menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Müslümanlar ve NATO

16 0
12.07.2026

Sadece protestolar değil, protesto kabiliyeti adeta sıfırlanmaya çalışılıyor. Trump’ı ABD’de protesto etmek mümkün ama Türkiye’de imkânsız kılınmaya çalışılıyor. Bunun işgüzarlıktan öte güvenlikçi devlet geleneğinin, anlayışının yansıması.

NATO Ankara Zirvesi, NATO’nun 3.0’a evrilmesi gerektiği kadar Türkiye’nin NATO içindeki stratejik özerkliği ile savunma sanayindeki gücünün de konuşulmasını sağladı. Savunma sanayindeki devasa gücü AK Parti iktidarları döneminde yapılan kararlı ve istikrarlı askeri yatırımlar ile gerçekleştiği bir gerçek. Bir başka gerçek ise, bu hamlelerin motor gücü ve kaptanının Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğu.

Erdoğan’ın Batı medyasının ifadesiyle İslamcı kimliği ve ajandası tedirginlikle karşılansa da artık zorunlu ve vazgeçilmez bir partnere dönüştüğü de bir gerçek. Bu dönüşüm, AK Parti’nin sosyolojik tabanında övgülere mazhar olsa da kimi tedirginlik ve itirazları da beraberinde getiriyor. Bu itirazlar NATO’nun Müslüman Coğrafya’da özellikle de Afganistan, Irak, Libya ve Bosna Hersek’te oluşturduğu işgal, katliam, sömürü ve milyonlarca Müslüman kanının dökülmesiyle oluşmakta. 

Bu yüzden Türkiyeli Müslümanların geneli NATO karşıtı olmasa da bir kısmı NATO’nun ve ABD’nin işgalci, soykırımcı ve katil karakterinden dolayı yazılarıyla, konuşmalarıyla ve protestolarıyla bunu göstermeye çalışmakta. Ancak bu protestolar ve yazılardan dolayı hem Müslüman hem de kimi sol gruplara yönelik toplu baskınlar, gözaltılar, hukuksuz protesto yasakları, sosyal medya erişimlerine, kimi akademisyen ve aktivistlerin haksız yere gözaltına alınmasına hatta Ankara Haymana’da DAEŞ şüpheli olduğu söylenen bir eve yapılan operasyonla bir kişinin öldürülmesine de yol açtı. 

NATO’nun hem AK Parti tabanında oluşturduğu kısmi rahatsızlık hem de bir kısım İslamcıların NATO karşıtı duruşlarından ötürü, Müslümanlar ve NATO başlıklı bir soruşturma dosyası hazırlayarak, NATO’ya Soğuk Savaş dönemi ile günümüzde Müslümanların bakışlarını, Erdoğan yönetiminin NATO ile kurduğu ilişkileri nasıl gördüklerini, Ankara zirvesi ile gelen güvenlik pratiklerinin temel hak ve özgürlüklere verdiği tahribatı aşağıda yer alan üç soruyla analiz etmeye çalıştık. Soruşturma dosyasına; ÖZGÜR-DER Genel Başkanı Rıdvan Kaya, şu anda İngiltere Exeter Üniversitesi İslam ve Arap Çalışmaları Enstitüsü’nde araştırmacı Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, sosyolog ve araştırmacı Mücahid Sağman ile Uluslararası İlişkiler Uzmanı İlyas Buzgan görüşleriyle katkıda bulundular. 

1-NATO’nun Müslüman Coğrafya ile Soğuk Savaş döneminden kalma Sosyalist Coğrafyalardaki işgal, savaş, sömürü ve katliamlarına karşı Müslümanlar/İslamcılar olarak NATO’ya nasıl bakılmalı ve nasıl bir duruş sergilenmelidir sizce?

2- NATO elitlerinin Türkiye’yi Atlantik İttifakı’nın içinde “kanat ülke” konumundan NATO’nun “merkez ülke” konumuna geçeceği beklentileri karşısında Erdoğan yönetiminin; NATO içindeki hamlelerini, duruşunu ve söylemlerini Müslüman Coğrafya/Ümmet açısından nasıl değerlendirirsiniz? 

