Mehmet Güneş’in yumurtasız omlet ısrarı
“Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Polemik yönteminin Marksist hareketin tarihinde özel bir yeri vardır. Özellikle tarihsel önderlerimizin teorimizin inşası sırasında olduğu gibi devrimci özünün bozulup sulandırılması girişimlerine karşı muarızlarıyla yürüttükleri polemiklerin çoğu yazdıkları eserler kadar ünlüdür. Kendisi de yaman bir polemikçi olan Lenin polemik yöntemini -mealen- ‘devrimci teoriyi geliştirmenin vazgeçilmez araçlarından biri’ olarak görür.
Tabii onların yürüttükleri polemiklerde her şeyden önce fikir vardır. Bu bazen uzun boylu açıklamalara gerek bırakmayacak yoğunluk ve açıklıkta bir tez olarak çıkar karşınıza, bazen karmaşık süreçlerin olağanüstü berraklıkta özetlenip açıklandığı bir çözümleme bazen de kısacık bir makale ya da önsözde dile getirilen birkaç cümle olarak.
Onların polemik tarzında öz esastır. Üslup içerikten sonra gelir. Hatta kullanılan dili neredeyse hiç önemsemezler. Eleştirilerini çoğu kez çok ağır nitelemeler eşliğinde dile getirirler, muhataplarının kendilerine yönelik saldırılarını da Engels’in Amerikalı sosyalist Florence Kelley Wischnewetzky’ye mektubunda (28 Aralık 1886) dile getirdiği gibi “Onların öfkeli saldırıları benim iyi debbağlanmış derime işlemez” aldırmazlığıyla karşılarlar.
Türkiye solu bu konuda öteden beri garip bir çelişki içindedir: Hem polemiksiz yapamaz ama polemikten de hoşlanmaz. Çünkü polemik, ‘fikirleri tartışmaktan’ çok ‘sidik yarıştırma’ yöntemi olarak kullanılır. Söylenenden çok söyleyene bakılır. İçeriğe aldırılmaz üsluba takılınır. Gösterilen tepkiler de haliyle reaksiyoner olur. Sonuçta ortaya izleyenlerin de keyif aldıkları ufuk açıcı bir müsademe-i efkardan çok kalitenin çoğu kez yerlerde süründüğü didişme hatta çamur güreşi manzaraları çıkar.
Sol kamuoyunda son yıllarda bir de bir ‘polemik alerjisi’ ortaya çıktı. Bu alerjik reaksiyonu “Aman ağzımızın tadı kaçmasın sendromu” olarak da tanımlayabiliriz. İçerikleri önemsenmeden ya da üzerinde yeterince durulup düşünülmeden her eleştiri baştan “gereksiz ve anlamsız didişme” olarak algılanıyor. Yıllardır -ve halen- tanık olunan onca düzeysiz ağız dalaşı göz önüne getirilecek olursa bu refleksif tepkinin haklı nedenleri var kuşkusuz. Fakat bu haklı kaygı, toptancı bir yaklaşımla fikirlerin çarpışmasından korkuya da dönüşmemeli. Aksi taktirde birbirimizi anlamamız, dahası aramızdaki farklılıkları gidererek yakınlaşma kapılarının açılması hepten olanaksız hale gelir.
Bu girizgâhtan sonra meramımı anlatmaya geçebilirim artık.
Malum, sendika.org sitesi solda strateji arayışları bağlamında bir tartışma platformu açtı.
Sürecin başında kaleme aldığım ilk yazımda işçi sınıfı ve emekçi kitlelerden kopukluğumuzun büyüklüğü ve derinliğine dikkat çekerek her şeyden önce kendimizi onların görüş alanına sokacak devrimci bir odak yaratmanın aciliyeti ve önemine işaret ettim. Bunun yolunun da birbirimize karşı siyaset yapmayı bir tarafa bırakıp sınıfın ve emekçi kitlelerin yaşamlarına değecek talepleri esas alan dönemsel bir program temelinde pilot çalışma alanları olarak belirleyeceğimiz sanayi havzaları ve emekçi semtlerinde birlikte çok yönlü militan bir pratik sergilemekten geçtiğini dile getirdim.1
Dosya kapsamında yayımlanan kimi yazılara dair karşı görüş ve eleştirilerimi de farklı tarihlerde yayınlanan iki ayrı yazıyla dile getirdim.2 Bunların ikincisinin bir bölümünde de Mehmet Güneş’in Ana Halka: Saray’ı Yıkacak Anti-Faşist Cephe3 başlığını taşıyan yazısına dair eleştirilerim vardı. Güneş’in dile getirdiği görüşlere yönelik eleştirilerim dört ana noktadaydı:
1) M. Güneş, Saray iktidarında cisimleşen faşizme karşı mücadeleye militan bir karakter ve yön kazandıracak devrimci bir strateji önerdiği iddiasındaydı fakat Saray’ı hedef göstermenin dışında bu stratejinin hayata geçmesini mümkün kılacak talepler, esas alınması gereken sınıfsal çıkarlar ve izlenmesi gereken ittifak siyaseti, öne çıkarılması gereken sloganlar, uygulanması gereken mücadele ve örgütlenme biçimleri ve nihayet Saray’ı yıkacak olursak nasıl bir program uygulayacağımıza dair 12 word sayfası uzunluğundaki makalesi boyunca TEK BİR ÖNERİ dile getirmiyordu.4 Başka bir anlatımla, Mehmet Güneş, “sistem dışına çıkmamakla”, “burjuva hukukunu esas alan şikayetçilik ve yasallıkla” vb. suçladığı kendisi dışında kalan sol’dan farklı olarak devrimci bir strateji önerdiğini iddia ediyordu ama Saray’ı hedef gösterip ‘militan olmalıyız, atak olmalıyız, kitle hareketlerinin içine dalmalıyız’ vurguları dışında makalesinde strateji olarak adlandırılmayı hak edecek bir planın içermesi gereken temel unsurların neredeyse hiçbiri yoktu.
