Emperyalist saldırganlıkla gerici rejim arasında: İran halklarının yanındayız
Emperyalizmin beklenen İran saldırısı, 28 Şubat’ta başlamasının ardından yoğun bir şekilde sürüyor. Bu savaşın niteliği ve özgünlüğü, savaşa karşı alınacak tutumlar açısından belirleyici bir öneme sahip. Lenin’in dediği gibi, her savaşın ayrı ayrı tarihsel incelemesine ihtiyacımız var.
25 yıldır coğrafyamızda sürdürülen emperyalist saldırganlık, saldırıya uğrayan ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını yağmalamak, o ülke halklarını yeniden sömürgeleştirmek amacıyla yapılıyor. Saldırıya uğrayan ülkelerin rejimlerinden, gerici niteliklerinden bağımsız olarak böyledir. Ve bu emperyalist saldırganlığa karşı çıkılırken, sömürgeleştirilmek istenen halklarla dayanışma gösterilmelidir.
Emperyalizmin yeniden sömürgeleştirme saldırıları olarak tespit ettiğimiz bu dönemde, emperyalizmin bütün saldırganlıklarına karşı çıkılması, halklar nezdinde siyasal teşhirinin yapılması gerekiyor.
Emperyalist saldırganlığın durdurulması için mücadele, saldırıya uğrayan halklarla dayanışma gösterilmesi ve kendi işçi sınıfımız içerisinde milliyetçi ya da dinci, mezhepçi ideolojilerin yaygınlaşmasına yol açan sonuçlarıyla mücadeleler asli işimiz olmalıdır. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’ye yönelik saldırganlık karşısında da esas olarak bu tutumu aldık.
Saldırıya uğrayan ülkelerin yozlaşmış, gerici ve kendi halkına düşman nitelikleri, bu rejimlere karşı aşağıdan güçlü bir halk muhalefetinin ya da emperyalizme karşı ulusal bir direnişin yokluğu, bu işgal süreçlerinde devrimcilerin bu ülke halkları ile enternasyonal bir dayanışma bağı kurulmasını olanaksızlaştırdı.
Hatta kimi durumlarda bütün taraflar, ilerici bir ulusal direniş odağının çıkmasını engellemek için ellerinden geleni yaptı. Emperyalist saldırganlığa karşı bu ülkelerdeki direniş, yerel gerici egemenlerin yeni gelişen yerel ve uluslararası güç odakları arasında tercihlerde bulunarak sürdürmeye çalıştıkları bir durumdu. Bu gerçekliğin hakim olduğu böyle bir coğrafya ve dünyada, bu saldırganlıklara karşı gelişen direnişten halklara umut vaat edici, ışık olabilecek sonuçlar üreyemedi.
Bu 25 yıllık süreç emperyalistler, yağmadan pay kapmak isteyen işbirlikçi bölgesel devletler ve saldırıya uğrayan bu ülkelerin gerici ve baskıcı diktatörlük rejimleri arasında bir savaş olarak yaşandı. Bu savaş süreçleri, ilerici devrimci güçlere çeşitli olanaklar sunduysa da örgütsel ve siyasal zayıflık nedeniyle savaşın getirdiği olanaklardan yararlanılamadı. Kendi halkı tarafından bile terk edilen bu rejimler, emperyalistler ve taşeronları tarafından kolaylıkla alt edilebildi. Sonuç itibariyle bu savaşlar, saldırıya uğrayan ülkelerde halkların çoğunlukla tarafsızlaştığı iki gericilik arasındaki savaşlar olarak yaşandı.
Savaşın bugüne kadar seyrine baktığımızda İran hava sahası büyük ölçüde emperyalistlerin kontrolünde. ABD-İsrail uçakları ve füzeleri, hiçbir engelle karşılaşmadan İran’ın her noktasını vurabiliyor. İran’ın, bulunduğu coğrafi konum itibariyle uluslararası destek almasının koşulları var, tabi gelirse. İran, temel ihtiyaç maddeleri üretimi açısından kendi kendine yeterli bir ülke. Füze üretme ve atma kapasitesi ise henüz durdurulabilmiş değil. Bu kapasite, belirli oranlarda sürdüğü sürece İran devletinin direnişi de sürer. İran, emperyalistlerin beklemediği kadar dirençli ve çılgınca bir ölüm kalım savaşı yürütüyor. Savaşı bütün Ortadoğu’ya yaymak için füze atmadığı Körfez ülkesi kalmadı. Hedeflerine Kıbrıs’taki İngiliz üssünü bile dahil etti. Sonunda Batılı ekonomileri felç edebilecek Hürmüz Boğazı’nı kapatma kararı aldı, Körfez’den petrol sevkiyatı durdu.
