'Kendi Yaptıklarınızı Kendi Ellerinizle Yıkmayınız'-2
Merhum Kırkıncı Hocamızın "Meşveretin Ehemmiyeti" ile ilgili konuşmasının ikinci ve son bölümünü yayımlamaya devam ediyoruz. Başlıktaki söz de bu bölümde geçiyor zaten.
Üstadın İlk Dönem Eserlerinden Hakikat Çekirdeklerinin sonu "Elhasıl, iman muhabbeti; İslamiyet uhûvveti istilzam eder." cümlesi ile bitiyor. Bu cümlenin bir öncesinde de "Mü'minlerde adavet, yalnız acımak manasında olabilir." cümlesi var. Ne demek bunlar? Müslümanlar kardeştir, birbirini severler; düşmanlıkları ancak acımak ve fena hasletlerini ıslah şeklinde olabilir. İşte, meşveret bu manaların en güzel şekilde tezahür edebildiği en verimli zeminlerden biridir. Öyleyse, Kırkıncı Hocamızı dinlemeye devam edelim.
Hz. Peygamber Aleyhisselam istişare uğruna, başta amcasını ve güzide sahabelerini feda ederken, biz bir yumurtamızı feda edebiliyor muyuz?
İstişarede, Peygamberimiz Aleyhisselamın reyi hilafına girişilen savaşta, birkısım sahabelerin de emr-i Nebeviye muhalefet ederek yerlerini terk etmesiyle, İslâm ordusu dağılmış; başta Hazret-i Hamza olmak üzere, birçok güzide sahabe de şehit olmuştu. Hâl böyle iken, Resûl-ü Ekrem Aleyhisselam'ın hadiseyi teessür yerine tebessümle karşılaması, ashabını itham yerine takdir etmesi, kalplerini kırmak yerine onlara iltifat etmesi, gayz ve hiddet yerine şefkat ve merhamet ile onları kendine çekmesi, bizler için en büyük bir ders-i ibrettir. Cenab-ı Hak da bu mümtaz tarz ve davranışı teyit ve sena makamında şöyle buyurmaktadır "Şimdi Allahu Teala'dan bir rahmet sebebiyle ki onlara yumuşak davrandın ve eğer sen kaba, öfkeli, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için istiğfarda bulun ve onlar ile iş hususunda müşavere et."
Şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Resûl-ü Ekrem (sav) bir kısmı sahabeye benden emir gelmedikçe, muzaffer olsak bile, katiyen yerlerinizi terk etmeyiniz, diye emir buyurduğu hâlde; savaşın bidayetinde İslâm ordusunun muzafferiyeti zahir olmaya başlayınca, geçidi tutmak ile vazifeli olan sahabeler yerlerini terk ettiler. Ve malûm hadise zuhur etti. Hâl böyleyken, dikkat ediniz! Cenab-ı Hak, emr-i Nebevi'ye muhalefet eden sahabeler ile meşvereti peygamberine emrediyor. Demek ki her söz tutmayan, yere batırılmaz. Ben bir cihette söz tutmuyorsam, sen de diğer bir cihette söz tutmuyorsun. Sen beni affedersen, ben de seni affederim. Allah-u Azimüşşan da hepimiz affeder.
Resulullah Efendimiz (ASM) hadiseyi tebessümle karşılıyor. İslâm battı, perişan olduk, demiyor. Hiddet ve şiddet eseri göstermiyor.
İnsan, davası için hiddet edebilir. Ama aynı şeyi hilm ile yapmak mümkündür. O işi hilm ile söylersen, muhatabın hem kabul eder hem de sana hürmetini devam ettirir. Ama hiddet gösterdiğin vakit, en azından kalben sana muhalefet eder. Yahut inat damarıyla muhalefetini artırabilir. İlim ile hilmi bir araya getirdiğimiz zaman, çift kanatlı oluruz. O zaman uçamayacağımız bir zirve, geçemeyeceğimiz bir derya, aşamayacağımızı bir engel kalmaz. Aksi hâlde kardeşlerimize sert ve haşin davranırsak; bir gün beş gün derdimizi çeker; sonra da artık yeter, deyip dağılabilirler.
İşte, Kur'an-ı Kerim bu âyet-i kerimeyle bizlere önemli üç hayatî düsturu ders vermektedir.
1- Mü'minlerin birbirine karşı, velev ki hata ve kusurları olsa bile, yumuşak davranmalarını, cemaati muhafaza etmenin ancak bu tarz ile, yani kavl-i leyyin ile, mümkün olabileceğini katı, sert ve kaba hareketlerin ise, birlik ve dirliği bozup tesanüd ve ittifakı dağıtacağını ders vermektedir.
2- Kur'an hadimlerinin birbirlerinin kusurlarını bağışlamalarını ve affetmelerini tebliğ etmektedir.
3- Cenab-ı Hak, bu âyet ile Resûl-u Ekremine ashabıyla meşvereti emretmektedir.
Uhud Savaşı'ndan önce yapılan istişarede ashabın, reyinde isabet kaydetmediği malûm olduğu halde, savaşın sonunda Cenab-ı Hakk'ın Hazret-i Peygamber Aleyhisselama ashabı ile meşvereti beyan buyurmasında, şu önemli nokta ortaya çıkmaktadır. Hüsn-ü niyet ile yapılan meşveretin neticesinde, hata tebeyyün etse bile, meşverete ittiba edenler mesul olmazlar. Mezkûr hakikatlere binaen bu azim, kutsî hizmeti muhafaza etmek için, bazı fikrî fedakârlıklarda bulunmak gayet yerinde bir hareket olur. Hakkı bulduktan sonra, ehakta ihtilaf edilmemelidir.
Bir gaye uğruna başını feda eden insanlar, tarih boyunca çok çıkmıştır. Davası için başını vermek kolaydır. Bu kutsî davada, fikren haklı olsa bile meşveretin hukuku namına, fikrî fedakârlıkta bulunmanın baş vermekten daha üstün, hizmetin devamı açısından daha elzem olduğu katiyen unutulmamalıdır.
Bu âyet-i kerimenin tefsirinden anlaşıldığı üzere, bizlerin fikrimize uymayan her şeyi hemen reddetmek yerine, teenni ve sabır ile tahammül ve müsamaha ile hataları tashih etmemiz lazım gelmektedir.
Herkesin meselelere intikali bir olmaz. Senin idrâk ettiğin, ehemmiyetine inandığın bir meseleyi, bir kardeşimiz bazen bir veya iki sene sonra anlayabilir. Derin meseleler çok geç anlaşılıyor. Hizmetin semeresini görmek için, sabredecek ve bekleyeceksin. Bir insanın ayağı kırılmış ise, o ayak ancak altı ayda tutabilir. Ben altı ay bekleyemem dersem, bir........
