Küçük Karelerden Büyük Levhaya
Bismillah
Küçük küçük kareler nisbetinde levhalardan görseydik şu âlemi, nasıl algılayabilirdik hakikati?
Bütün baktığımızı zannederken odaklandığımız aslında tek bir ağaç, tek bir bulut, tek bir yağmur damlası veya tek bir meyvedir. Zihin, bu parçaları ayrı ayrı algılar ve onları birbirinden kopuk zanneder.
Evet hakikat, bu küçük karelerin bir araya gelerek oluşturduğu bir dokumadır. Tıpkı bir halının ilmikleri olan küçük karelerini saymakla, o ilmeklerin bir gül veya gonca deseni oluşturduğunu göremeyeceğimiz gibi; kâinata da parçalar hâlinde bakmak, onun bütününü ve ardındaki manayı görmemize engel olur.
Kur'an-ı Kerim, insanı küçük kareler algısından kurtararak, kâinatı bir bütün, bir dokuma, bir sanat eseri olarak okumaya çağırır. Kâinat, Allah'ın sanatının mensucatıdır. Bu dokuma, önce göz önüne serilir, sonra iplikleri tek tek sayılır, ardından her iplik bir İlahî ismin âyinesi olarak gösterilir. Ve insan, tüm bu isimlerin sahibi olan tek Zât'a ulaşır.
Kâinat, üzeri nakışlarla süslenmiş bir kumaş gibidir. Bu kumaşın üç temel unsuru vardır: İplikler, renkler ve desen.
İplikler, kâinattaki her bir varlıktır. Taş, ağaç, insan, bulut, yağmur damlası, çekirdek, meyve... Hepsi birer ipliktir. Ancak bu iplikler rastgele değil; ilim ile eğrilmiş, kudret ile bükülmüştür.
Renkler, her varlığa verilen farklı özelliklerdir. Canlılık, renk, koku, ses...
Bir çiçeğin kırmızısı, menekşenin moru gibi. Bu renkler, Esmâ-i Hüsnâ'nın farklı tecellileridir.
Kumaş ise, bütün bu ipliklerin ve renklerin bir araya gelerek oluşturduğu bir bütündür.
Bir halının arka yüzünde düğümler ve karışıklıklar vardır; ama ön yüzünde muhteşem bir desen vardır. Dünyadaki acı, ölüm, hastalık ve zeval gibi görünen şeyler, halının arka yüzüdür. Sabır, imtihan, şükür ve ebedî hayat ise ön yüzdeki muhteşem desenin parçalarıdır. İnsan, eğer ön yüze olan hikmet ve ahirete bakarsa, o karışık ipliklerin yerli yerinde olduğunu görür.
Mensucatın en güzel örneklerinden biri yağmurdur. Yağmur, tek bir olay değil; birçok iplikten örülen bir dokumadır. Buharlaşma, bulut oluşumu, yoğuşma, rüzgârların taşıması, damlaların düşmesi, zamanlama, miktar, ölçü, toprağa can verme, temizlik... Hepsi yağmurun iplikleridir. Hiçbir iplik tek başına yağmur değildir; ama hepsi bir araya gelince yağmur olur.
Bir başka misal meyve düşünürsek. Bir elma dahi, sayısız iplikten oluşur: Çekirdekten ağaca dönüşme, topraktan su ve mineral alma, güneşten ışık ve ısı alma, havadan karbondioksit alma, çiçek açma ve tozlaşma, meyvenin oluşması ve olgunlaşması, korunma, zamanlama, lezzet, renk, koku ve tohumun gelecek programı. Tüm bu iplikler, o tek meyve için dokumanın parçalarıdır.
Kâinat halısını kavramak ve teker teker iplikleri saymak yani mevcudatı sadece isimleriyle değil; işleyişi, hikmeti ve ardındaki manayı göstererek sunar. Mesela sadece "Gökten yağmur yağar" demez; "Size rızık olarak gökten su indiren" der. Yani fiili, failine bağlayarak açar.
Saymaktan maksat, varlıkları sayılarla sınırlamak değil; onları izah etmek, ipliklerine ayırmak, insanın anlayabileceği şekilde tarif etmektir. Kur'an, bir varlığı sayarken onun ismini, şeklini, sayısını değil; işleyişini, hikmetini, bağlantılarını ve ardındaki manayı gösterir. Mesela yağmuru sayarken onun sadece bir su damlası olduğunu söylemez; onu, bulut, rüzgâr, buhar, toprak, hayat, ölçü, rahmet, rızık gibi ipliklerine ayırarak gösterir.