ABD’nin İran’da başladığı işi bitirmeden geri çekilmesinin sonucu yeni bir Vietnam sendromu olacaktır. Böyle bir gelişme, yeniden hegemonya inşa etme sürecinde ağır bir ekonomik ve askeri kırılmaya yol açar. İran rejimini ya dize getirmek, kendisiyle anlaşmaya zorlamak ya da yıkana kadar savaşı çeşitli farklı biçimlerde sürdürmek zorunda. Nitekim Trump, “tam teslimiyet” istediğini söylüyor. Öte yandan savaşın uzamasının bütün gelişmiş kapitalist ekonomilerde yaratacağı yıkıcı sonuç, bu savaşın sona erdirilmesinin sadece Trump’ın isteklerine bağlı olmadığını da göstermektedir. Öte yandan emperyalist saldırının olası bir başarısızlığı İran rejimine bir prestij sağlasa da bu savaş sürecinden İran’ın da bir ekonomik yıkımla karşılaşacağı açık.
İran liderliği için fazla seçenek yok; ellerindeki bütün kartları oynayıp sonuna kadar direnmek zorundalar. Emperyalistlerin ise hava saldırısı ile kazanacağı bir savaş yok. İran savaşı, “savaş her alanda sürer ama sonuçta karada kazanılır” gerçeğini akla getiriyor. İran gibi sert ideolojik bir zemin üzerine inşa edilmiş devletlerin kolayca esneme ihtimalleri yok. Yıllardır bütün topluma pompaladıkları “şeytan Amerika” figürü ile hele Hamaney’in öldürülmesinden sonra geri adım atma şartları da zorlaştı.
İki tarafın da “onurlu” çıkacağı bir barış ihtimali yok.
İran savaşı beklenirken, bundan birkaç gün önce doğusunda Pakistan, sınır saldırıları nedeniyle Afganistan’a savaş ilan etti ve başkent Kabil’i uçaklarla bombaladı. Çin’le iyi ilişkilere sahip ve Kuşak-Yol projesinin güzergâhlarından olan Pakistan’ın bu sınır saldırıları ve savaş tehdidiyle bölgenin krize sokulmasından kimin çıkarı olabilir ki? Ardından, Kuşak-Yol projesinin batıya açılan son kapısı İran’a saldırı başladı. Bugün İran savaşının, aslında ABD’nin Çin’i kuşatma savaşı ve İsrail’in güvenliği meselesi olduğu konusunda herkes hemfikir sanırım. Yoksa dünyada bu kadar gerici ve baskıcı diktatörlüklerle iş tutan ABD’nin, İran’da da gerici bir rejim olması ile bir sorunu yok. Trump’ın İran rejimine yönelik “halkını öldüren rejim” açıklaması halkın çektiği çilelerin politik olarak istismar edilmeye çalışılmasından başka bir şey değil.
Çok değil daha bir ay öncesine kadar, İran’daki 47 yıllık gerici rejiminin kendisine isyan eden halkı nasıl katlettiğini konuşuyor ve katledilen binlerce İranlının acısını yüreğimizde hissediyorduk. Bugün ise İran’a yönelik emperyalist saldırganlığı konuşuyor ve bu saldırganlığa karşı tavır alıyoruz. Peki ama biz devrimciler kimin, neden ve nasıl yanındayız? Antiemperyalist tavrımızın içeriği nedir? İran halkıyla nasıl bir dayanışma içindeyiz?
