Risale-i Nur’da Sünnet-i Seniyye ve Muhabbetullah İlişkisi-3
Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfıza, bir kütübhâne hükmünde binler kitab kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki: Kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir.
[Kalbin bir hizmetkârı, insanın hafıza kuvvetidir. Kalbin duygusal bir zekâsı var. Bu zeka ile kütüphaneler dolusu bilgiyi içine alan hafızasındaki bilgileri işleyip marifetullah haline getirebilir. Getirirse kâinatı Allah’ın cemal, kemal ve ihsanının sergilendiği bir sanat-hikmet-rahmet sergisi olarak görebilecek bir tevhid boyutuna yükselir. Kâinattaki güzellikler, onun kalbini, mükemmellikler aklını, ihsanlar ise nefsini hareketlendirip onu muhabbete, perestişe ve şükre sevkeder. Bu şekilde insan, kâinat çapınca bir aşk ile Allah’a bağlanır. Çünkü kâinattaki bu görüntü sürekli yenilendiği, farklı cemal-kemal-ihsan tecellilerini gösterdiği için kendisi bir seyirci konumunda aşk ile bunları temaşa eder. 7. Şuada Üstad’ın ifade ettiği gibi insan kalbi ve aklı, kâinat kadar inkişaf edebiliyorlar.]
Mâdem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve Cemâl ve Kemâle karşı böyle hadsiz bir isti’dâd-ı muhabbet vardır.
[Hadsiz bir istidad-ı muhabbet: İnsan dünyaya geldiğinde, muhabbet potansiyeliyle geliyor. Yaşanan, görülen, duyulan her şey bu muhabbet çekirdeğini açmak ve onu, bütün kâinatı saran bir ebedî aşk sarmaşığına dönüştürmek içindir. Bu manada bakılırsa, Allah’ın en sevdiği duygu minnet duygusudur. Allah öyle ihsanlar ve nimetler verir ki, kalbin en ince duygularını harekete geçirip Kendisine minnettar eder. Bu manada Mennan ismi, muazzam bir isimdir. Minnet duygusu ile insan daha bir Allah’a sarılır, tutunur. Kur’anda bu duygu, Hz. Musa (AS) ile ilgili kıssalarda vurgulanır.[1] İnsanın kalbi Hz. Musa (AS) gibidir. Bu manada insan kalbi Allah’ın bu tarz nimetlerini hatırlamalı ki, minnettar olabilsin. Minnettarlığın bir ilerisi, medyuniyettir. Yani kendini Allah’a borçlu hissetmek… Medyuniyet ile din, aynı köktendir. Bu manada dindarlık, kendini Allah’a daima borçlu hissetmek, ebediyen bu borcu ödeyemeyeceğini bilmek ve bunun şuurunda olmaktır.]
Ve mâdem bu kâinatın Hâlıkı, kâinatta tezahür eden âsâriyle, bilbedahe tahakkuku sabit olan hadsiz cemâl-i mukaddesi;
[Burada vurgu cemalin tahakkukunun sâbit olmasına dair... Tahakkuk, bir hakikatin gözle görünür hale gelmesi, vücud bulmasıdır. Çekirdeğin ağaç olmasına tahakkuk denilir. Çekirdek içinde ağacın hakikati var ama ağacın vücudu yok. Hakikat ile vücud birleşirse, hak zuhur eder. Tahakkukun sâbitliği ise, her yapılan işin o hakikatin bir tahakkuku haline gelmesi demektir. Bu manada kâinattaki bütün eserlerde ya bizzat veya dolaylı olarak bir cemal ve güzellik bulunması gösterir ki Cenab-ı Hakk cemalini göstermek için yaratıyor. Genç ve güzel bir kadının heykelini yapmak, bir sanat ve güzelliktir. Fakat bu kadında olan güzelliği taşa nakşetmek ve kopyalamaktır. Fakat usta bir heykeltraş, yaşlı kadının heykelini en ince detaylarına kadar büyük bir ustalıkla taşa nakşetse, burada eserin kendisi göz alıcı değildir ama sanatın kendisi göz alıcıdır. Bu manada kâinatta yaratılan her şeye bu 2 gözle bakıldığında çirkin bir şey olmadığı, olamadığını görürüz. Küflenmiş ekmek de, fırından yeni çıkmış ekmek de sanat eseridir. Belki küflenmiş ekmek çok daha sanatlıdır. Çünkü üstünde canlılar yaşıyorlar. Bu cümleden........
