menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İsmailîlik-Fatımîlik ve İslam’da Entelektüel Gelenek

80 0
21.09.2026

İsmailîlik-Fatımîlik ve İslam’da Entelektüel Gelenek

İsmailîlik-Fatımîlik ve İslam’da Entelektüel Gelenek

Fatımîlerin İslam dünyasında bilimi kurduklarını söylemek doğru olmaz. Onlardan önce özellikle Abbâsî Bağdat’ında güçlü bir tercüme, felsefe, matematik, astronomi ve tıp geleneği oluşmuştu. Fakat Fatımî-İsmailî çevrenin özgünlüğü başka bir yerdeydi.

İslam düşünce tarihini genellikle Bağdat merkezli okumaya alışığız. Abbâsîler, Beytü’l-Hikme, tercüme hareketi, Kindî, Fârâbî ve İbn Sînâ; ardından Gazâlî, Nizâmiye medreseleri ve giderek kurumsallaşan Sünnî ilim geleneği… Bu anlatı elbette yanlış değildir fakat eksiktir. Çünkü aynı yüzyıllarda Kuzey Afrika’dan Mısır’a, Yemen’den İran ve Orta Asya’ya kadar uzanan başka ve son derece üretken bir entelektüel damar daha gelişiyordu: İsmailî-Fatımî düşünce geleneği.

Fatımîlerin İslam dünyasında felsefeyi veya bilimi kurduklarını söylemek doğru olmaz. Onlardan önce özellikle Abbâsî Bağdat’ında güçlü bir tercüme, felsefe, matematik, astronomi ve tıp geleneği oluşmuştu. Fakat Fatımî-İsmailî çevrenin özgünlüğü başka bir yerdeydi. Metafizik, kozmoloji, tabiat, matematik, astronomi, vahiy, nübüvvet, insan ve siyasal otorite arasında bütünlüklü bir ilişki kurmaya çalıştılar. Daha da önemlisi, bunu yalnız birkaç filozofun bireysel faaliyeti olarak bırakmayıp eğitim kurumlarına, kütüphanelere, dâîler ağına ve devlet organizasyonuna bağladılar.

Bu nedenle Fatımîleri yalnız Mısır’da kurulmuş Şiî bir hanedan olarak görmek, onların İslam düşünce tarihindeki önemini ciddi biçimde küçültür. Belki asıl mesele şudur: Fatımîler, İslam dünyasında sadece bir devlet değil, aynı zamanda belirli bir bilgi düzeni kurmaya çalıştılar.

Fatımî halifesi aynı zamanda İsmailî imamıydı. İmam, hem bir siyasi hükümdar hem de vahyin bâtınî anlamının yaşayan otoritesi olarak kabul ediliyordu. Böylece siyasal meşruiyet ile bilgi arasında çok güçlü bir bağ kuruluyordu. Vahiy peygamber aracılığıyla insanlığa ulaşmış, imam bu vahyin daha derin anlamını taşıyan ve açıklayan otorite olmuş, dâî ise bu bilgiyi topluma aktaran kişi haline gelmişti.

Burada dâîyi¹ bugünkü anlamıyla yalnızca dinî propaganda yapan bir görevli gibi düşünmemek gerekir. Özellikle İran ve Horasan İsmailîliğinin büyük dâîleri aynı zamanda filozof, kelâmcı, te’vilci ve kozmoloji düşünürleriydi. Muhammed en-Nesefî, Ebû Hâtim er-Râzî, Ebû Ya‘kūb es-Sicistânî ve Hamîdüddin el-Kirmânî gibi isimler yalnız dışarıdaki rakipleriyle değil, birbirleriyle de tartışıyorlardı. Dolayısıyla karşımızda basit biçimde yukarıdan aşağıya aktarılan kapalı bir dogmadan çok, kendi içinde tartışan ve düşünce üreten bir entelektüel çevre vardı.

İsmailî düşüncenin en önemli kavramlarından biri zâhir ile bâtın arasındaki ayrımdı. Kur’an’ın görünen anlamı vardı fakat bu anlam hakikatin tamamı değildi. Vahyin daha derindeki anlamına te’vil yoluyla ulaşılabilirdi. Bu yaklaşım düşünce alanını genişletiyordu. Soru artık yalnız “Ayet ne emrediyor?” değildi; “Ayet neye işaret ediyor?” sorusu da önem kazanıyordu.

Bu küçük gibi görünen değişiklik aslında büyük bir epistemolojik genişleme yaratıyordu. Çünkü ilk soru insanı daha çok hukuk, ibadet ve davranış alanına götürürken ikinci soru ister istemez varlık, zaman, yaratılış, insan, nefs, akıl ve kozmos üzerinde düşünmeye zorluyordu. Dinî bilginin sınırı yalnız helal-haram veya fıkıhla çizilmiyordu.

