İlim Işığı Altında Sevr ve Hut Hadisi-4
Enfüsî Tevhide Dair Bir Nükte-i Kur’aniye
Soru: Resulullah’ın (SAV) Harmele’ye verdiği cevaba göre kişinin dünyasında kudsiyet yerleştikçe sadakat, doğru ve yerli yerince konuşma, şükür, zikir, Allah ve Resul sevgisiyle kalben beslenmek, hayırlı iş yapmalar artar. Nisa suresi 77-79’da münafıklar ölüm korkusuyla diyorlar ki: “Başımıza gelen hayırlar, Allah'tandır. Şerler, ey Muhammed, hep senin yüzünden başımıza geliyor.” Buna mukabil Allah onlara şöyle buyuruyor: “Hayır ve şerrin hepsi Allah'tandır.” Sonraki âyette ise şöyle buyuruluyor: “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallah ve mâ esâbeke min hasenetin femin nefsik.” Bu âyeti nasıl anlamak lazım?
el-Cevap: Bu âyet, Kur’anda nefis kelimesi hem “nefs-i emmare”, hem “ene” yani kişinin kendisi manasında kullanıldığı için her iki tarzda anlaşılabilir. Şöyle ki: Âyette “min” ve “fe” ifadeleri var. Üstad Bediüzzaman Kızıl İcaz adlı mantık kitabında der ki: “‘fî ve ‘fe harflerini sıkarsan, onlardan sana ‘inne’ harfi damlamaya başlar.”[1]
İnne, bir edattır ki, hak olarak bulunan bir şeyden bahseder. Fî, içinde demektir. Yani bir şeyin içinden bahsediliyorsa, o şey hem vardır hem o bahsedilen özellik gerçek olarak vardır. “Min” ise, Türkçedeki “-den, -dan” ekidir. Bir damla için “el-Katretü mine’l-bahri” (Denizden sadece bir damla) denilince dikkat edilirse “min” eki var olan, uçsuz-bucaksız bir şeyden bir görüntü, bir parça, bir belirtiyi ifade etmek için kullanılır. Bu noktalar nazara alınırsa akla ve kalbe görünür ki: “Allah mutlak hüsün ve iyiliklerin menbaı, kaynağı, sahibidir. Ondan gelen her şey, ister hayat ister ölüm olsun, daima güzeldir ve bir güzelliktir.”
“Fe minallah” âyetindeki “fe” ve “min” ifadeleri hüsün, cemal, kemal, kibriyânın ve bütün müsbet, var edici, yaratıcı, nurlu sıfatların hak olarak, mutlak ve sınırsız olarak Allah'ta var olduğunu bildirir. Üstad Bediüzzaman bu âyete dayanarak der ki: “Hayr-ı Mutlak’tan, hayır gelir. Cemîl-i Mutlak’tan, güzellik gelir. Hakîm-i Mutlak’tan, abes bir şey gelmez.”[2] Bu âyet Allah'ı mutlak nur, mutlak hayır, mutlak güzel, mutlak kemal, mutlak Zât olarak bildirirken, şer ve kötülüklerin veyahut kul açısından şer ve kötülük görünen işlerin kaynağının kulun nefsi olduğunu bildiriyor.
Allah, kendi müsbet sıfatlarına mukabil, insan ve cinlerin sıfatlarını da mutlak bırakmış, ta sonsuz tecellilere ayna olsun. Fakat İlâhî vasıflar nurdur ve güneş gibidir. Buna mukabil kul sıfatları karanlıktan ve yokluktan ibarettir. Bu âyetteki gramer ve dilbilgisi inceliklerine dayanarak Üstad Bediüzzaman insan nefsinin “acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, naks-ı mutlak, kusur-u mutlak” şeklinde karanlıklardan yoğrulmuş bir mahiyeti olduğunu belirtir ve delillendirir.[3] Fakat çok ilginçtir ki kulda mutlak âcizlikle beraber, cüz’î bir kudret; mutlak cehaletle beraber, cüz’î bir ilim; mutlak fakirlik ve ihtiyaçla beraber, cüz’î bir mülk ve servet; mutlak gafletle beraber, cüz’î bir şuur vs. bulunmaktadır. Bu 2 zıt vasfın varlığı bütün insanlık ve cin âleminin imtihan unsurudur. Kendini okuma, tanıma ve sınırlarını kabullenme noktasında insanlık ve cin tarihinde yol hep ikiye ayrılmış ve ayrılmaya devam ediyor:
a) Mana-yı harfî ve tevhid bakışı... Bu bakış, “ubudiyeti” (kulluğu) netice verir. Ki insanın aslî malını, mutlak olan menfi vasıflar olarak bulur ve görür; “Ben dünya ve Âhirette bu sıfatları hep taşıyacağım” diye anlar. “Ben, buyum” diye kabullendirir. Kendindeki cüz’î müsbet sıfatları ise, Allah adına sergilenmesi istenilen birer emanet mücevher olarak görür ve gösterir. Bir fukaranın boynuna padişah tarafından asılan zümrüt gerdanlık gibi…
b) Mana-yı ismî ve şirk bakışı... Bu bakış, “enâniyeti” netice verir. Ki insanın aslî malını cüz’î olan müsbet sıfatları olarak görür ve görmek ister. Karun gibi “Bu serveti, ben kendi ilmimle elde ettim”[4] diye konuşur. Firavun gibi “Ben, ey Mısır halkı, sizin en yüce Rabbiniz ve hâkiminiz değil miyim?”[5] der. İnsanın bilgisinin sınırlılığı ve bir başlangıcı olması gösterir ki, bu bakış hatalıdır; kendindeki sonsuz ilim nurlarına aç olan ve müştak olan “mutlak cehalet” i göremiyor.
