Gökyüzüne Bakmak III
Yıldızların Altında: İki Kalp, Bir Gökyüzü
Şehirden uzak bir tepe. Gece berrak. Samanyolu ince bir ışık nehri gibi göğü ikiye bölmüş. İki âşık yan yana, sırtları çimenlere değmiş, göğün gizem dolu derinliklerine bakıyorlardı.
Sence biz şu an gerçekten neye bakıyoruz?
Gökyüzünün sonsuz derinliğine? Işıktan örülmüş bir sessizliğe.
Belki de evrenin hafızasına bakıyoruz.
Çünkü o ışık, yola çıktığında biz daha burada bile yoktuk.
Haklısın. O ışıkların bazıları milyonlarca yıl önce yola çıktı. Belki o yıldız artık yok.
O zaman şu soru geliyor:
Biz gökyüzünü mü görüyoruz, yoksa bir hatırayı mı?
Eğer öyleyse? Gökyüzü aslında gecikmiş bir hikâye değil mi?
(Kısa bir sessizlik.)
Neden ressamlar göğü çizer, şairler yıldızları yazar, besteciler sessizliği göğe benzetir?Çünkü gökyüzü yalnızca görülen bir manzara değil, hissedilen bir derinliktir.
Belki de sanatın gökyüzüne yönelmesi tesadüf değildir; çünkü insanın içindeki en eski soru, ilk kez başını kaldırdığında doğmuştur.
Sanat, insanın gökyüzü karşısında hissettiği o ilk sarsıntının, iç dünyada biçim bulmuş hâlidir.
Peki neden insanlar binlerce yıldır gökyüzünü resmediyor?
Neden mağara duvarlarına bile yıldız benzeri semboller çizilmiş?
Çünkü gökyüzü yalnızca bir manzara değil.
Milyarlarca galaksinin arasında, Dünya dediğimiz bu küçük noktada biz neredeyiz?
Atomlarımız yıldızlardan geldiyse, o hâlde biz kimiz?
Evren bu kadar büyükken, yaşam yalnızca bize mi ait?
Yoksa bir yerlerde başka gözler de aynı gökyüzüne mi........
