menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeni bir sınıf hareketi için somut mücadele programı: Sermayenin örgütlü gücüne karşı sınıfın birleşik mücadelesi

4 0
04.09.2026

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

Türkiye’de işçi sınıfı, sermayenin daha fazla kâr ve daha ucuz emek uğruna yürüttüğü çok yönlü bir saldırıyla karşı karşıyadır. Ücretlerin baskılanması, vergi yükünün çalışanların sırtına bindirilmesi, sendikal örgütlenmenin engellenmesi, grevlerin yasaklanması ve mücadeleye öncülük edenlerin tutuklanması aynı sınıfsal ilişkinin içinde ele alınmalıdır. Bu saldırılara karşı kurulacak mücadele programının da ekonomik, sendikal ve siyasal bütünlüğü olmak zorundadır.

Sermayeyi yalnızca birbirinden bağımsız patronların toplamı olarak görmek bizi yanlış bir mücadele anlayışına götürür. Patronlar pazar, ihale, yatırım ve kâr paylaşımı için birbirleriyle rekabet ederler. Ancak aralarındaki rekabet, emek karşısındaki ortak sınıf çıkarlarını ortadan kaldırmaz. Ücretlerin düşük tutulması, çalışma koşulları üzerindeki denetimin işverende kalması ve işçilerin bağımsız örgütlenmesinin sınırlandırılması, bu ortak çıkarın temel dayanaklarıdır.

Bu çıkar ortaklığının örgütsel karşılıkları da vardır. İşveren sendikaları, sermaye dernekleri, meslek ve ticaret örgütleri, sektörel birlikler ve holding yapılanmaları, sermayenin taleplerini bir araya getirdiği ve siyasal karar süreçlerine taşıdığı kanallardır. Sermaye, kendi içindeki bütün anlaşmazlıkları çözmeden de emek maliyetini düşürmek ve işyerindeki egemenliğini korumak için ortak tutum geliştirebilir. İşçi sınıfının örgütlenmesini tartışırken sermayenin bu iç örgütlenmesini ve sınıfsal hareket kabiliyetini gözden kaçıramayız.

Bir işyerinde sendikal örgütlenmenin yenilgiye uğratılması, diğer işverenler için de cesaret verici bir örnek olur. Bir direnişin kazanması ise başka işyerlerindeki işçilere mücadele edebileceklerini gösterir. Bu nedenle tek bir fabrikadaki ücret kavgasının, bir madendeki direnişin veya enerji  veya bir belediye şirketindeki örgütlenmenin sonucu o işyerinin kapısında kalmaz. Sermaye bunun sınıfsal anlamını görürken işçilerin mücadelesini işyeri sınırlarına hapsetmek, karşı tarafın üstünlüğünü kabullenmek olur.

Sermaye rekabet ederken de sınıf olarak örgütlüdür. İşçi sınıfının da kendi farklılıklarını ortak mücadele iradesi içinde birleştirmesi gerekir.

Devletin çalışma yaşamındaki rolünü de bu güç ilişkisi içinde değerlendirmek zorundayız. Asgari ücretin düzeyi, verginin kimden ve nasıl toplandığı, toplu sözleşmeye hangi koşullarla ulaşılabildiği ve grev hakkının sınırları siyasal kararlardır. İşçiyle patron, bu kararların karşısına eşit ekonomik olanaklarla çıkmaz. İşçinin geçimini sürdürmek için ücretine hemen ihtiyacı vardır; sermaye ise bekleme, dava açma, hukuk hizmeti satın alma ve üretimi yeniden düzenleme olanaklarına sahiptir. Hakların kullanılmasını geciktiren bir düzen, bu eşitsizliği sermaye lehine büyütür.

Bugünkü sendikalaşma tablosu bu koşullardan bağımsız değildir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Temmuz 2026 verilerine göre 17 milyon 630 bin 475 kayıtlı işçinin 2 milyon 432 bin 789’u sendika üyesidir. Sendikalaşma oranı yaklaşık yüzde 13,8’dir. Faaliyet gösteren 246 işçi sendikasının yalnızca 60’ı işkolu barajını aşmaktadır. Üstelik sendika üyeliği, toplu sözleşme hakkından fiilen yararlanmak anlamına gelmemektedir.

