menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ahmet Selim’e Bir Cevap: Midye Nasıl Hem Helâl Hem Haram Gibi Görünebilir?

11 0
21.06.2026

Sevgili Ahmet Selim,

Önce şunu söyleyeyim:

Sen çok güzel bir soru sormuşsun.

“Midye helâl mi, haram mı? Bir mezhep haram derken başka bir mezhep nasıl helâl diyebilir? Helâl ile haram arasında bu kadar büyük fark varken bir din içinde böyle farklı görüşler nasıl olabilir?”

Bu soru sadece midye sorusu değildir.

Aslında bu soru şudur:

“Dinî hükümler nasıl anlaşılır?”

“Mezhepler neden farklı görüş söyler?”

“Bir konuda farklı görüş olması dinin karışık olduğu anlamına mı gelir?”

Bunlar çok önemli sorulardır.

Böyle sorular sormak kötü değildir. Aksine, insanın aklını kullandığını, anlamak istediğini gösterir. Din, aklı susturmak için değil; aklı doğru şekilde çalıştırmak için vardır. Elbette her şeyi bir anda anlamayabiliriz. Fakat anlamaya çalışmak çok kıymetlidir.

Şimdi bu meseleyi büyük ve zor kelimelere boğmadan, günlük hayattan örneklerle adım adım anlamaya çalışalım.

1. EN BAŞTA KISA CEVABI VERELİM

Midye konusunda İslam âlimleri arasında farklı görüş vardır.

En kısa şekliyle:

Hanefî mezhebine göre midye yenmez. Daha dikkatli söylersek, Hanefî fıkhında midye rahatça yenilebilecek helâl yiyeceklerden sayılmaz. Bazı Hanefî kaynak ve açıklamalarda bu hüküm “haram” şeklinde ifade edilir; daha teknik fıkıh dilinde ise “tahrîmen mekruh” ifadesi tercih edilir, yani “harama yakın güçlü sakınca” şeklinde anlatılır.

Şâfiî mezhebine göre ise midye, temizse ve sağlığa zararlı değilse yenebilir.

Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde de genel yaklaşım, zararlı ve pis olmayan deniz ürünlerinin yenebileceği yönündedir.

Burada dikkat etmemiz gereken ilk nokta şudur:

Bu mesele, “Bir mezhep kafasına göre haram dedi, diğer mezhep kafasına göre helâl dedi” meselesi değildir.

Hayır.

Asıl mesele şudur:

Kur’ân ve hadislerde deniz ürünleriyle ilgili genel ifadeler vardır. Fakat “midye” adı tek tek geçerek “bu helâldir” veya “bu haramdır” denilmemiştir.

İşte farklı görüş buradan doğar.

2. KUR’ÂN’DA “MİDYE HARAMDIR” DİYE AÇIK BİR CÜMLE VAR MI?

Hayır, yok.

Peki Kur’ân’da “midye helâldir” diye özel olarak midyenin adı geçiyor mu?

O da yok.

Hadislerde “midye” kelimesi geçerek “midye yenir” veya “midye yenmez” denilmiş mi?

Hayır, böyle özel bir ifade de yok.

İşte bu nokta çok önemlidir.

Kur’ân’da deniz avı ve deniz yiyeceği hakkında genel ifadeler vardır. Mesela Mâide sûresinde deniz avının ve deniz yiyeceğinin helâl kılındığı bildirilir. Hadislerde de denizle ilgili genel hükümler vardır. Mesela meşhur bir hadiste deniz için “Suyu temizdir, ölüsü helâldir” buyrulmuştur. Başka bir hadiste de “Bize iki ölü helâl kılındı: balık ve çekirge” anlamında bir ifade vardır.

Şimdi genç ve dikkatli bir zihin haklı olarak sorar:

“Peki bu genel ifadelerden midye hükmü nasıl çıkarılıyor?”

İşte burada mezheplerin yorum farkı başlar.

3. ASIL MESELE ŞUDUR: “DENİZ YİYECEĞİ” DEYİNCE NEYİ ANLAYACAĞIZ?

Şâfiî mezhebi şöyle düşünür:

Kur’ân’da deniz yiyeceği genel olarak helâl kılınmıştır. Hadiste de denizin ölüsünün helâl olduğu ifade edilmiştir. O hâlde yalnız suda yaşayan, zehirli olmayan, temiz kabul edilen ve insana zarar vermeyen deniz canlıları yenebilir. Midye de bu gruba girerse yenebilir.

Hanefî mezhebi ise daha dar ve daha ihtiyatlı düşünür.

