SDG-HTŞ anlaşmasının arka planı: Colani sıkışmışken, İmralı mutabakatına uygun biçimde, ABD’nin inisiyatifiyle…
HTŞ çetelerinin Suriye sahilinde Alevilere yönelik katliam saldırılarını sürdürdüğü sırada, binlerce Alevi kurşunlanarak, yakılarak, bombalarla öldürülmüşken ve aynı saatlerde ABD ve İsrail başta olmak üzere Suriye’nin başat aktörleri, HTŞ’nin katliam saldırılarını terör saldırıları olarak duyurmuş, HTŞ ciddi bir meşruiyet ve yönetim krizinin içerisine doğru sürüklenirken “beklenmedik” bir gelişme oldu. Suriye’nin cihatçı yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri daha önce duyurdukları karşılıklı görüşmeleri yazılı bir protokol ile sonuçlandırarak yeni bir merhaleye kapı araladı.
2013’te Rojava Devrimi’nin ilk savaşı olarak kabul edilen Serêkaniyê Savaşı’nda, El Nusra Cephesi’ne karşı başlayan ve on beş bin insanın hayatını kaybettiği cihatçı gruplarla savaşlar dizisi, aynı cihatçılarla yapılan protokolle Suriye’nin geleceğini birlikte inşa etmeyi öngören yeni bir kategoriye evrildi.
Elbette bu konuda söylenecek çok şey var. Ancak SDG’yi ve Kürtleri, cihatçılarla el sıkıştığı için eleştirmek, soyut bir tutum sergilemekten öteye gitmediği gibi, reel politikayı da steril bir kum havuzunun sınırlarına hapsetmekten başka bir sonuç doğurmaz. Kimse Kürtlerden, tüm dünya ülkelerinin meşru bir güç olarak kabul ettiği ve Suriye’nin anahtarını uluslararası bir mutabakatla boynuna astığı HTŞ’yi tanımamasını beklememelidir. Taraflar birbirleriyle savaşmış ve her savaşın doğası gereği birbirleriyle anlaşmıştır. Mevcut konjonktürde her iki taraf da birbirini yok edemeyeceğini ve diğerinin varlığını hesaba katmadan yol alamayacağını anladığı için bu sonuca ulaşılmıştır. Yani bu denklem, bir siyaset denkleminden ziyade bir savaş denklemidir. Her okuyucu, Ortadoğu’da kurulan masaların genişliğinin kan ve barutla ölçüldüğünü akılda tutmalıdır.
SDG’yi “Eli kanlı cihatçıların elini neden sıkıyorsunuz?” diye eleştirenler şunu görmelidir: Suriye’de farklı güç dengelerinin yarattığı boşluğa yaslanarak varlığını sürdürmenin olanakları daralmıştır. SDG, bu kanlı eli sıkmadığı takdirde HTŞ ile değil, doğrudan Türkiye ile daha kanlı bir savaşa girmek zorunda kalacak ve İmralı’nın sözleriyle Rojava, “binlerce Gazze’yi” yaşamak durumunda kalacaktır. SDG, reel politik ihtimaller arasında “büyük kazanmasa da büyük kaybetmeyeceği” bir seçeneği tercih etmektedir.
Bu konuda Kürt hareketinin ve SDG’nin değerlendirilmesi gereken tek kıstas, HTŞ’yi tanımamak gibi gerçekçi olmayan beklentiler değil, ezilen bir ulusun temsilcisi olarak SDG’nin, kendisi dışındaki diğer ezilen uluslara ve inanç topluluklarına yönelik saldırılara destek vermeyecek ve bunları meşrulaştırmayacak şekilde kendisini konumlandırabilmesidir.
SDG ve HTŞ arasındaki anlaşma, Suriye sahilinden yükselen ağıt ve çığlıkların gölgesinde gerçekleşti. İlerici insanlık, HTŞ’nin Alevilere yönelik katliamları karşısında öfkeyle ayağa kalkmışken, aynı ilerici insanlığın bir parçası olan Kürtler ve onların meşru temsilcisi olan askeri-siyasi örgütlenmeleri, HTŞ ile “beklenmedik” bir protokol yaptığını duyurdu. Peki, bu kan deryasının ortasında bu mutabakat nasıl gerçekleşti?
Öncelikle taraflar arasındaki yazılı metni olmuş bitmiş bir anlaşmadan daha çok iki tarafın da birbirini sınayacağı bir protokol imzası olarak değerlendirmek daha doğrudur. Ortada birbiriyle çelişen ideo-politik farklılıklar vardır ve bunlar her dönemeçte ciddi sorunlar yaratacaktır. Söz konusu edilen bir devrimin bir devlete içerilmesidir…
Bilindiği üzere, her iki taraf da birbiriyle diyalog halinde olduğunu defalarca duyurmuş, bu görüşmeler Türkiye’nin müdahalesiyle kesintiye uğramış ve başta ABD, Fransa ve İngiltere’nin arabuluculuğuyla yeniden başlamıştı. Bu bağlamda, “beklenmedik” mutabakat, uzun zamandır hazırlıkları yapılan, komisyonları kurulan ve uluslararası güçlerin de dahil olduğu iki aylık bir sürecin sonucudur.
Protokol metninin kameralara yansıyan kısmında, bir tarafta HTŞ’nin selefi cihatçısı Colani, diğer tarafta ise SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi yer alıyordu. Kadrajın dışında kalanlar da vardı: ABD’li ve Fransız garantörler ile Arap Birliği’ni temsilen diplomatlar, anlaşmanın garantörleri olarak hazır bulunuyordu. Zaten Mazlum Abdi, helikopterle Şam’a uçmadan önce CENTCOM........
© sendika.org