3-Ankara’daki NATO Zirvesi kapsamında Müslüman çevreler ile Sol gruplara yönelik Mazlumder’in son yayınladığı bildiride yer alan; toplu gözaltılar, tutuklamalar, gece yarısı baskınları, ters kelepçeler, işkence ve kötü muamele, toplantı ve gösteri yasakları, sansür nitelikli sosyal medya engelleri gibi hak ihlallerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Rıdvan KAYA-ÖZGÜR-DER Genel Başkanı

NATO, İSLAM COĞRAFYASINI İKİ ASIRDIR İŞGAL ETMİŞ VE SÖMÜRMÜŞ BATILI EMPERYALİST GÜÇLERİN BİR İTTİFAKIDIR

1. NATO son kertede İslam coğrafyasını yaklaşık iki asır boyunca işgal etmiş, sömürmüş, yağmalamış Batılı emperyalist güçlerin bir ittifakıdır. Bu ittifak sömürgecilik çağının bittiği varsayılan dönemde de değişik yöntem ve araçlarla tasallutunu sürdürmüştür. Yakın zamanda Afganistan örneğinde görüldüğü üzere vahşi bir işgal ve katliamla düşmanlığını en açık biçimde göstermiştir.     

Sonuç itibariyle en son Gazze soykırımı vesilesiyle bir kez daha görüldüğü üzere İslam Ümmeti ile Batılı emperyal güçler arasında derin bir düşmanlık ve çatışma olgusu mevcuttur ve bu bağlamda NATO kaçınılmaz olarak saldırgan, sömürgeci tarafın askeri örgütü konumundadır. Bu perspektiften değerlendirildiğinde NATO genelde İslami Ümmeti, özelde İslami hareketler açısından asla dost konumunda olmayıp, değişen süreçlerde değişen yoğunlukta ama hep bir tehdit ve düşman konumundadır. 

TÜRKİYE AK PARTİ DÖNEMİNDE TEDRİCİ OLARAK BATI BLOKUNUN ASKERİ KONUMUNDAN UZAKLAŞMIŞ VE KISMEN BAĞIMSIZ BİR DIŞ POLİTİKA GELİŞTİRMİŞTİR

2. Türkiye 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı İttifakının bir askeri ittifak örgütü olarak ortaya çıkan NATO’yu, gerek sıcak çatışma, gerekse de Soğuk Savaş sürecinde daha ziyade Sovyet yayılmacılığına karşı bir güvenlik aygıtı olarak algılamış ve ısrarla, arzuyla dâhil olmuştur. Bu süreçte yine Türkiye, belki NATO adıyla değil ama Batılı emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya yönelik sömürgeci, müdahaleci politikalarına da katkı sağlamış, işbirlikçi bir pozisyonda yer almıştır. 

Nitekim bu tutum Sovyet Blokunun dağılmasından sonra geniş manada Batılı güçlerin, özelde de NATO’nun İslami hareketleri yeni tehdit olarak tanımlamasıyla da paralel bir tutum içinde olmuştur. Türkiye devletinin 28 Şubat sürecindeki pozisyonu, Afganistan işgaline verdiği destek, İsrail ile her alanda yoğunlaşan işbirliği vb. adımları da bu tutumun somut tezahürleri olarak ortaya çıkmıştır. Sonraki süreçte ise Türkiye AK Parti iktidarı döneminde tedrici olarak Batı Bloğunun gönüllü askeri konumundan uzaklaşmış ve kısmen daha bağımsız bir dış politika geliştirmeyi başarmıştır. 

Son dönemlerde Türkiye bu tavrını somutlaştırma gayreti içindedir. Örneğin Gazze sürecinde NATO ittifakının önde gelen üyelerinin neredeyse istisnasız hepsi soykırımcı Siyonistlerin yanında yer almışken Türkiye soykırıma açık tavır almış, daha önemlisi de NATO’nun öncelikli düşman addettiği HAMAS’ı mücahitler topluluğu olarak ilan etmiş ve desteklemiştir. 

Her ne kadar bazı siyasiler, akademisyenler ve medya mensuplarınca alabildiğine abartılsa da Türkiye’nin gücünün NATO’nun yönünü değiştirmeye yetmeyeceği açıktır. Bununla birlikte kısmi de olsa bir dengeleme siyaseti ortaya çıkarabilir mi, anlaşılan o ki Türkiye bunu deneyecek, bunun için uğraşacaktır. Başarılı olmasını umarım.   

TÜRKİYE’DE SADECE NATO VE TRUMP MERKEZLİ PROTESTOLAR DEĞİL, PROTESTO KABİLİYETİ ADETA SIFIRLANIYOR

3. Maalesef Türkiye’de her şeyi abartma, çığırından çıkarma alışkanlığı yine nüksetmiş halde. NATO ve Trump merkezli sadece protestolar değil, protesto kabiliyeti adeta sıfırlanmaya çalışılıyor. Trump’ı ABD’de protesto etmek mümkün ama Türkiye’de imkânsız kılınmaya çalışılıyor. Bunun işgüzarlıktan öte güvenlikçi devlet geleneğinin, anlayışının yansıması olduğunu düşünüyorum. Maalesef çok sık devreye giren bu anlayış sadece insan haklarını görmezden gelmekle, hukuku çiğnemekle kalmıyor aklı ve mantığı da bertaraf ediyor. 