Bu tablo karşısında işçiye “Neden örgütlenmiyorsun?” diye sormadan önce, örgütlenmek isteyen işçinin karşısına hangi güçlerin, hangi yasaların ve hangi baskı araçlarının çıkarıldığına bakmak gerekir. İşçi, ücretini yükseltmek için sendikalaşırken elindeki ücretini de kaybetme tehdidiyle karşılaşmaktadır. Düşük ücret ve iş güvencesizliği, örgütlenmeyi zorlaştıran bir baskı düzeni yaratmaktadır.

Asgari ücret politikası bu düzenin merkezindedir. 2026 için belirlenen aylık asgari ücret brüt 33.030 TL, net 28.075,50 TL’dir. Bakanlığın yayımladığı hesapta bu tutar yılın tamamı için geçerlidir. Ücret sabit tutulurken yaşam giderlerinin artması, işçinin aynı emeği karşılığında giderek daha az geçim aracına ulaşması demektir.

Asgari ücretin düşük tutulmasının etkisi, yalnızca bu ücretle çalışanlarla sınırlı kalmaz. Toplu pazarlığın zayıf olduğu yerde işveren, asgari ücreti diğer ücretleri de aşağıya doğru sıkıştırmanın ölçüsüne dönüştürür. Kıdem, meslek, deneyim ve sorumluluk farkları aşınır. Yıllarca çalışan işçiyle yeni işe giren işçi, aynı düşük ücret düzeyinin çevresine yığılır. İşverenin “Asgari ücretin üzerinde veriyorum” sözü, insanca yaşam talebini bastırmanın gerekçesi hâline gelir.

Örneğin asgari ücretin yüzde 50 üzerinde çalışan bir işçinin ücreti, sonraki dönemde asgari ücretin yalnızca yüzde 15 üzerinde kalıyorsa ücretler arasındaki mesleki ve kıdemsel fark daralmıştır. Bunun çözümü asgari ücret artışına karşı çıkmak olamaz. Çözüm, bütün ücretleri yükseltecek ve kazanılmış farkları koruyacak ortak bir ücret mücadelesidir. İşçileri ücret düzeylerine göre birbirine karşı konumlandıran anlayış, sermayenin işini kolaylaştırır.

Vergi uygulamaları da ücret mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Mevcut düzenlemede ücretin asgari ücrete karşılık gelen kısmı için gelir ve damga vergisi istisnası vardır. Ancak bu istisna, asgari ücretin üzerindeki kazancın vergilendirilmesini ve yıl içinde biriken matrahın işçiyi üst vergi dilimlerine taşımasını engellemez. Vergiye tabi prim, ikramiye ve fazla çalışma karşılıkları da bu birikime katılır.

2026 ücret gelirleri tarifesinde yıllık matrahın ilk 190 bin liralık bölümü yüzde 15, 190 bin–400 bin lira arasındaki bölümü yüzde 20, 400 bin–1,5 milyon lira arasındaki bölümü yüzde 27 oranında vergilendirilmektedir. Üst dilimlerde oranlar yüzde 35 ve yüzde 40’a çıkmaktadır. Yüksek oran bütün ücrete değil, ilgili dilime giren kısma uygulanır. Buna rağmen brüt ücretle çalışan işçinin eline geçen net ücret yıl içinde gerileyebilir. 

İşçi, hayat pahalılığını karşılamak için zam mücadelesi verir; kazandığı artışın bir bölümünü vergi kesintisiyle kaybeder. Daha fazla çalışarak açığını kapatmaya uğraşır; vergiye tabi fazla mesai kazancı da matrahını yükseltir. Ücret artışının bir bölümünü geri alan bu işleyişe karşı mücadele etmeden, toplu sözleşmede elde edilen brüt zam oranıyla yetinilemez. İşçinin yıl boyunca eline geçen net geliri ve bu gelirin satın alma gücü esas alınmalıdır.

Vergide adalet talebimiz de sınıfsal bir tercihi ifade etmelidir: Düşük ve orta ücretlerin yükü azaltılmalı; yüksek kazançların ve büyük servetlerin vergilendirilmesi güçlendirilmelidir.........

© sendika.org