Yine Nefiy!
Horhor Medresesinin kapısı usulca çalındığında sabahın henüz erken saatleriydi. 1903 yılının temmuz sonlarıydı. Talebeler çoktan yaz tatili için köylerine dağıldıklarından Horhor'da sadece dört talebe ile Bediüzzaman vardı. Seyda, akşam geç saatlerde Konaktan asabiyet içinde gelmiş, giriş kapısını içeriden sürgülemiş, ilave tedbirlerle de tahkim edip bir nevi barikat kurmuştu.
Şaşkın ve meraklı gözlerle kendisine bakan talebelere olup bitenleri kısaca anlattıktan sonra, kim gelirse gelsin kapıyı açmamalarını söylemişti. Odasına geçmeden önce de birtakım hazırlıklar yapmış, silah ve fişekliğini kontrol etmiş, yola çıkmaya hazırlanıyor intibaı bırakmıştı.
"Seyda, ne dersen emrindeyiz; öl de, ölelim!" diyen talebelerine gülümseyerek,
"Ölmenizi de öldürmenizi de gerektirecek bir şey yok!" demişti.
Akşamdan kapıyı tahkim ettiğine göre, Paşa'nın adamlarının geleceğini tahmin etmiş olmalıydı. Kapıyı çalanların onlar olduğundan emindiler. Ne yapacaklarını düşünürken Bediüzzaman odasından çıktı. Sessiz ve dikkatli adımlarla kapıya yanaştıktan sonra, sert ve kararlı bir ses tonu ile:
"Kim o?" dedi.
"Benim Seyda, Ârif!" diye cevap verdi kapının arkasındaki.
Mülâzım-ı Evvel Ârif'di, sesinden tanıdı. Bir müddetten beri Paşa'nın yakın adamları arasına girdiğinden sık karşılaşıyorlardı. Kendisine hürmeti büyüktü, ilme de düşkündü.
"Ne istiyorsun?" dedi sesinin tonunu düşürmeden.
"Elçiye zeval olmaz Seyda, görüşmemiz gerekiyor!"
Sesinde düşmanlık yoktu, bir ân tereddüd geçirse de kapıyı açmamayı kendisine yediremedi. Talebelere barikatı kaldırmalarını........