Şüphesiz her devlet böylesi önemli bir toplantı öncesinde birtakım tedbirler alma hakkına sahiptir. Daha ötesi terör tehdidi söz konusu olduğunda bu ciddi bir yükümlülüktür. Ne var ki somut delil ve belirgin bir şüphe olmaksızın insanların topluca derdest edilmesi hukuk devleti ile bağdaşmaz. Farklı fikirler ileri sürmek gibi, eleştiri ve protesto da bir haktır. Güvenlikçi anlayışla bu hakkın yok sayılmasının geçmişte bu ülkede meydana getirdiği zulümler, arızalar, hastalıklar görmezden gelinemez. 

Tam bu noktada NATO Zirvesi dolayısıyla yaşanan gözaltı ve tutuklamalara itiraz eden bazı çevrelerin de bir zaafına dikkat çekmek isterim. Ne yazık ki çok uzun bir zamandır, IŞİD gerekçesiyle/bahanesiyle Türkiye’nin muhtelif şehirlerinde İslami gruplara, cemaatlere karşı yaygın operasyonlar yapılmakta ve çok sayıda kişi gözaltına alınmaktadır. Bu insanların birçoğu bilahare hiçbir eylem isnat edilmeksizin sadece Selefi eğilimli oldukları için çıkarıldıkları mahkemelerce ‘terör’ bağlantılı denilerek tutuklanmakta ya da adli kontrole tabi tutulmaktadırlar. Açıkçası bu bir düşünce ve inanç yargılamasıdır, devletin buna hakkı yoktur. İnsanlar bu sistemi benimsemek zorunda değildirler. Sistemi benimsemeyenler, onu gayrı İslami bulanların ise illa da şiddete eğilim gösterecekleri sonucunu çıkarmak kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Evet, IŞİD kendisiyle mücadele edilmesi gereken bir beladır ama IŞİD gerekçesiyle ortada hiçbir delil, bağlantı, hatta emare olmaksızın insanların mağdur edilmesi hukuksuzluktur. Ne yazık ki kamuoyunun geniş bir kesiminde, hatta bu konularda duyarlı olduğu düşünülen çevrelerde dahi bu olgu görmezden gelinmektedir. 

Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu-İngiltere Exeter Üniversitesi İslam ve Arap Araştırmaları Enstitüsü’nde Araştırmacı

NATO’DA ARTIK GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE VE BÖLGEYİ DEĞİŞTİREBİLEN BİR TÜRKİYE VAR

NATO’nun kurulduğu dönem şartlarıyla, bugünkü dönemin şartları değişti. Müslümanların ve Türkiye’nin de şartları değişti. Türkiye daha farklı bir Türkiye. NATO içerisindeki konumu da farklı. Mesela NATO’nun Suriye’deki devrimde Türkiye’ye karşı bir pozisyonu almadığı, aynı şekilde Gazze’de NATO’nun Türkiye’ye karşı pozisyon almaması gibi örnekler söylenebilir. Değişen şartlara ayak uyduran Türkiye’nin güçlenmesiyle birlikte bence Türkiye’nin NATO içerisindeki konumu da değişti. Dolayısıyla artık NATO’da güçlü bir Türkiye, bölgeyi değiştirebilen bir Türkiye var. NATO’nun Müslüman coğrafyada; Doğu Türkistan, Filistin, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde bir adım atma potansiyeli olmakla birlikte son 10-15 yıllık süreçte böyle bir adımı NATO’nun atmadığını gördük. Yani Türkiye’nin Suriye’deki devrimi destekleme sürecinde NATO’nun ket vurmaması, karşı durmaması dikkat çekicidir. Bunları hesaba katarak bir NATO değerlendirmesi yapmak gerekiyor bence.

NATO KARŞITLIĞINI SAF DUYGUSAL BİR ÇERÇEVEDEN YAPMANIN PEK BİR ANLAMI YOK

2. Türkiye’nin artık kanat ülkeden merkez ülkeye kayması. Bu zaten NATO içinde oluşan bir boşluktan kaynaklandı. Aynı zamanda Türkiye’nin siyasi liderliğinin pozisyon almasından da kaynaklandı. Bunun en önemli göstergesi birinci soruya cevabımda değindiğim gibi Suriye Devrimi’nde gördük. Belki bu Filistin örneğinde de olabilecek. Yalnız şu an Filistin’de, Suriye’den farklı bir denklem var. Hamas’ın siyasi ofisi, yönetimi bırakacağını yavaş yavaş açıklayacak. Bir sonraki adım da........

© Perspektif