Bediüzzaman’dan Mealcilere Önemli Uyarı
Bediüzzaman Said Nursî hazretleri, İçtihad Risalesi’nde içtihad kapısının açık olduğunu, ancak bunun için bazı engellerin mevcudiyetini vurgulayarak, günümüzdeki içtihadların semavî değil, arzî; yani insanların sönük fikirlerine göre olacağı, diğer bir ifadeyle uhrevi değil dünyevi maksatlı olabileceği uyarısında bulunmuştur. Bediüzzaman bu uyarıyı yaptığında, günümüzdeki türden mealciler henüz türememişti. Bu bağlamda, günümüzün mealcilerinin yapmış oldukları yorumlar, tefsirler, içtihadlar semavî; yani İlâhî esaslara, ya da İslâm Hukukunun kaynakları olan edille-i şer’iyye yani kitap, (Kur’an), sünnet, kıyas, icma esaslarına uymamaktadır.
Şurası çok önemli ki, bazı mealciler; önceleri mezkûr İslâm kaynaklarını (Kur’an-ı Kerim hariç) oldukça önemli bir şekilde vurgularken, daha sonraları alaycı bir tavırla itibarsızlaştırmaya çalışmışlardır. Peki, ne değişti ki, önceleri çok önemli gördüğünüz sünnetleri, bilahare yermeye ve önemsiz göstermeye çalıştınız, diye sorarlar adama. Acaba işin içinde dış destekli finansmanlarla bu hezeyanları dillendirmiş olabilirler mi diye akla gelmiyor değil doğrusu…
Bazı yeni yetme hocalar, geçmişteki müçtehidleri, evliyaları, din âlimlerini, fakihleri, kelamcıları vs. din büyüklerini reddederek kendilerini ön plana çıkarmaya çalışıyorlar. Sümme haşa; güya onlar yanlış yorumlamışlar da bunlar onların yanlışlarını düzeltiyorlarmış!!!… Öyle diyor bir hadsiz proje hoca: “Biz gelene kadar, bu din yanlış yorumlanıyordu; biz geldik doğrusunu söylüyoruz” Zavallı, kendisini müçtehid ya da mehdi zannediyor. Aslında bu ifade bir kibir ve gurur ifadesidir. İçindeki enaniyet canavarını dillendirmiş; farkında değil…
Aslında mealciler, farkında olmadan veya kasıtlı bir şekilde İslam’ın temel umdelerine ve nüktelerine vakıf olmadıkları için adeta savaş açmış durumdalar. Kendileri kaynak olarak Hadis-i Şerifleri by-pass geçerek Kur’an-ı Kerim’i gösteriyorlar. Ancak Kur’an-ı Kerim’de sarih bir şekilde ifade edilen ayetlerle de bizatihi kendileri ters düşüyorlar. Meselâ Kur’an-ı Kerim’de sarih bir şekilde Hz. Adem’in (as) balçıktan (topraktan) yaratıldığı ifade edilirken, Mustafa İslamoğlu Hz. Adem’in babasının olduğunu iddia ederek referans olarak yine Kur’an-ı Kerim’i gösteriyor. Tam bir çelişki. Öyleyse, babası kim? Adı ne? Annesi kim; onun adı ne? Ya onların annesi ve babası kim; silsile sonsuza kadar gidiyor mu? Bu nasıl bir saçmalıktır; sizin ferasetinize havale ediyorum.
Bir başka örnek; Abdulaziz Bayındır’dan. Bu zat, Allah’ın geleceği bilemeyeceğini iddia ediyor. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın ilmi muhittir. Yani ezeli ve ebedidir. Geçmişi bildiği gibi, geleceği de bilir. Tıpkı yüksek bir kulede etrafı kolaçan eden bir kişinin kuşbakışı ile civardaki olup bitenlere aşağıdakilerden daha iyi gördüğü gibi, Allah kâinatı kabza-i tasarrufunda tutarak her şeye şamil ilmiyle hiçbir şey O’nun ilminden kaçamaz. Bu zat, haşa Allah’ı cahillikle itham ediyor!!!
Daha vahim bir örnek ise, Mustafa Öztürk isimli ilahiyatçıdan. Bu zat, Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetlerin, sümme haşa, Peygamberimizin (SAV) uydurması olabileceğini iddia ederek, küfür ifadeler kullanıyor. Düşünebiliyor musunuz; bu zat yıllarca ilahiyatçı adaylara güya din konulu dersler vermiş. Aldığı yoğun tepkiler yüzünden emekli olup nereden beslendiği ortaya çıkan bir ecnebi vakfın Avrupa’daki üniversitesine öğretim üyesi olarak transfer oldu.
Oysa ehl-i sünnet ve cemaat tarikinin müçtehidleri, kelam alimleri, fakihleri vs. din büyükleri ve kanaat önderlerinin edile-i şer’iye tâbir edilen “kitap, sünnet, icma ve kıyas. Edille-i şer'iyye, veya şer'î deliller” yani genel anlamda İslâm hukukunun kaynaklarına uygun bir şekilde içtihadlar, fetvalar ve hükümler vermeleri, Peygamberimizin mesleğine ittibadır. Zira gerçek âlimler, Peygamberimizin varisleridir. Bu bağlamda ümmet-i Muhammed (SAV) bu kaynaklardan beslenir ve ibadetlerini, dinî vecibelerini de bu hükümlere, fetvalara ve içtihatlara göre icra ederler.
Ümmet-i Muhammed’in (SAV) bu silsilenin çizgisinde sebat etmesiyle “İlayı Kelimetullah” sancağını üç kıtaya yaymışlar ve İslam’ın yaygınlaşmasına sebep olmuşlardır. Osmanlı da bu disiplinle yüce bir devlet olma unvanını kazanmıştır. Ümmet-i Muhammed’in bu güçlü sadakatini çok iyi bilen Fener Patriği V. Gregorius, Osmanlıyı bu manâda mağlup etmenin mümkün olmadığını bildiği için, Rus Çarı II. Alexander’a bir mektup (ki, Rusya’nın İstanbul Sefiri General Ignatiyef’in hatıralarında da belirtilmiştir) yazarak, Osmanlıyı yenmenin tek yolunun ne olduğunu vurgulamıştır[1].
Mezkûr mektup, aslında mealcilerin ve proje hocaların hangi kaynaktan beslendiklerini gösteren ibretlik bir mektuptur. Bu mektup aslında İslam’a yöneltilen saldırıların Batı kaynaklı olduğunu içimizdeki satılmış piyonların da buna teşne olduklarının önemli bir göstergesidir. Şimdi bu mektubu dikkatli bir şekilde okuyarak din tağyircileri ve tahripçilerinin misyonunu anlamaya çalışalım:
“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidir.
“Bu hasletleri de dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaatlerinden gelmektedir.
Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından, ahlaklarının salâbetinden gelmektedir.”
“Bu nedenle; Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve manevi........© Risale Haber
