Bir Bağımlılık Olarak Düşmanlık
Bir Bağımlılık Olarak Düşmanlık
Bir Bağımlılık Olarak Düşmanlık
Çelik kasalarda saklanan bu gizli, gizemli yasalara bazen hikmet-i hükûmet, bazen devlet aklı deriz. Rejimler değişse bile düşman hattımız değişmez. Yokluğunda icat edilir düşman, üretilir, hatta donatılır. Tarih düşmansız yazılmaz, coğrafya onsuz emniyete alınmaz, siyaset onsuz olmaz. Onlar kötü biz iyiyiz daima.
“…Çünkü hava karardı barbarlar gelmedi/ Ve sınır boylarından dönen habercilere göre/ barbarlar diye kimseler yokmuş artık/ Peki biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan/ bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza…” (Kavafis)
“Olmuşuz can ile billah Gazayi teşne/ İçeriz düşmeni dinin kanını su yerine” (Gazi Giray Han)
“Düşmanına ölümü değil hayatı götür” (Cahit Koytak)
“İnsan belki bir düşmanla karşılaşırım diye yürekte kin, cepte taş taşımamalıdır” demiş Elia Canetti. Oysa biz sabah akşam hışımla öfkeyle ceplerimizde taş taşırız. Sapan taşı, bileyi taşı, çakmak taşı, değirmen taşı… Üstelik kininin sahibi, davacısı olmayı dininin sahibi, davacısı olmakla özdeşleştirerek, kutsayarak. Bu yüzden hiç iyileşmeyen ezeli yaramız düşmanlık. Bu yara iyileşmeyecek çünkü herkesin/ hepimizin takipçisi olduğu hıncı elinde, kini kalbinde, nefreti cebindedir. İnsanın en karanlık yanını düşmanıyla ilişkisindeki çelişkileri ortaya çıkarırmış; asaleti, kalitesi kumaşı da en iyi kavgada görülürmüş.
Merdi namertten en iyi kavga ayırırmış.
İnsan kendini ele vermemek için karanlık taraflarını kendine kapatır ama doğrulmak istediğinde gerçeğin taş duvarına başını vurur ve yüzüstü kapaklanır. Dostluktan, sevgiden, kardeşlikten dem vurur, gül alır, lale satar, mistik oksijen çadırlarının hamağında sallanır ama esaslı bir düşman edinmeyi sahih bir dostun dostluğunu korumaya tercih eder. İnsan cebinde taş, cebinde kin, cebinde testere, cebinde mızrak, cebinde koçbaşı, sapan taşı, füze başlığı taşır. İnsan cebinde esrar, cebinde zenginleştirilmiş uranyum, cebinde misket bombası taşır. Zira insan, derununda velilerden, azizlerden de gaddar tiranlardan da birer cüz taşır.
Kendini temize çeker, gizler saklar, örter insan. Baş edemeyeceğini düşündüğü yanlarını kendinden dahi kaçırır. İnsan pençelerine kadar düşmanını arzular ve bu yüzden yaraları asla sağalmaz. İnsan düşmansız edemediğini kendinden dahi gizler ama bu arzusu gizlenebilir bir arzu değildir. İnsan düşman ister. Dahası insan düşmanına dönüşmek, onun sadece elindekini almak değil, ona dönüşmek, o olmak ister. Bu öyle güçlü bir duygu ki yokluğunda nefret nesnesini, yani düşmanını muhtemelen dostundan fazla özler.
Düşman bildiğini bertaraf etmek istemez düşmanının kıymetini bilen insan. Aksine düşmanında bedenlenmek, onun ruhuna bürünmek, imkânlarına sahip olmak ister. Bu yüzden düşmanına kol kanat gerer, bu yüzden ona yardım ve yataklık eder. Biz insanlar gerçeği, çareyi, çözümü, şifayı biliriz ama dert ve düğümlerimizin çözüm yerini, yitiğimizi mahsus yanlış yerde ararız. Gerçeği eğip bükmek, yolunu kaybetmek işimize gelir. Düşmanlığın kendine has bir lezzeti olmasa öyle olmazdık. O özel tadı düşmanı olanlar ile onu kendi için bir kazanıma dönüştürenler iyi bilir. Düşmanını bertaraf edebilecekken onu korumaya almaları, o hususi lezzet ve tat sebebiyledir ama bunu kalabalıklar ile alabalıklar bilmez. Bunun karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi olduğu sır olarak çelik kasada saklanır.