Halbuki strateji dediğin sadece bir ‘hedef’ tanımıyla sınırlı olamazdı. O hedefe odaklanırken bunun içine başka hangi sınıf ve güçler girecek, buna karşın hangi sınıflar ve güçlerle hangi temelde ittifak kuracaksın, o yürüyüşü hangi tarihsel hedef doğrultusunda nasıl sürdüreceksin, bu arada hangi örgütlenme ve mücadele biçimlerini nasıl bir kombinasyonla uygulamaya çalışacaksın, sınıfı ve kitleleri o stratejiye kazanmak için öne çıkaracağın talep ve sloganlar neler olacak… bunların hepsini içermeliydi. Dolayısıyla Mehmet Güneş yumurtasız omlet yaptığını zannediyordu.
Mehmet Güneş’in bu yetersiz stratejik yaklaşımını “Ufku anti-faşizmle, anti-faşizmi de Saray ve devletle sınırlı” olarak eleştirdim. “’Saray’a karşı öfke dolu halkın hareketinin peşine takılmak’ dışında ne öneriyor belirsiz” dedim. Diğer noktalardaki eleştirilerimi de dile getirdikten sonra yazımı onun Anti-faşist Strateji iddiasına dair şu değerlendirme ile bağladım: “… Saray’a karşı mücadeleyi her şey haline getiren Mehmet Güneş’in faşizme karşı mücadele perspektifinde en başta faşizme karşı mücadeleyle tekelci burjuvazinin sınıf egemenliği ve kapitalizme karşı mücadele arasında nasıl bağlantı kurduğuna dair netlik şurada dursun belirti dahi göremiyorsunuz. Varsa yoksa her şeyiyle olgunlaşıp kıvama gelmiş bir öfke edebiyatı ve ona dayanarak dövüşelim, vuruşalım, savaşalım çağrısı. Bir de o mücadele sürecinde şekilleneceğini iddia ettiği bir partileşme anlayışı. Marksist literatürde ve dünya devrimler tarihinde ‘salt askeri bakış açısı’ olarak tanımlanıp defalarca eleştirilmiş içi boş bir keskinlik kısacası.”
2) Mehmet Güneş ikinci olarak, devrimci-reformist ayrımını sık sık silip kendisi dışında ayrımsız herkesi faşizme karşı mücadelede cesaretsizlikle, militanlıktan uzak durup düpedüz kaçmakla, faşizme karşı mücadeleyi şikayetçi bir dille yapılan teşhir faaliyetine indirgemekle, burjuva hukukuna umut bağlayıp eski güzel günlerin özlemini duymakla, sokaklarda büyüyen devrimci öfkeyi devlet partisi CHP’ye terk edip bundan rahatsızlık duymamakla, yoksul gecekondu semtlerini ağ gibi saran mafyanın bile sol’un bu günahı yüzünden güçlendiğini iddia etmekle… kısacası ağzına gelenle suçluyordu.
Sadece haksız değil ayrıca gerçek dışı bu toptancı suçlamaya dönük olarak, “faşizme karşı mücadelede devrimci militanlığın zorunluluğunu gören de bugün bunu dile getiren de salt sen değilsin” diyerek konuya dair yaklaşımımızın tarihsel geçmişini ve sürekliliğini görmesini sağlayacak bazı yazılı belgelerimizi hatırlattım. Bugüne dair de “madem öyle diyorsun elinizi tutan mı var?” demek yerine, anlayacağını umarak devrimcilikte ısrarlı bütün örgüt ve çevrelerin yaşadığı bir sıkışmaya dikkat çektim: “…M. Güneş Türkiye devrimci hareketinin bugünkü gerçekliğinin gerçekten farkında değilmiş gibi görünüyor. Faşizme karşı devrimci bir mücadelenin ‘olmazsa olmaz’ları arasında yer alan militan biçimlerin örgütlenip kullanılması zorunluluğu da bir yana sokaklarda her gün başka bir örneğini duyup tanık olduğumuz insanı öfkeden........
