menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fransa’da 17 Ekim sarsıntısının asıl yaratıcıları: Mahallelerden gelen göçmen, yoksul, güvencesiz işçi gençler

10 0
18.10.2026

(Fotoğraflar: France 24/AFP)

Fransa işçileri, gençleri, halkı yine, yeniden, bir daha yaptı: İktidarın, polisin, jandarmanın, bankaların, lüks sermaye markalarının canavarlık kibrini cart diye çizdi, Fransa’yı ve Paris’i salladı, dünya çapında sınıfdaşlarının, gençlerin “Fransızca konuşma”sına dair, isyan ateşlerini büyütme ve yaygınlaştırmaya dönük uygulamalı bir büyük çaplı kent-sokak hareketleri ve seferberlik dersi daha verdi. 

Dün yani 17 Ekim’de aslında Avrupa ve dünyanın birçok ülkesinde eylem günüydü. Arnavutluk’ta gençlik isyanının 4. gününde eylemciler bakanlık binalarına kadar girmiş, hükümeti sallıyordu. İtalya’da 400 bin genç sokakta, birçok kentte polisle çatışmadaydı. İspanya’da barınma hakkı hareketinin 1. ayı eylemleri, Madrid’de ise eğitimciler ve öğrencilerin süresiz grevinin ilk haftası eylemleri vardı. Almanya’da da liseli blokajları başlamıştı ve yayılıyordu. Belçika’dan da dumanlar yükseliyordu. Kolombiya’da da gençlik eylemleri başlamış, Arjantin’de ise işçilerin ve gençlerin eylem dalgası sürüyordu. 

Ama gözler, kameralar, kalemler yine en çok, 250 yıldır dünya sınıf savaşımlarının başkenti haklı unvanına ve 3-4 yılda bir başkaldırma geleneğine sahip Fransa ve Paris işçileri, gençleri ve halkındaydı. 

Fransa’da Paris varoşlarındaki göçmen liselilerle başlayan hareket, öğretmenler, üniversiteliler, kamu işçi sendikaları, sol parti ve gruplarla genişlemiş; 3 Ekim ve 13 Ekim eylemlerinde Paris’te 100 bin, ülke çapında toplam 400 bin civarı katılımlarla ve polisin artan saldırganlığı karşısında kendi iç sınırlarına dayanmış görünüyordu. Okulların 15 günlük tatile girmesiyle gençlik katılımı düşecek, işçi sendikalarının kamu işçileri ve 15 günde bir grevlerle sınırlı eylemleri rutin bir seyire girecek ve hareket heyecanını yitirecek miydi? Yoksa 17 Ekim’de Sarı Yelekliler olarak bilinen kesimler bu hazır eylem kitlesine katılıp harekete yeni bir itilim mi kazandıracaktı? Sarı Yelekliler olarak bilinen güvencesiz işçi-emekçi kesimleri, daha öncesinde yol, kavşak ve stratejik işletme (enerji, liman vd) blokajlarıyla ve kitlesel yürüyüş yörüngelerinin ötesinde kent merkezlerinin bütününe yayılan daha militan ve hareketli barikatlar ve “serbest” eylem biçimleriyle, karakol, mağaza, işyeri yakma ve “boşaltma” eylemleriyle meşhurdu. 17 Ekim’de sendikaların rutin yürüyüş güzargahının ötesinde, polis ve jandarmanın pervasızlaşan saldırıları, kitleleri köşeye sıkıştırma, bölme parçalama dağıtma taktiklerine karşı yeni ve daha güçlü yanıtlar verilebilecek miydi? 

Sarı Yelekliler değil göçmen, yoksul ve güvencesiz işçi mahallelerinden gelen gençler 

Bu soruya yanıt verebilmek için, önce klasik Sarı Yeleklilerin kimler olduğunu bilmek gerekir. Burada Sarı Yelekliler hareketinden söz ederken özellikle hareketin ilk dönemine, ilk ayına damgasını vuran toplumsal kesimleri kastediyoruz: Taşrada, küçük şehirlerde ve kasabalarda yaşayan; fabrikaların kapanmasıyla işsizleşen işçiler, küçük toprak sahipleri, hayvancılıkla geçinenler, küçük esnaf, atölye sahipleri ve bu işletmelerde ücretli çalışanlar. 

Bu kesimlerin yaşam alanları uzun zamandır daralıyor. Küçük şehir ve kasabalardaki fabrikalar kapanırken istihdam olanakları büyük kentlerde yoğunlaşıyor. Bir zamanlar görece güvenilir iş alanları sayılan banka şubeleri, postaneler, mağazalar ve küçük işletmeler de bu dönüşümden etkileniyor. İnternet üzerinden alışverişin yaygınlaşması, zincir mağazaların ağırlığının artması ve alım gücünün düşmesi, küçük esnafın ve atölyelerin ayakta kalmasını daha da zorlaştırıyor. Özellikle genç kuşaklar, iş bulabilmek için büyük kentlere yönelmek zorunda kalıyor. 