Hanefî âlimleri der ki:

Deniz ürünleri içinde yenilecek asıl tür balıktır. Çünkü hadiste özellikle balık zikredilmiştir. Midye ise balık değildir. Bu yüzden midye, yenilecek deniz ürünleri içinde değerlendirilmez.

Yani tartışmanın özü şudur:

“Deniz yiyeceği” ifadesi bütün deniz canlılarını mı kapsar?

Yoksa yenilebilir deniz ürünü derken daha çok balık türü mü esas alınır?

Bir mezhep genel ifadeyi daha geniş anlamıştır.

Diğer mezhep daha dar ve ihtiyatlı anlamıştır.

Mesele budur.

4. BUNU BİR OKUL KURALIYLA DÜŞÜNELİM

Bir okul düşün.

Okul yönetimi şöyle bir kural koymuş olsun:

“Okula zararlı yiyecek ve içecek getirmek yasaktır.”

Şimdi bu kuralda bütün yiyecekler tek tek sayılmış mı?

Hayır.

“Cips yasaktır, kola yasaktır, enerji içeceği yasaktır, tarihi geçmiş kek yasaktır, bozulmuş tost yasaktır” diye uzun bir liste yok.

Sadece genel bir kural var:

“Zararlı yiyecek ve içecek yasaktır.”

Şimdi iki öğretmen bu kuralı yorumlasın.

Birinci öğretmen şöyle desin:

“Enerji içeceği öğrenciler için zararlıdır. Bu yüzden yasaktır.”

İkinci öğretmen şöyle desin:

“Burada asıl kastedilen bozulmuş, mikrop taşıyan, sağlığı doğrudan tehdit eden yiyeceklerdir. Enerji içeceği ayrıca yazılmadığı için bunu aynı kapsama almak doğru olmayabilir.”

Şimdi soru şu:

Okul iki tane mi oldu?

Hayır.

Kural iki tane mi oldu?

Hayır.

Aynı okul, aynı kural var. Fakat kuralın hangi durumlara uygulanacağı konusunda farklı yorum var.

İşte fıkıhta da bazen buna benzer bir durum olur.

Kur’ân ve hadislerde genel hükümler vardır. Âlimler bu genel hükümlerin hangi olaylara uygulanacağını anlamaya çalışır. Bazen aynı sonuca ulaşırlar. Bazen farklı sonuçlara ulaşırlar.

Midye meselesi de böyle bir meseledir.

5. PEKİ MEZHEPLER NEDEN ORTAYA ÇIKMIŞTIR?

Bu soru çok önemlidir.

Çünkü bazı gençler şöyle düşünebilir:

“Kur’ân var, Peygamberimiz var. O zaman mezheplere ne gerek var?”

Bu soru ilk bakışta mantıklı gibi görünür. Fakat hayatı biraz dikkatli düşününce mesele daha iyi anlaşılır.

Kur’ân ve Sünnet dinimizin ana kaynaklarıdır. Fakat hayatın içinde binlerce farklı olay vardır. Her olayın adı Kur’ân’da ve hadislerde tek tek geçmez.

Mesela bugün şöyle sorular çıkabilir:

“İnternetten alışverişte şu işlem caiz mi?”

“Dijital para ile alışveriş yapılabilir mi?”

“Organ nakli caiz mi?”

“Uçakta namaz nasıl kılınır?”

“Deniz ürünlerinden midye, karides, kalamar yenir mi?”

“Bir ticari işlem faiz sayılır mı, sayılmaz mı?”

Bu soruların çoğunun adı Kur’ân’da ve hadislerde tek tek geçmez. Ama Kur’ân ve Sünnet’te bunları anlamamıza yardım eden genel ilkeler vardır.

İşte mezhepler, bu genel ilkeleri düzenli, güvenilir ve ilmî bir şekilde anlamak ve hayata uygulamak için ortaya çıkmıştır.

Mezhep demek, “dini bölmek” demek değildir.

Mezhep, dinin ana kaynaklarını anlamak için oluşmuş ilmî yol demektir.

Bunu daha iyi anlamak için basit bir “çorba” örneği düşünelim.

Bir baba evden çıkarken oğluna şöyle dese:

“Akşam annene söyle, bize çorba yapsın.”

Dikkat edelim.

Baba sadece “çorba yapsın” demiştir.

“Mercimek çorbası yapsın” dememiştir.

“Tarhana çorbası yapsın” dememiştir.

“Yayla çorbası yapsın” dememiştir.