1979 devriminin İslamcılar tarafından çalınmasından bugüne komünistlerden ulusal hakları için mücadele eden Kürtlere, Sahra Türkmenlerine, Beluçlara kadar bütün haklı mücadeleler kanlı baskıyla yok edildi. Devrimin ilk yıllarından başlayarak devrimciler, komünistler başta olmak üzere onbinlerce insan katledildi. Humeyni’nin emriyle 1988 yılındaki toplu idam kampanyasıyla birlikte binlerce kişiyi katlederek kendine muhalif örgüt bırakmayan İran gericiliği, sonrasında da bu katliamcı çizgiyi sürdürdü. İrili ufaklı çok sayıda ayaklanmaya sahne olan İran’da, özellikle 2009 yılından bu yana ana talebi özgürlük olan altı büyük halk ayaklanması oldu ve her biri kanla ve katliamla bastırıldı; on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi tutuklandı, işkence edildi, sakat bırakıldı. Bu isyanların ne bir önderliği vardı ne örgütlüydü ne de silahlı. Basit iletişim ağları ile koordine olan, büyük ölçüde kendiliğinden özelliği olan ayaklanmalardı.
İran solunun önemli bir bölümü emperyalist saldırganlığa karşı çıkıyor, eleştiriyor. Ama aynı zamanda İran gericiliğine karşı da mücadele çağrısı yapıyor. Ülkenin kaosa sürüklenmesi koşullarında dayanışma ilişkileri, yerel yönetim birimleri kurulması çağrıları yapıyorlar. İran muhalefetinin burjuva ve şahçı unsurlarıysa ABD ve İsrail’i alkışlıyor. Maalesef emperyalizm ve İran gericiliği arasında sıkışmış halkın içinde “bu kanlı rejimi kim yıkarsa yıksın, bundan daha kötüsü olamaz” fikri giderek yaygınlaşıyor. Kürtler ve Beluçlar gibi görece örgütlü ve silahlı muhalif unsurlar, rejimin yıkılması / zayıflaması, İran’ın kaotik bir sürece yönelmesi halinde kendi halklarını korumak üzere pozisyon alacaklarını söylüyorlar.
Emperyalist saldırganlığa karşı İran’da halkın ve örgütlü muhalefetin, rejimle aralarında olanları bir tarafa bırakıp “vatan savunması” refleksiyle işbirliği yapmalarının hiçbir açıdan koşulu yok. Rejimin kanlı geçmişi nedeniyle İran halkı, bütün bir ulus olma duygularını yitireli çok oldu. 47 yıllık bu zalim rejimin 37 yılını yöneten Hamaney, Amerikan füzeleriyle öldüğünde rejimin gadrine uğramış halktaki karışık duygu halini tahmin edebilirsiniz. Bu zalim kanlı rejimin temsilcilerinin ölümü karşısında sevinç duyan halk kesimleri ya da muhalif örgütler ne diye eleştirilebilir ki? Onlar “bu katilleri biz yargılayıp cezasını veremedik” diye hayıflanıyor.
Bugün rejimi destekliyor görünen halk kesimlerinin bu desteğinin ise uzayan savaş koşullarında geri çekilmesi ihtimali yüksek. Hatta iktidar içi bir parçalanma da olası.
İran halklarının yanındayız
Türkiye solunun neredeyse bütünü bu sloganı atıyor. İran rejimini mi savunuyoruz? Peki ama mevcut durumda bu slogan neyi anlatır?
Kuşkusuz bütün savaşlar, en ilericisi bile halklara kan, ölüm, işkence getirir. Bugün emperyalistler ve Siyonistler tarafından İran kentlerine yağdırılan bombalar birçok masum insanın canına malına mal oluyor. Bir ilkokula atılan bomba 165 kız öğrenciyi katlediyor. Evet, emperyalist saldırganlığın kan ve ölüm yağdırmasına karşı İran halkının yanındayız.
Peki ama, konu İran olunca bu slogan sadece bunu mu ifade etmeli? 47 yıldır özgürlük için, hakları için, yoksulluk için gerici-katil İran rejimine karşı ayaklanan ve on binlercesi katledilen İran halklarına şunu mu diyeceğiz: “Şu anda emperyalistler ülkenize saldırıyor. Şimdilik İran rejimine karşı eleştirilerimizi durduruyoruz.” İran’daki mevcut rejimden nefret eden geniş kesimlere bu anlatılabilir mi? İranlı sosyalistlere, Kürtlere, demokratlara bunu anlatabilir misiniz?