Godfather filmindeki “Dostlarını kendine yakın tut, düşmanlarını daha da yakın” cümlesi herkesin aklındadır. Gerçek hayatta güç sahiplerinin güç atfettikleri dostlarını zorla düşman hattına sürdüklerini görürüz. Dertleri düşmansız kalmamaktır. Sınırlarını, kapasitesini bildikleri düşmanı bilmediklerine tercih ederler ve düşmanlarını yedeklerler. Düşman ihtiyacını karşılamak, onsuz kalmamak için dostlarından kopar, hatta onlardan bazısını karşı cepheye sürerler. Sözde barış için elçi yahut kurye olarak karşı tarafa gönderdiklerinin başına zeval gelsin de söz bitsin, savaş sürsün, düşmanlık derinleşsin isterler. Bu gaddar insanlar umumiyetle korkak olur. Yürekleri düşmansız kalma korkusuyla titrer. Bu yüzden hem düşmanlarını hem korkularını kapalı kapılar ardında güvenceye alırlar. Bu insanların hükmettiği mekanizmalar birbirine bağlıdır, bağımlıdır.
Kendi elimizle beslediğimiz ve hîni hacette lazım olur diye sakladığımız kadrolu ne çok hain, işbirlikçi, kalleş, namert var diye sıkça hayıflanırız da kimin kimlerin elinde rehin olduğunu, kimin vazifeyle düşman hattına sürüldüğünü bilmeyiz. Bilge Tonyukuk Çin sarayında, Hz. Yusuf ve Hz. Musa Firavun’un, Brütüs Sezar’ın sarayında, İbni Mülcem Hz Ali’nin en yakınında bulunmuş, ardında namaz kılmıştı. İhanetten kellesi alınanlar bile bir şekilde tarihe geçmiş ama güce sadakatlerini ispat eden gammaz, muhbir, müzevir ve dalkavuklar tahta kurularıyla tarihin ardına, aralıklarına saklandıkları için tarih bize tahtakurularının ve onların öyküsünü vermiyor. Tarih sandıklardaki ara öyküler, sırlar deşifre olmasın diye sürekli mütegallibe üzerinden güncelleniyor.
Biz insanlar boşlukları doldurmayı, büyük öykü ve anlatılara kendimizi katmayı, büyük hikayeler örmeyi severiz. Başımızı ruhumuzu okşayan duyguları kundaklar, sulhu salah elçilerini linç ederiz ki bekamız savaşla devamlılık, sonsuzluk kazansın. Dilimizin kemiği yok, farklıya hain der, husumeti köpürtür, yerli yersiz asılmış adamın evinde ipten bahsederiz ki hasmımız da bilensin de biz kan ve irin davamızın takipçisi olmaya devam edelim. Tanrımızın huzuruna bile düşmanlarımızla beraber çıkar, kendimize dua kadar düşmanımıza beddua eder, kendimize kurtuluş isterken ona helak, kendimize özgürlük isterken ona esaret dileriz ama bunu içtenlikle istemeyiz çünkü dualarımızın kabulünden de korkarız. Yeryüzü, toprak, su, hava ateş bizim olduğundan yersiz yurtsuz kalanı bile “sen niye vatansızsın” diye tahkir ve tezyif ederiz.
Biz insanlar yüksek oranda ayrışır, ayrıştırır sonra da “bunu biz mi yapıyoruz” deriz. Gaddarlıkta yok üstümüze vahşi hayvan. İnsanı yalnız dilinden, düşüncesinden inancından değil; özleminden, yasından, hançeresinden, sesinden, ufkundan, rüyasından bile mahrum kılar, iç-dış düşmanı birbiriyle yedekleriz. Sırlı, zırhlı, şifreli anayasalar, yasalar, mavi, kırmızı, kara kitaplar kaleme alırız. Çelik kasalarda saklanan bu gizli, gizemli yasalara bazen hikmet-i hükûmet, bazen devlet aklı deriz. Rejimler değişse bile düşman hattımız değişmez. Yokluğunda icat edilir düşman, üretilir, hatta donatılır. Tarih düşmansız yazılmaz, coğrafya onsuz emniyete alınmaz, siyaset onsuz olmaz. Onlar kötü biz iyiyiz daima. Ya bizim yerimizde onlar olsa, vicdanımızın üzerine yorganı çekmesek bize ne kötülükler eder düşman. Pişmanlık, tövbe ve af kapılarını ardına kadar açsak ne yılanlar çıyanlar evimizi istila eder de bizi evsiz barksız bırakır. Özenle büyüttüğümüz endişelerimizi küçültsek hafazanallah düşmansız, yani bekasız kalırız.
İnsan, ıslahı imkânsız çelişki yumağı, doğuştan kendi kordonuna dolanmış.
Kendine sakladığı mahsus duygularla hem kendi hem düşmanının güvenliğini ikame ediyor insan. Düşmanını içinde taşıyor, ona yardım ve yataklık ve yorganlık döşeklik ediyor ve onu kuytuda seviyor, koruyor kolluyor. Öyle şey olmaz demeyin, öyle oluyor.........
