülürse; bu 59 sağcıdan destek alması zor değil. Ancak zaferi garantiye almak gerekecektir. Bu durumda da Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geçirilmiş olması, kendisini destekleyen yaklaşık 20 milletvekili de hesaba katılınca, tüm sorunlar çözülecektir. Dolayısıyla Erdoğan’ın TBMM’de 400’e ulaşması zor, ama imkânsız değil. 

Bunlar, düzen siyasetinin hâl-i pür melâli. Gelelim bizi ilgilendiren kısma, iktidarın her zaman vurduğu kuşa, yani sosyalistlere... 

Bilindiği gibi Mahir Çayan, Türkiye’nin yönetimini oligarşik olarak niteleyerek, şu önemli tespiti dile getirir:

“Bizim gibi ülkelerdeki oligarşik yönetim rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta yönetimi ile ülkeyi yönetebilmektedirler. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “temsili demokrasi” ile icra edilir (gizli faşizm) ya da sandıksal demokrasiye........

© sendika.org