Sınıftan kopuşun diyalektiği, sosyalist hareketin krizi ve devrimci yeniden kuruluş
Sorunu yanlış yerde aramak
Sosyalist hareketin bugün karşı karşıya bulunduğu en temel sorunlardan biri, işçi sınıfının sosyalist siyasetten uzaklaşması değil, sosyalist siyasetin işçi sınıfının gerçek yaşamından, üretim ilişkilerinden, gündelik mücadelelerinden ve tarihsel deneyimlerinden uzaklaşmasıdır. Bu iki durum birbirinden ayrı değildir; aynı tarihsel çelişkinin iki yüzüdür. Ancak sosyalist hareketin önemli bir bölümü bu çelişkiyi tersinden okumakta, kendi siyasal ve örgütsel başarısızlıklarını işçi sınıfının “bilinçsizliği”, “geriliği”, “muhafazakârlığı” veya “yanlış yönlendirilmişliği” üzerinden açıklamaktadır. Böylece sosyalist hareket kendisini sorgulayan tarihsel özne olmaktan çıkıp, sınıfı sorgulayan bir öğretmen konumuna yerleşmektedir.
Bu yaklaşım Marksist diyalektiğin en temel ilkesine aykırıdır. Çünkü diyalektik düşünce, toplumsal gerçekliği dışarıdan seyretmez; özneyi de kendi pratiğinin nesnesi haline getirir. İşçi sınıfının bilinci sorgulanacaksa sosyalistin bilinci de sorgulanmalıdır. İşçinin örgütsüzlüğü tartışılacaksa sosyalistin örgütlenme tarzı da tartışılmalıdır. İşçilerin neden milliyetçi, muhafazakâr veya reformist ideolojilerin etkisinde kaldığı soruluyorsa, sosyalistlerin neden bu ideolojik alanları egemen sınıflara terk ettiği de sorulmalıdır. Sorunun gerçek başlangıç noktası budur.
Çünkü işçi sınıfının kapitalizm tarafından parçalanması tarihsel olarak anlaşılabilir bir olgudur; fakat sosyalist hareketin bu parçalanmayı aşacak siyasal ve örgütsel araçları geliştirememesi, artık yalnızca kapitalizmin bir sonucu olarak açıklanamaz. Burada sosyalist hareketin kendi tarihsel sorumluluğu başlar. Dolayısıyla mesele yalnızca “işçi sınıfını yeniden kazanmak” değildir. Daha köklü mesele, sosyalist hareketin kendisini işçi sınıfının tarihsel gerçekliğiyle yeniden sınamasıdır.
Bu nedenle Şaban İba’nın 2019'da 15-16 Haziran Direnişi'nin yıldönümü vesilesiyle yazdığı "15-16 Haziran Direnişi üzerine notlar" yazısında ortaya koyduğu eleştiri, yalnızca sosyalistlerin işçiler arasında daha fazla çalışma yapması gerektiği şeklinde dar bir örgütsel öneri olarak okunmamalıdır. Metnin asıl önemi, sosyalist hareket ile işçi sınıfı hareketi arasındaki kopuşun altında yatan sınıfsal, ideolojik, örgütsel ve felsefi çelişkiye işaret etmesidir. Bugün yapılması gereken, bu çelişkiyi daha ileri taşıyarak sosyalist hareketin kendi tarihsel pratiğini diyalektik bir muhasebeye tabi tutmaktır.
İşçi sınıfı yok olmadı; sınıfın biçimi değişti
Kapitalizmin neoliberal dönüşümüyle birlikte sosyalist literatürde yaygınlaşan yanlış kabullerden biri, klasik sanayi proletaryasının küçülmesini işçi sınıfının tarihsel ağırlığının azalmasıyla özdeşleştirmektir. Bu yaklaşım iki nedenle yanlıştır.
Birincisi, kapitalizm üretici güçlerini geliştirirken emeği ortadan kaldırmaz; emeğin kullanım biçimlerini değiştirir. İkincisi, işçi sınıfının dar anlamda fabrika işçisine indirgenmesi, Marx'ın sınıf analizini tarihsel bir fotoğrafa dönüştürmek anlamına gelir. Kapitalizmin temel ilişkisi sermaye ile emek arasındaki ilişkidir. Sermayenin biçimi değişebilir; üretim mekânları değişebilir; teknolojiler değişebilir; işyerleri parçalanabilir; üretim küreselleşebilir; hizmet sektörü büyüyebilir; dijital platformlar ortaya çıkabilir; taşeronlaşma ve esnek çalışma yaygınlaşabilir. Fakat emek gücünün meta olarak satılması ve artı-değer üretimi kapitalist ilişkinin temelini oluşturmaya devam eder.
Bugünün işçi sınıfı bu nedenle yalnızca büyük fabrikaların mavi yakalı işçilerinden oluşmaz. Depo çalışanı, kurye, çağrı merkezi emekçisi, sağlık çalışanı, mühendis, öğretmen, yazılım emekçisi, maden işçisi, inşaat işçisi, tarım işçisi, mağaza çalışanı, lojistik emekçisi, platform çalışanı ve güvencesiz hizmet emekçisi kapitalist toplumsal ilişkilerin farklı konumlarında bulunan geniş emek kitlesinin parçalarıdır. Buradaki temel mesele sınıfın ortadan kalkması değil, sınıfın parçalanmış görünümünün sınıfın bütünlüğünü görünmez hale getirmesidir.