Bu âyet çok kesin ve keskin bir ayrım yaparak der ki: “Senin mahiyetinde sana ait zerre miktar bir güzellik, bir iyilik, bir kemal, kudret, ilim, şuur olamaz. Sen mutlak ve müstevli bir gafletsin, mücessem bir aczsin, hakiki bir körlüksün, dipsiz bir alçaklıksın, zifiri karanlık bir cehâletsin, kuyruklu bir yalansın, muazzam bir nankörlüksün vs... ” İnsanın nefs-i emmaresiyle baş başa kaldığında bu acı ve kirli halleri fiilen yaşadığına dair milyarlarca vaka buna kesin bir delildir. Bu değişmez hakikatin en büyük diğer bir delili insanların kendisidir. Hiçbir doğan çocuğun doğduğu an cehennemlik olmaması, hem ömür boyu Kur’ana göre yaşayanların Cehenneme gitmemeleri gösterir ki, kişiyi cehennemlik eden kendisidir. İnsanlardan zuhur eden bütün zulümler, etrafa yayılan bütün ahlaksızlıklar, dilinden duyulan bütün yalanlar ve onan görünen bütün hıyanetler onun âciz enaniyetinin ve harîs nefsaniyetinin eseridir. Bunu da ona yaptıran kendi yapısının bu çift boyutlu labirentlerinde kaybolmasıdır.
Nefsânî ve Enânî İstidadlar ve Varlık Hikmetleri
Soru: (Bu soru nefs ve enaniyete aittir.) Benim ne suçum var? Allah beni böyle yapmasaydı! Hem karanlıktan ibaret yapıyor; sonra karanlık yayıyorum diye bana ceza veriyor! Adalet ve merhamet nerede?
el-Cevap: Ateşin varlığı zarar değil, ateşe elini sokup yakmak zarardır, zararlıdır. O ateşle yemek pişer, sanayi kurulur, ısınılır, ışınır. Ateşin sayısız hayırlarını görmeyip kendine verilen zararı görerek şikâyet etmek hem hakikate aykırıdır hem dar bir perspektiftir hem haksız bir suçlamadır ve edepsizliktir. Ey ateşîn nefs ve soğuk enaniyet! Senin ateşten ve zemherirden yaratılman kötü değildir. Kendi ateşini ve soğukluğunu kullandığın ve kullandırdığın yer önemlidir. İnsan, nefsiyle Cennete girecektir ve nefsaniyeti ile Cennet’ten istifadesi tam olacaktır. Hem yine insan enaniyeti ile Cennet’e girecek ve Cennet’i hakkıyla bilmesi enaniyeti sayesinde olacaktır. Senin ateşini ve soğukluğunu şeytanın hizmetine sunman kötüdür. Hak yolunda “Kibirli birine, soğuk bir kibr-i enaniyet göstermek sadakadır”[6] ve “Zâlim bir kişiye haddini bildiren bir ateş-i gazab-ı nefsaniyet en büyük cihaddır.”[7]
Bu çerçevede, ey ateşîn nefs ve ey soğuk enâniyet, dizgininizi şeytanın elinden alıp aklın, kalbin ve ruhun masum ve hayırlı ellerine verirseniz sizin ateşli fıtratınız ve soğuk mahiyetinizin şer ve kötülük kaynağı olmadığını görebilirsiniz. Sizi şerli yapan sizi kimin istihdam ettiğidir. Varlığınızın ateşten veya soğukluktan olması hiçbir sorun teşkil etmemektedir. Bunu sorun eden sizsiniz. Allah’ın........
