menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Risale-i Nur’da Sünnet-i Seniyye ve Muhabbetullah İlişkisi-3

7 0
10.06.2026

Hatta insan-ı mü’minde hayatına ve bekasına ve vücûduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcûdâta karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedit alâkaları, o isti’dâd-ı muhabbet-i İlâhîyyenin tereşşuhatıdır. Hatta insanın mütenevvi hissiyat-ı şedîdesi, o isti’dâd-ı muhabbetin istihâleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır.

[Bu kısım çok ciddi bir tespit… İnsanın sevdiği her şey, gerek kendinde gerek kâinatta Allah’a karşı verilmiş muhabbet istidadının sızıntılarıdır. Bu muhabbeti Üstad, 2 temel noktaya ayırır:

Muhabbet-i Zât ve Muhabbet-i Zâtiyye: Bu muhabbet ile insan tek bir kişiyi sevebilir. Bu sevgiyi hemen her insan kendi kendisine sarf ediyor. Çünkü Allah’ın Vacibü’l-Vücud ve Kayyum-u Mutlak olduğunu idrak edemeyen bir kişi, kendisini kâinatın, varlığın ve her şeyin direği gibi görür. Bu sevgiyi kendisine yöneltir. Sırasıyla hodpesend (kendini beğenmiş), hodbin (kendine aşık ve kendinden gayrıyı görmeyen) ve hodperest (kendi kendine tapan) olur.Muhabbet-i Esma ve Sıfat: Bu muhabbet ile insan kâinatı ve içindeki her şeyi sever. Baharı, güzellikleri, eşini, ana-babasını, çocuklarını, akrabasını, malını, servetini, vatanını, devletini ve saire… Bunlar ise kâinattaki tecelli eden esma ve sıfat-ı İlahiyeye yönelik verilmiş bir muhabbettir. Tabir caizse Esmaü’l-Hüsna’nın Vahidiyet cephesi ve buna yönelik muhabbet kâinatta merkezleşiyor; Esmaü’l-Hüsna’nın Ehadiyet cephesi ve buna yönelik muhabbet kendimizde odaklanıyor.

Bu iki tarz muhabbetin aslî gayeleri idrak edildiğinde cemal ve kemal tecellilerini taşıyan bütün zaman ve mekanlar, “kâinat” olarak, muhabbet-i Esma ve Sıfat namına sevilir. Kendimizdeki cemal-i zât ve kemal-i zât tecellileri ise, “enfüs ve nefis” olarak, muhabbet-i zât olarak sevilir. Mutlak bir hamd ve şükür, nihayetsiz bir muhabbet ve aşk dergah-ı Samedaniyete kalbimizden yükselir.

Üstad burada insanın şiddetli hislerle yöneldiği ne varsa aslında o hislerin her birinin temelinde muhabbet-i İlahiyenin sızıntısı ve başkalaşım geçirmiş hali olduğunu vurgular. Hırs, hubb-u cah, tama, milliyetçilik, enâniyet, tembellik ve tenperverlik, korku ne varsa temeline inildiğinde bu şiddetli hisler bir çeşit sevgidir. Tembellik, rahatını sevmek demektir. Enaniyet, kendine âşıklıktır, bu yüzden enaniyet arttıkça kişi eleştirilmeye o nispette tepki verir. Havf, kendini koruma, hayatını muhafazadır. İnsan sevdiğini korumak ister. Tama’, açgözlülük, mal sevdası, zenginlik tutkusudur. Hubb-u cah, makam sevdası, şöhret iptilasıdır. Hırs, mükemmeliyetçiliktir, mükemmele âşıklıktır. Bu yüzden hırsı, mükemmelden başkası doyuramaz. Fakat hasta bir duygudur. Tüketicidir. Tedavi olursa, sonsuz bir iştiyaka dönüşür.

Kısacası, insan sevmek için yaratılmıştır. Farkında olsun olmasın her şeyi seviyor, ona ısınıyor, onun bekasını istiyor.]

Ma’lûmdur ki, insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zâtların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.

[Alaka, kalpler arası bağ demektir. Bu bağ ana rahmine yapışıp ondan beslenen ceninin bağıyla aynıdır. Ona da “alak” deniliyor. Bu açıdan insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zâtların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. İnsanın ihtiyacı bu manada sadece kendisiyle sınırlı değildir. Sevdiklerinin ihtiyacı da onun bir ihtiyacı sayılır. Onların saadeti onun saadeti, onların bedbahtlığı onun da bedbahtlığıdır. İnsanın sevgisi, onu kendisinden taşırıyor. Sevdikleriyle onu bir bütünmüş algısına eriştiriyor. Bu boyutla inkişaf eden bir muhabbeti Samed-i Mutlak’tan başka hiçbir şey tatmin edemez. Bu fakr kısmı… Acz kısmını da Üstad işliyor. Ölüm tehlikesi veya kaza tehlikesinden bizi kurtaranı severiz. Minnet hissiyle ona bağlanırız. Ruhumuz ona hürmet eder. Aynı durum sevdiklerimizi kurtarana karşı da geçerlidir. Burası “irtibat” bahsi… İrtibat, ruhlar arası bağ ve bağlantı demektir. Ruhumuz, sevdiklerimizin ruhuyla bağlantı kurduğu, onlarla kendini birmiş gibi hissettiği için onlara gelen zararı kendine gelen bir zarar gibi görür. Kendindeki şefkatle onları korumak ister. Koruyamazsa onları koruyan ve kurtaranı iştiyakla sever.]

İşte bu hâlet-i ruhiyeye binâen; insan, eğer her insana âid envâ-ı İhsanat-ı İlâhîyyeden yalnız bunu düşünse ki: Benim Hâlıkım beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni idam-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum envâ-ı lezâiz ve mehâsininden........

© Risale Haber