Burada fizik ile metafizik arasında da bugün alıştığımız kadar keskin bir duvar yoktu. Fizikî âlem kendi başına kapalı bir mekanizma değil, daha yüksek bir kozmik düzenin parçasıydı. İnsan ise yalnız biyolojik veya toplumsal bir varlık değil, nefsini ve aklını kemale erdirerek bu büyük düzenin anlamını kavramaya çalışan kozmik bir varlıktı.

İsmailî-Fatımî düşüncenin dikkat çekici yanı tam da buradadır: Evreni anlamak ile insanı, insanı anlamak ile vahyi ve vahyi anlamak ile metafiziği birbirinden tamamen ayrı bilgi alanları olarak görmüyordu.

Bu düşüncenin büyük isimlerinden Ebû Ya‘kūb es-Sicistânî’de Yeni Platonculuğun güçlü izlerini görürüz. Tanrı mutlak aşkınlık içerisinde düşünülürken, Küllî Akıl ve Küllî Nefs kozmik düzenin temel mertebelerini oluşturuyordu. Fakat İsmailîlerin yaptığı şey Yeni Platonculuğu olduğu gibi İslam dünyasına taşımak değildi. Zaten bu miras farklı kanallardan İslam düşüncesine girmişti. Onların özgünlüğü, bu kozmolojik mirası tevhid, yaratılış, nübüvvet, imamet ve insanın kurtuluşu ile birlikte yeniden yorumlamalarıydı.

Böylece kozmik düzen ile dinî otorite arasında da bir paralellik kuruluyordu. Evrenin hiyerarşik bir yapısı olduğu gibi hakikatin insanlara aktarılmasının da bir hiyerarşisi vardı. İmamet bu nedenle yalnız siyasi bir kurum değil, aynı zamanda epistemolojik ve kozmolojik bir anlam kazanıyordu.

Bir sonraki kuşağın önemli İsmailî düşünürü Hamîdüddin el-Kirmânî’de bu yapı daha da gelişir. Kirmânî, Fârâbî’nin kozmolojisini ve dönemin felsefî tartışmalarını yakından biliyordu. Önceki İsmailî Akıl-Nefs modelini daha karmaşık bir akıllar hiyerarşisine dönüştürürken Fârâbî’nin Aristotelesçi ve Yeni Platoncu sentezinden yararlandı.

Bu örnek bize önemli bir şeyi hatırlatıyor: Felsefe ile İsmailî düşünce birbirinden tamamen kopuk iki dünya değildi.

Fârâbî’nin kendisinin İsmailî olduğuna dair güvenilir tarihsel kanıt bulunmamaktadır. Böyle bir iddiayı ileri sürmek doğru olmaz. Fakat fikirlerinin İsmailî düşünürler tarafından okunduğu, yorumlandığı ve dönüştürüldüğü açıktır. Kirmânî bunun en açık örneklerinden biridir.

İbn Sînâ’nın İsmailî çevreyle ilişkisi ise daha da ilginçtir. İbn Sînâ’nın kendi hayat hikâyesinden bildiğimiz kadarıyla babası ve kardeşi İsmailî düşünceye yakın bir çevrede bulunuyordu. Evlerinde İsmailî dâîlerin özellikle Akıl ve Nefs hakkındaki görüşleri tartışılıyordu. İbn Sînâ bunları dinlediğini fakat kendisinin bu öğretiyi benimsemediğini belirtir.

Dolayısıyla “İbn Sînâ İsmailîydi” demek tarihsel olarak yanlıştır. Fakat İbn Sînâ’nın İsmailî fikirlerin dolaşımda bulunduğu bir aile ve entelektüel ortamda yetiştiğini söylemek oldukça önemlidir. Bu, İslam düşüncesinin X. ve XI. yüzyıllardaki dünyasının sonradan çizilmiş mezhep sınırlarından çok daha geçirgen olduğunu gösterir.

İbn Sînâ’nın Vacibü’l-Vücûd’dan başlayan, akıllar, felekler, faal akıl ve insana uzanan varlık düzeni ile İsmailî kozmolojiler aynı geç antik felsefî mirasın farklı İslamî yorumlarıydı. Buradan doğrudan bir intikal sonucu çıkarmak mümkün değildir. Fakat Fârâbî, İbn Sînâ, Sicistânî ve Kirmânî’nin entelektüel dünyalarının birbirlerine bugün düşündüğümüzden daha yakın olduğunu söylemek mümkündür.

Bu geniş düşünce ortamı içinde İhvân-ı Safâ da özel bir yere sahiptir. Resâilü İhvâni’s-Safâ matematikten müziğe, astronomiden zoolojiye, psikolojiden metafiziğe kadar olağanüstü geniş bir bilgi külliyatıdır. İhvân-ı Safâ’nın doğrudan İsmailî bir teşkilat olup olmadığı akademik olarak hâlâ tartışmalıdır. Fakat İsmailî düşünceyle kozmoloji, sayıların anlamı, hiyerarşik varlık düzeni, bâtınî yorum ve Yeni Platonculuk bakımından çok güçlü bir........

© Perspektif