ABD kaynaklı yalan haberler ve genel durumu yansıtmayan bazı ayrıksı açıklamalar dayanak gösterilerek, özellikle Kürtler üzerinden köpürtülen “dış güçlere dayanarak özgürlük gelmez, Kürtler fırsatçılık yapıyor” şeklinde sosyal şoven bir gerici söylem geliştiriliyor. ABD-İsrail müdahalesini ne İran muhalefeti istedi ne de bunu durdurmaya güçleri var. İran’da siyasal hareketler, devrimciler-komünistler, İran rejiminin yıkılması, zayıflaması ya da bir kaos ve iç savaş çıkması olasılıklarına karşı pozisyonlarını alıyorlar. Bundan daha doğal bir şey de olamaz. ABD-İsrail işbirlikçiliğiyle rejim değiştirmek başka bir şeydir. Mesela junior Rıza’nın yaptıklarını böyle değerlendirebilirsiniz.
Gerici bir savaşın içinden ilerici bir sonuç elde etmek nedir? Trump İran halkına özgürlük vaat etmediği gibi, rejimi de yıkma derdinde değil. Hamaney’in yerine düşünülen oğlunu beğenmeyip, Venezuela’daki gibi işbirliğine açık bir dinci figür arıyor. İran ilerici muhalefeti, rejimin dağılma, devrilme ihtimaline karşı emperyalistlerin İran siyasetini dizayn etmesini engellemek için pozisyon almaya çalışıyor. Kürtler ve Beluçler kendi bölgelerini savunmak için pozisyon alıyor. Bugünlerde ABD’nin İran rejimini yıkmak için Kürtlerden ordu kurma tartışmalarının stratejik bir gerçekliği yok. 100 milyonluk İran nüfusunda Kürtler azınlık. Üstelik net çizgilerle ayrılmış bir Kürt bölgeleri de yok. Kürtler, yapsa yapsa kendi bölgelerini koruyabilir ve politik olarak rejimin yıkılmasının ilk silahlı kıvılcımını yakabilir ama Tahran’a yürüyemez. Kürtler fırsatçılıkla suçlanıyor. Aslında bu suçlama sadece Kürtlere değil 47 yıldır bu katliamcı rejime direnen tüm İran halkına ve soluna da yapılıyor. Ayrıca bütün gerici savaşların yaratacağı siyasi boşluklardan, kendi devletlerinin askeri cihazının zayıflamasından, işçi sınıfı ve halkların kendi lehlerine sonuç çıkarmak için pozisyon almalarının yanlış bir tarafı yoktur.
İki gerici güç savaştığı zaman sahaya ve çatışmanın niteliğine bakılır. Emperyalizmin saldırısına uğruyor olması, kendi idaresindeki halkları katliamlarla ezip bastırarak birleşik ulusal bir direnişin imkânlarını da ortadan kaldıran bir rejimi mazluma çevirmez. Bu çatışmanın içinden dünya ve bölge halkları için nasıl bir ilerici sonuç çıkarabiliriz? Orada ilerici bir unsur var mı diye dönülür buna bakılır ve enternasyonal dayanışma, savaşın olduğu ülkenin, bölgenin ilericileriyle yapılır. Şımarık ve kibirli bir şekilde “İran solu mu var” diyenlere de, kendi ülkenizde solun durumu nedir diye sormak gerek.
1971 yılında Halkın Fedaileri’nin liderliği Siahkal’da katledildikten bir yıl sonra, Türkiye’de 1972 yılında Mahir Çayan ve yoldaşları Kızıldere’de katledildi. Üstelik bu iki örgütün devrimci stratejileri ve politik çizgileri o kadar birbirine yakındı ki. Uzak Asya ve Latin Amerika devrimciliğine bakan Türkiyeli devrimciler, yanı başlarındaki İran soluyla çok az ilişki kurdu. Oysa benzer bir devrimci gelişme orada da yaşanıyordu. İran halkının mücadelesinin üzerinden atlandı. Bugün yine 47 yıldır kan ve ölümle boğuşan İran halkının mücadelesinin de üzerinden mi atlayacağız?
Kalbimiz emperyalistlerin bombalarıyla katledilen İran halkının yanındadır. Kalbimiz 47 yıldır zalim, katliamcı bir rejimle mücadelede on binlerce evladını yitirmiş İran halkının yanındadır. Dayanışmamız İran’ın ilerici, sol muhalefeti ve halkıyladır.
