Kimliğin Geleneksizleşmesi mi?
Kimliğin Geleneksizleşmesi mi?
Kimliğin Geleneksizleşmesi mi?
Reformlar ve devrimlerle gerçekleşen, özgün bir bakışa dayanmayan aceleci kimlik inşasına “kimliğin geleneksizleşmesi” tanımı oturuyor. Bu kimlik inşasının devlet toplum veya onun da ötesinde toplumun farklı kesimlerde ortak bir aidiyet ve gelecek algısı da hep tartışmaya açık olacaktı.
Geçenlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) himayesinde, Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen “Türk Modernleşmesi” başlıklı uluslararası bir sempozyuma katıldım. Açılış konuşmasını Sayın Numan Kurtulmuş yaptı. Doğrusu, prompter olmadan, akıcı ve nitelikli bir konuşmaydı. Vurgusu; uluslararası düzensizlik ve Türk modernleşmesinin bugün bize demokrasi ve hukuk açısından sunduğu imkânlar üzerindeydi. Dinlerken bir ara mevcut siyasi gerginlikler içinde keşke siyasetçiler inandıkları güzel fikirleri hayata geçirme fırsatını da bulabilselerdi diye düşünmedim de değil.
Nilüfer Göle ve Modernlik Tartışması
Son dönemlerde ülkemizden uluslararası ölçekte öne çıkan nadir akademisyenlerden sosyolog Nilüfer Göle ise oturumun açış konuşmalarını ve değerlendirmelerini yaptı. Göle denilince aklıma bizim mahallenin vefasızlığı gelir. 28 Şubat sürecinde, dönemin mağdurları ve yükselen dindar sosyolojisi adına vesayetçi çevrelere karşı nasıl Nazlı Ilıcak siyaseten sahip çıktıysa, Nilüfer Göle de akademik kavramlarıyla kapalı zihinli ideologlara karşı durmuştu. Bu yüzden Nazlı Hanım’a ve Nilüfer Hoca’ya mahalleli adına hep bir mahcubiyet hissederim. Göle bugün de gerçek anlamda inandığı yerli ve millî bir tavırla Avrupa’daki göçmen karşıtı ve İslamofobik akımlara karşı kavramsal mücadelesini sürdürmektedir.
Nilüfer Hoca, aklımda kaldığı kadarıyla, “Modern Mahrem” ve “Huzursuz Modernite” kavramları üzerinden ülkede istemeden de olsa yapıcı bir melezliğin üretildiğinden bahsetti. Batı merkezli medeniyet bakışını eleştirdi; çoklu bakış ve çözümleme ihtiyacını vurguladı. Osmanlı-Şark geleneği ve egzotizmine dair özgün örnekler verdi. Dolaylı biçimde dil felsefesi, kavram ve mekân algılarında Doğu’nun üstünlüğüne işaret etti. Kamusal alan ile Arapçadaki “meydan” kavramı arasındaki ilişkiyi buna örnek gösterdi.
Bu bağlamda Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ve “Huzur” romanlarındaki kavramların Batı’daki kavramsal ve linguistik karşılıksızlıklarını örnek gösterdi. Tarihsel geleneğimizin özgünlüğünden vazgeçme lüksümüzün olmadığını hatırlattı.
Geleneksizleşme Yanıtı
Hocayı dinlerken kafamda, onun yol haritasına uygun bir soru ve yorum oluşuyordu. Bahsedilen 200 yıllık modernleşme tarihimizin, toplumun yatay ve dikey kültürel kesimleri tarafından farklı anlaşıldığı, hatta reformları yapanlar ve halk tarafından bile yeterince benimsenemediği düşüncesi zihnimde beliriyordu. Batılılaşma denilen taklitçi reformların oluşturduğu seküler ve dindar kesimlerin ancak 28 Şubat sonrası kamusal alanda karşılaşabildiklerini, dindarların da bu alanda başörtüsü veya cüppeleriyle kamusallaşabildiklerini sanırım kastediyordu. Buna da “Modern Mahrem” tanımını getiriyordu. Anladığım kadarıyla, Kemalist radikal devrimlerin rıza üretemeden oluşturduğu sosyal sürdürebilirliği ve benimsenirliği de “Huzursuz Modernite” olarak adlandırıyordu.
Aklımdaki soru ve yorum şu şekilde oluştu: Gerek “Huzursuz Modernite”, gerekse “Modern Mahrem” gerilimi ya da toplumsal stresinin temelinde; 200 yıllık modernleşme hikâyemizin yapı taşları........
