İsmail Güney Yılmaz’dan merceği solun bugününe tutan bir kitap: Yenilgi Yılları Okulu
Geçtiğimiz günlerde İsmail Güney Yılmaz’ın “Yenilgi Yılları Okulu” adlı kitabı yayımlandı. Çalışmanın Türkiye solunun özellikle son çeyrek asırlık serüvenini, toplumsal dönüşümlerini ve güncel siyasal tıkanıklıklarını mercek altına alan hacimli bir “değerlendirme metni” olduğunu söyleyebiliriz. Ancak başlangıçtan günümüze özgün bir sol tarihi metnini de içeren çalışmanın özellikle yer yer 1970’lere kadar uzanan bir hatırlatma işlevi gördüğünü, dün-bugün-gelecek arasındaki süreklilikleri ve kopuşları göstermek adına zamanda yolculuk yaptığını da görüyoruz. Öyle ki ’80 sonrasının ilk kıpırdanmalarından ‘90’ların militan kitle eylemlerine, Gazi ayaklanmasından 19 Aralık’a birçok önemli eşik kitabın ilgi alnına giriyor.
İçinden geçilen ağır ve sancılı krizin en kritik belirleyeni 19 Aralık 2000’deki “Hayata Dönüş” operasyonlarıydı. Devrimci hareketin son büyük yenilgisi ve ‘90’ların son çeyreğinde giderek ivmelenen düşüş evresi kesin olarak 19 Aralık’ta belirginleşti. Her ne kadar sonrasında küçük kıpırdanmalar ve toparlanmalar olduysa da 1997-1998’de emareleri belirginleşen ve 2000’de tescillenen bu eşiği geçmenin sonuçlarını yaşadık, yaşıyoruz. Kitapta yer alan “19 Aralık: En Uzun Gece” yazısında da vurgulandığı gibi o tarihte “solda duygusal kopuş safhası da artık nihayete ermiştir.” Geniş bir aile -ancak kavgalı, didişmeli bir aile- olarak tarif edebileceğimiz solun bugünkü kamplaşması da esasen o eşikten geçildikten sonra giderek belirginleşip, hemen hemen birbiriyle konuşmayan veya zoraki bir araya gelen ailelere dönüştü.
“Gerçekçi bir kötümserlik, mesnetsiz bir iyimserliğe yeğdir”
Kitabın hemen başında Gramsci’ye selamla ifade edilen iyimserlik/kötümserlik vurgusu, aslında kitabın amacını da özetliyor. “Yenilgi yılları” kavramı, sosyalist hareketin niteliksel ve niceliksel gerileyişini, toplumsal muhalefetin sokaktan çekilmesini ve ideolojik hegemonyadaki/ meşruiyet algısındaki zafiyeti imliyor. Bu anlamıyla, mevcut karanlığı tarif etmekten korkmamak gerekir; çünkü doğru bir çözüm, ancak sarsıcı ama dürüst bir durum tespitiyle mümkündür. Aslında çalışmanın bütünü esasta bu durum tespitini yapmak ve buradan çıkarılabilecek dersler hakkında anlamlı tartışmalar başlatmak istiyor: “Bolşevikler, bolşevik kurmay, yenilgilerden hep iyi dersler aldı, bu derslerden bir büyük devrim inşa etti. Bizim yenilgi yılları okulumuzun müfredatının da o derslerle denkliği olmalı.”
Yaşadığımız dönemin karakteristiğini imlemesi ve anaakım siyasetteki sıkışmışlığı tarif etmesi açısından şuraya dikkat kesilmeyi öneriyorum:
Kompleksli bir milliyetçilikle, riyakâr bir muhafazakârlık Türkiye halkının vasatıdır. Halk bir çoğunluk olarak, bununla yaşar, bununla yer içer, bununla sever, nefret eder ve ölür. Milliyetçilik ve muhafazakârlık formülasyonunu sadece Orta Doğu Anadolu’ya ya da Anadolu’nun belli başlı gericilik ocaklarına........
