menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kur’an’ı Bütünden Okumanın Ehemmiyeti

9 0
04.02.2026

İLİM, HAYIR ve RAHMET BAĞLARI-1

Soru: Neden Kur’anda melekler ve insanlar için “İbâdu’r-Rahmân” (Rahmânın kulları) deniliyor? Bu gösterir ki, onlar aynı seviyededirler. O vakit Hz. Âdem’ (AS) meleklerin secdesinin esprisi kayboluyor. Bu ifadelerin benzerliğindeki sır ve hikmet nedir?

Cevap: Evet Kur’an-ı Hakîm’de hem melekler için hem insanlar için “İbâdu’r-Rahmân”[1] tabiri kullanılıyor. Fakat şöyle bir ayrım var:

Kur’anda melekler için denilir ki: “Bel ibâdun mükremûn”[2] (Hayır! Onlar ikrâma mazhar kullardır.) Hem denilir ki: “Ve yef’alûne mâ yu’merûn”[3] (Onlar ne emredilirse onu yaparlar.) Bu âyetler Rahmân sûresinde 2 defa geçen ve Rahmaniyetin tecelli tarzlarını ifade eden “Zü’l-Celâli Ve’l-İkrâm” ifadesiyle beraber ele alınırsa şöyle bir manzara açığa çıkıyor:

Melekler, Rahmâniyetin ikram kısmına mazhardırlar. Hem onlar sadece emirleri yerine getirmek olan amel-i sâlih ile mekelleftirler. Hem onlarda emre itaatsizlik ve şerre açık yönler de yoktur. Fakat Rahman sûresinin bildirdiği üzere insan hem celal hem ikrâma mazhar olabiliyor. Sırf ikrama mazhar olsa Hz. Yûsuf (AS) gibi olur. Zâten ona “İn hâze illâ melekün kerîm”[4] (Bu olsa olsa çok değerli, şerefli ve şerri olmayan bir melektir) diye halk şâhidlik yapıyor. Hem celal hem ikrama hayır dairesinde mazhar olan Hz. Süleyman (AS) gibi olur; kendini dünyada bile saadet saraylarında görür. Fakat hayır dairesinde bunları cem’ edemeyen kişilere, Rahmaniyetin celali dünyayı zindan eder. Hem İslamiyet 2 kanattır: Takva ve Amel-i Sâlih

Takva, celal sıfatından gelen ve kişiyi celal ile muhatap kılan haramları işlememek, hem haramları işleyenleri cezalandırarak sosyal hayatı korumaktır. Amel-i sâlih ise, ikram sıfatından gelen ve kişiyi ikram ile muhatap kılan farzları işlemek ve toplumda da bunu yaymaktır. Takva, tebliğin iki kanadından biri olan nehy-i ani’l-münkeri yaşamaktır; amel-i sâlih ise, emr-i bi’l-ma’rufu yaşamadır. Bu noktada takva, Esma-yı Hüsna’dan Nâhi (Son Veren, Yasaklayan) ismine; amel-i sâlih ise, Âmir (Emreden, Zorunlu Tutan) ismine mazhariyet ve muhataplıktır. Meleklere, “Yapma!” emri yoktur. Onlar “Yap!” emri ile muhataplar. İnsanlar ise “Yap!” ve “Yapma!” şeklinde bütün İlâhî irade ve emirlerle muhataptırlar. Bu mazhariyet insanı hayırlarda zirve hale getiriyor. Hem hakkın savaşçısı kılıyor. Hem Rahmân’ın halifesi yapıyor. İnsana verilen hakkı açıklama, akıl ve kalplere gösterme özelliği olan “beyan” ın öğretilişi yine Rahman suresinde geçer. Bu beyan vasfı risaletin temelidir; hakka mazhariyetin dilde belirtisidir. Bu yüzden Kur’an[5] ve hadiste “Hakku’l-Mübîn” (Hakk ve Beyan Edici) isimleri beraber kullanılır.[6] Hem melekler, musibete maruz kalmazlar, hep nimete mazhardırlar. O yüzden onlardan sabır ibadeti değil, şükür ve hamd Rahman’a yükselir. İnsan ise musibet ve nimet, her türlü Rahmânî tecellilere muhatap olduğu için ondan Rahman’ın dergahına şükür ibadet ile beraber sabır ibadeti de yükselir. Bu manada kâmil insanlar kâmil ibadetleri ve hisleriyle meleklerden daha ileri bir kulluk seviyesi sergilerler.

Evet hakka uygun olan, hikmete de uygundur. Hikmete uyan her iş, hayrı netice verir. Buna binaen “Hayrı seçme, onu irade etme, onu hedefleme, onun şuurunda olma” sıfatlarına dayanan hikmet, risaletin olmazsa olmaz vasfıdır. Nebiler ilim sıfatına ve Alîm ismine; resuller ise, hikmet sıfatına ve Hakîm ismine zihinleriyle aynalık yaparlar. Kur’anda “Resullere hüküm ve hikmet verdik”[7] vurguları, onların ferdî ve sosyal konulardaki beyanları daima hayra yol açar, daima problemleri çözer, söylenildikleri konunun âleminde güneş vazifesi görürler, demektir. Kendi şahısları da bu hayırlılık ve hikmetten bol nasiplidirler. Kur’an Hz. İsmail, Hz. Zü’l-Kifl ve Hz. Elyesa (Aleyhimü’s-Selam) için “Ahyâr” (Hayırlılar) der. Hem hayırda ileri mertebeye eren Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yâkub (Aleyhimü’s-Selam) için “Mustafeyne’l-Ahyâr” (Hayırlıların en süzülmüş ve seçilmişleri) der.[8]

Kur’an-ı Hakîm, şehadet âleminin yapısına tabi bir hayat olan dindarlığı “Abdurrahmân” lafzıyla anlatır. Bu hayat, imtihan dünyasının kirlerinden, kirli şeylerinden hatta yiyecek ve içeceğine kadar- uzak tutucu ve onun güzelliklerinden en küçüğüne kadar faydalandırıcıdır. Fakat bu faydalandırma kişiyi dünyada ve maddede boğmayan bir yapı arz eder. Mesela der: “Dünya ve maddi hayat bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” [9]Hem der: “Çoğalma yarışı sizi kabre kadar oyaladı.”[10] Hem der: “Dünya hayatının oyun, eğlence ve bir süs olduğunu bilin, aranızda bir övünme ve mal ve evlât çokluğudur. (Dünya hayatı), yağmurun bitirdiği, ekincinin hoşuna giden ekin gibidir. Bir süre sonra kurur, böylece onu sararmış görürsün. Sonra da o çöp olur. Ahirette şiddetli azap, Allah'tan mağfiret ve Allah'ın rızası vardır. Ve dünya hayatı aldatıcı metadan başka bir şey değildir.”[11] Bu ifâdelerle dünyanın aldatıcı, çirkin ve yakıcı yüzünü ders verir.

Bununla birlikte Kur’an der: “Allah’ın sanatıdır ki........

© Risale Haber