“Ezogelin çorbası yapsın” dememiştir.

Sadece genel bir ifade kullanmıştır:

“Çorba yapsın.”

Şimdi bu aile Diyarbakır’da yaşıyorsa evde mercimek çorbası yapılabilir.

İç Anadolu’da yaşayan bir ailede tarhana çorbası yapılabilir.

Başka bir yörede yayla çorbası veya farklı bir çorba yapılabilir.

Başka bir ülkede yaşayan biri ise kendi kültüründe bilinen başka bir çorba hazırlayabilir.

Peki bu durumda baba sözü yerine getirilmemiş mi olur?

Hayır.

Çünkü baba özel bir çorba adı vermemiştir. Genel bir ifade kullanmıştır. Bu genel ifadenin içine farklı çorba çeşitleri girebilir.

Dışarıdan bakan biri hemen şöyle diyemez:

“Hayır, bu çorba olmadı. Mutlaka mercimek çorbası olmalıydı.”

Çünkü baba “mercimek” dememiştir; “çorba” demiştir.

Ama burada çok önemli bir nokta daha vardır:

Her şey çorba olmaz.

Mesela biri pilav yapıp “Bu da çorbadır” diyemez.

Biri kek yapıp “Bu da çorba sayılır” diyemez.

Biri çayı getirip “Bu da sıvı, o hâlde çorba yerine geçer” diyemez.

Çünkü “çorba” kelimesinin de bir anlam sınırı vardır.

Yani genel bir ifade vardır; ama bu genel ifade sınırsız değildir.

İşte fıkıhta da bazen buna benzer bir durum olur.

Kur’ân ve hadislerde bazı konularda genel ifadeler bulunur. Âlimler bu genel ifadelerin hangi şeyleri içine aldığını anlamaya çalışırlar.

Midye meselesinde de asıl tartışma buradan doğar.

Kur’ân’da deniz yiyeceğiyle ilgili genel izin vardır. Hadislerde de denizle ilgili genel ifadeler vardır. Fakat “midye” adı tek tek geçerek “helâldir” veya “haramdır” denilmemiştir.

Şâfiî mezhebi bu genel ifadeyi şöyle anlamıştır:

“Deniz yiyeceği denildiğinde, yalnız suda yaşayan, temiz ve zararsız deniz canlıları bu kapsama girer. Midye de bu şartları taşıyorsa yenebilir.”

Hanefî mezhebi ise bu genel ifadeyi ihtiyatlı bir usûlle değerlendirerek, yenilebilir deniz ürünleri konusunda balık türünü esas almıştır:

“Deniz ürünleri içinde yenilecek asıl tür balıktır. Midye balık değildir. Bu yüzden yenilecek deniz ürünleri içinde değerlendirilmez.”

Yani mesele şudur:

Bir mezhep genel ifadenin kapsamını daha geniş anlamıştır.

Diğer mezhep ise bu genel ifadenin kapsamını daha sınırlı anlamıştır.

Ama ikisi de Kur’ân ve Sünnet’i yok saymamıştır.

İkisi de delili ciddiye almıştır.

İkisi de kendi kafasına göre konuşmamıştır.

Sadece genel ifadenin sınırını farklı belirlemiştir.

Buradaki çorba örneği elbette dinî hükmün kendisi değildir. Dinî hükümler yemek zevki gibi kişisel tercihe bırakılmaz. Bu örnek sadece şunu göstermek içindir:

Genel bir ifade bazen sınırları içinde farklı ama makul şekillerde anlaşılabilir. Mezhep farkı da çoğu zaman böyle ortaya çıkar.

Fakat mezhepler sadece basit yorum farkı değildir. Mezheplerin arkasında Kur’ân bilgisi, hadis bilgisi, Arapça bilgisi, sahabe uygulamaları, fıkıh usûlü ve büyük bir ilmî birikim vardır.

Bu yüzden mezhepler, insanların kendi kafasına göre din üretmesi için değil; tam tersine, insanların kendi kafasına göre hüküm vermesini engellemek için ortaya çıkmıştır.

Mezheplerin hikmeti de burada görülür:

İnsanlar dinî konularda dağınık hareket etmesin.

Herkes “bence böyle” diyerek hüküm vermesin.

Kur’ân ve Sünnet ciddi bir ilimle anlaşılsın.

Müslümanların önünde güvenilir bir yol bulunsun.

Kısaca söyleyelim:

Mezhepler dinin alternatifi değildir.

Mezhepler, Kur’ân ve........

© Risale Haber