Ebced ilmi de bu hakikatin bir yansımasıdır. Harflere sayısal değerler vermek, onları saymak teker teker açmak demektir. Her harfin bir rakamsal değeri, her kelimenin toplam bir sayısal anlamı vardır. Bu, tıpkı kâinattaki her varlığın bir iplik harf, her olayın bir kelime ve her sistemin bir âlem oluşu gibidir. Ebced, zihnin küçük karelerden veya harflerden büyük levhaya olan manaya ulaşmasına vesile olan bir anahtardır. Ancak ebced, bir amaç değil; bir vesiledir. Asıl maksat, o sayıların işaret ettiği hakikatleri görebilmektir. Tıpkı Kur'an'ın varlıkları sayarak insanı Zât'a ulaştırması gibi, ebced de harfleri sayarak insanı derin manalara götürür. Çünkü saymak, sadece rakamları değil; rakamların ardındaki anlamı da görmektir.
Kur'an, yağmuru da aynı şekilde ipliklerine ayırarak açar:
"Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik de gökten su indirip sizi suladık." (Hicr 15/22)
"Allah, bulutları hafifçe kaldırarak yayar ve onları bir araya getirir." (Rûm 30/48)
"Gökten bir ölçüye göre su indirdik." (Mü'minûn 23/18)
"Allah gökten su indirdi de onunla ölümünden sonra yere hayat verdi." (Nahl 16/65)
"Sizi suladığımız suyu siz mi buluttan indirdiniz, yoksa onu indiren Biz miyiz?"(Vâkıa 56/68-69)
Meyve örneğinde de durum aynıdır. Hakikat, insanın önüne tek bir meyveyi koyar ve der: "Şu meyveye bak! Çekirdeği, toprağı, suyu, güneşi, havayı, çiçeği, tozlaşmayı, olgunlaşmayı, rengi, tadı, kokuyu ve korunmayı gör. Tüm bu iplikler, o meyvenin dokumasını oluşturur.
Kâinatta tek bir meyve vücudu için; güneş, toprak, su, hava, tohum, mevsim, koruma, büyütme, olgunlaştırma gibi şartların bir araya gelmesi gerekir. İşte bu şartlar, yeryüzündeki bütün meyveler için aynıdır. Aynı güneş, aynı toprak, aynı su, aynı hava, aynı mevsim, aynı düzen. Eğer bir meyveyi veren güç, o meyve için gerekli olan güneşi, toprağı, suyu ve havayı ayrı ayrı yaratmış olsaydı; her bir meyve için bu şartları ayrı ayrı tekrar etmesi gerekirdi. Oysa aynı güneş, binlerce meyveyi birden olgunlaştırıyor. Demek ki, tek bir meyveyi var eden kudret, aynı anda bütün meyveleri de var eden aynı kudrettir. Meyvenin ihtiyaç duyduğu her şey, aynı anda bütün meyvelerin de ihtiyacıdır.
Üstadım Said Nursî hazretleri Sözler adlı eserinin 416. sayfasında ifadeleri:
"Kur'an, beşerin nazarına san'at-ı İlahiyenin mensucatını açar, gösterir. Sonra fezlekede o mensucatı, esma içinde tayyeder veyahut akla havale eder."
Bu hakikat ile farkedilir. İnsanın nazarına "san'at-ı İlahiyenin mensucatını önce açar, gösterir. Yani kâinat tezgâhındaki varlıkları, fiilleri ve hadiseleri tek tek insanın önüne serer. Sonra bu mensucatı iki şekilde ele alır:
1. Esma içinde tayyeder: Yani o sayısız ipliği ve rengi, birçok İlahî isimde özetler, sınırlandırır ve yerli yerine koyar.
2. Yahut akla havale eder: Yani mensucatı gösterdikten sonra "İşte bunların sahibini aklınla bul" diyerek insanın kendi muhakemesine bırakır.
Bu metodun en güzel örneklerinden biri Yûnus Suresi 31. âyettir:
"De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik oluyor? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşleri kim idare ediyor? Hemen ‘Allah’ diyecekler. Öyleyse de ki: O halde O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız? İşte bu Allah, sizin gerçek Rabbinizdir."
Bu âyetle ilgili olarak Risale -i Nur un Sözler eserinde şöyle ifade edilmistir.
"İşte başta der: 'Sema ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyya edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah'tan başka koca sema ve zemini iki........