“17 Ekim’e Sarı Yelekliler çağrısı”nın bizlerde de ilk elde yaptığı çağrışım, Sarı Yelekliler hareketinin bu ilk toplumsal tabanının; liseliler, üniversite öğrencileri ve sendikalarla buluşmasıydı. Böyle bir birleşme, belli ölçüde muhafazakar toplumsal tabanın bir kesimini de harekete çekerek, önümüzdeki dönemin mücadele hattını daha farklı şekillendirebilirdi. Ancak bu pek gerçekleşmedi.  

Sarı Yelekliler adına yapılan çağrılara rağmen, hareketin başlangıcında belirleyici olan bu kesimlerin katılımı, bizim gözlemleyebildiğimiz kadarıyla epey sınırlı kaldı. Bunun nedenlerinden birinin, aşırı sağ ve faşist partilerin küçük mülk sahiplerine, taşrada yaşayanlara ve emeklilere yönelik (mülkiyetçilik=milliyetçilik benzeri) söylemlerinin bu kesimlerde belli ölçülerde bir zemin bulabilmesi olduğunu düşünebiliriz. Yine de bu ilişkiyi kesin bir sonuç olarak ortaya koyabilmek için daha kapsamlı somut veri ve analizlere ihtiyaç var. 

Dün sokakta eylemlerin kitlesini belirgin biçimde artıran ve daha görünür olanlar ise başka kesimlerdi: Önemlice bölümü göçmen ve yoksul ağırlıklı mahallelerinden gelen gençler, liseliler, üniversite öğrencileri ve işsiz, güvencesiz, düşük ücretli, bir nevi akıcı, durgun, saklı ve yoksul göreli artı-nüfus içine itilmiş, bu sistemde artık bir gelecek göremeyen ağırlığını gençlerin oluşturduğu güvencesiz işçiler. 

Bu kesimler de işçi sınıfının bileşenleriydi, ama sendikalı kesimlerin ve solun geleneksel rutin hareket tarzına pek uymayan, farklı hareket ve düşünce tarzına, daha büyük bir birikmiş bir öfkeye sahip kesimleriydi. Devletin 17 Ekim’de geleneksel sol ve sendikal hareketi yasak ve engellerle etkisizleştirmeye dönük geleneksel taktiğini boşa çıkartan, polisi beklemediği bir mücadele biçimine çekerek zayıflatan da bu kesimlerin hareket tarzıydı. 

Devlet-polis taktiği nasıl geri tepti?

Hükümet-polis, Paris’te sendika ve kitlelerin geleneksel yürüyüş güzargahı olan Republique-Concorde meydanları arasındaki caddeleri, “kamu güvenliği, yağma tehlikesi” gibi gerekçelerle yasakladı. Sendikalar ve eylem organizatörleri tabii ki devletin bu yasağını tanımadılar, önerdiği alternatif güzargahı da reddettiler. 17 Ekim sabahı, polis kitlelerin Republique meydanına gelmesini engelledi, burada toplanmaya çalışan herkesi sert saldırılarla dağıttı, Republique çevresinde toplanan binlerce kişiyi de ablukaya alıp birkaç saat boyunca hareketsiz bıraktı. Ancak devletin Republique’i yasaklama ve büyük kitle yürüyüşünü engelleme taktiği geri tepti, eylemlerin tüm Paris merkezi caddelerine, sokaklarına yayılması, her sokaktan birkaç yüz kişilik eylem gruplarının ilerlemesi karşısında polis giderek hangi birine yetişeceğini bilemez hale geldi. Devlet yasak, engel ve saldırılarının eylemlere katılım sayısını düşüreceğini sanırken, eylemci sayısının (yukarıda belirttiğimiz mahallelerden gelen güvencesiz, yoksul, önemli bir bölümü göçmen olan genç işçilerle) en az 2 katına çıkmış olması da (Paris’te en az 200 bin, ülke çapında en az 800 bin kişi, 1 milyonun üzerinde tahminler de var) devletin taktiğini fazladan boşa düşürdü.  

Bir kısmı devlet yasak ve engellerine karşı hazırlıklı ve organize gelen, hemen her sokak arasından çıkıp polis güçlerini daha küçük gruplara ayrılmaya zorlayıp kuşatarak taş yağmuruyla geri çekilmeye zorlayan sayısız 100-200 kişilik gençlik grupları vardı. Bunların en azından bazılarının, eylem koordinasyonu için sosyal medyaya da pek ihtiyaç duymadan, kendi mahallelerinde zaten belli topluluk şekillenişi/kültürü içinde yaşayan, kendi mahallerinde eylem organizasyonu yapıp kent merkezine gelen genç güvencesiz işçi-işsiz-öğrenci grupları olduğunu düşünebiliriz. Öyle ki, kitleleri engelleyip parçalamaya ve dağıtmaya odaklı polis, her sokaktan çıkan sayısız eylemci grubuyla giderek başedemez hale geldi, güçleri parçalandı, hızlı hareket etmesi engellendi ve birçok meydan cadde ve eylem alanından çekilmeye zorlandı. Avcı ava dönüştü. Bu görüntüler irili ufaklı birçok kentte tekrarlandı. 

Paris’teki eylemleri izleyenlerin sosyal medya........

© sendika.org