Kapitalizmin başarısı yalnızca sömürmek değildir. Kapitalizmin daha büyük başarısı, aynı sömürü ilişkisi içinde bulunanları birbirlerinden farklı ve rakip toplumsal gruplar olarak gösterebilmesidir. İşçi kendisini işçi olarak değil “meslek sahibi” olarak görür. Bir başka işçi kendisini “orta sınıf” olarak tanımlar. Bir diğeri milliyetçi kimliğiyle öne çıkar. Bir başkası bireysel kurtuluşu girişimcilikte arar. Böylece ortak sınıfsal konumların üzerine farklı ideolojik kimlikler geçirilir. Sınıf vardır; fakat sınıf bilinci parçalanmıştır. Tam da burada sosyalist siyasetin görevi başlar.
Sınıfın kendiliğinden hareketi ile tarihsel özneliği aynı şey değildir
Marksist hareketin uzun tarihsel deneyimlerinden çıkarılması gereken en önemli derslerden biri, ekonomik mücadele ile siyasal mücadele arasındaki ilişkinin kendiliğinden kurulmadığıdır. İşçi ücret artışı için mücadele eder. İşten atılmaya karşı direnir. Sendikalaşır. Çalışma saatlerinin azaltılmasını ister. İş güvenliği talep eder. Bunların tümü sınıf mücadelesidir. Fakat sınıf mücadelesinin varlığı, otomatik olarak sosyalist bilinç anlamına gelmez. Tam tersine, kapitalizm ekonomik mücadeleyi kendi sınırları içerisinde absorbe edebilecek mekanizmalara sahiptir. Ücret artışı gerçekleşebilir, toplu sözleşme imzalanabilir, sendikal haklar genişletilebilir ve işçi yeniden kapitalist üretim ilişkilerinin içine dönebilir.
Dolayısıyla kendiliğinden mücadeleyi küçümsemek ne kadar yanlışsa, onu otomatik olarak devrimci mücadele ilan etmek de o kadar yanlıştır.
Sosyalist hareketin tarihsel görevi tam bu noktada ortaya çıkar. Ekonomik mücadele ile siyasal bilinç arasında diyalektik bir bağ kurmak. Ancak bu bağ dışarıdan hazır bir bilinç taşımakla kurulamaz. İşçiye “sen aslında devrimcisin” demek yeterli değildir. İşçinin kendi deneyiminden hareketle kapitalist toplumsal ilişkinin nasıl işlediğini kavramasını sağlayacak kolektif deneyimler yaratmak gerekir. Bir işçinin patronla yaşadığı çatışma, yalnızca patronla işçi arasındaki kişisel bir sorun olarak kalıyorsa bilinç gelişmez. O çatışma, üretim ilişkilerinin yapısal niteliğiyle ilişkilendirildiğinde sınıfsal bir anlam kazanır.
Bir fabrikanın kapanması yalnızca işsizlik değildir. Sermayenin hareket yasalarının somut bir sonucudur. Bir işçinin borç batağına sürüklenmesi yalnızca bireysel ekonomik başarısızlık değildir. Ücret ile yaşam maliyeti arasındaki yapısal çelişkinin sonucudur. Bir gencin sürekli güvencesiz işlerde çalışması kişisel beceriksizlik değildir. Emek piyasasının yeniden yapılandırılmasının sonucudur.
İşte sosyalist siyasetin görevi, bireysel deneyimi toplumsal ilişkiye, toplumsal ilişkiyi sınıf bilincine ve sınıf bilincini örgütlü siyasal eyleme dönüştürebilecek araçları yaratmaktır.
Sosyalistler sınıfın yerine geçtiğinde
Sosyalist hareketin en ciddi hastalıklarından biri, tarihsel olarak kendisini işçi sınıfının yerine koymasıdır. Burada çok ince fakat belirleyici bir fark vardır. İşçi sınıfının öncülüğünü savunmak başka, işçi sınıfının yerine geçmek başkadır. Öncülük, sınıfın tarihsel özneleşmesini hızlandırır. İkamecilik ise sınıfın yerine konuşur. Öncülük, sınıfın deneyimlerinden öğrenir. İkamecilik, sınıfa ne yapması gerektiğini öğretir. Öncülük, işçilerin kendi örgütlenme kapasitesini geliştirir. İkamecilik, örgütün gücünü işçilerin gücü yerine koyar. Bu nedenle sosyalist örgütlerin büyümesi ile işçi sınıfının siyasal gücünün büyümesi aynı şey değildir. Bir örgütün üye sayısı artabilir. Bildiri sayısı çoğalabilir. Sosyal medya görünürlüğü yükselir. Seçimlerde daha fazla oy alınabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına sınıfın tarihsel........
