menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kamu Gücünü Kim Denetleyecek?

15 0
07.09.2026

Kamu Gücünü Kim Denetleyecek?

Kamu Gücünü Kim Denetleyecek?

Türkiye’nin ihtiyacı, yeni kurum isimleri üretmek ve bunlar için yeni kanunlar çıkarmaktan önce, mevcut yapıların güçlü ve bütünlük içinde çalışmasını sağlamaktır.

Devlet, ülkede yaşayan vatandaşların huzur ve güven içinde yaşamasını sağlayan düzendir. Demokrasinin hakim olduğu toplumlarda, seçimle iş başına gelen iktidarlar devleti yönetir. Vatandaşa hizmet noktasında belki de sihirli formül olarak nitelendirilebilecek denklem ise adalet, liyakat ve sorumluluk zincirinin sağlıklı işlemesidir. Bu noktada da insan faktörü devreye girer.

Bir kamu görevlisinin sahip olduğu yetkiyi nasıl kullandığı, kişisel yaklaşımı ve sorumluluk anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Kamu hizmetinin bir “sorumluluk” olduğunu bilen kişi görevini layıkıyla yerine getirir. 

Peki ya bunun tersi? 

Makamın sağladığı güç ve bu gücün yarattığı çarpan etkileri ne olacak?

Elbette kamu gücünün kişisel nüfuza dönüşmesini yalnızca o kişinin suçu ya da kusuru olarak görmek doğru değil. Bu, devletin denetim kapasitesinin de sınandığı bir “hukuk devleti” meselesidir. Çünkü güçlü devlet, makam ne kadar yüksek olursa olsun kamu gücünü hukukla sınırlayabilen devlettir. Devletin saygınlığı ise kamu görevlilerinin makamdan güç mü aldığı, yoksa makama güç mü kattığıyla doğrudan ilişkilidir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunduğumuz araştırma önergesinin çıkış noktası da buydu. Amacımız tek bir kişi hakkında hüküm vermek ya da devam eden soruşturmaları Meclis kürsüsünden sonuçlandırmak değildi. Türkiye’de mülki idare amirlerinin, üst düzey kolluk yöneticilerinin ve bakanların görevlerinden kaynaklanan yetkiyi, hiyerarşik gücü, kamu kaynaklarını ve kurumsal ilişki ağlarını kişisel, ailevi veya üçüncü kişilerin yararına kullanma ihtimaline karşı mevcut sistemin ne kadar hazırlıklı olduğunu araştırmaktı.

Asıl sorumuz şuydu: Devlet, kamu gücünün kötüye kullanıldığını ancak ağır bir suç ortaya çıktıktan yıllar sonra mı fark etmeli, yoksa daha ilk işaretlerde harekete geçebilmeli midir?

İki Ağır Dosyanın Ortak Sorusu

Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’den beri kayıp. Aradan altı yılı aşkın süre geçtikten sonra dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, “delillerin yok edilmesi, gizlenmesi veya değiştirilmesi”, “bilişim sistemindeki verilere müdahale”, “kişisel verilerin hukuka aykırı biçimde elde edilmesi” ve “resmi belgenin yok edilmesi veya gizlenmesi” kapsamındaki suçlamalar nedeniyle tutuklandı. Sonel suçlamaları reddediyor. Soruşturma sürüyor ve hakkında kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü bulunmuyor. Dolayısıyla bugün hiç kimse hakkında peşin hüküm kurulamaz. Fakat soruşturmanın ulaştığı aşama, kamu görevlilerinin dahil olduğu iddiaların neden yıllarca etkili biçimde incelenemediği sorusunu ortadan kaldırmıyor; tersine, bu soruyu daha da yakıcı hale getiriyor.

Benzer bir kurumsal körlük ihtimali, Kahramanmaraş’taki okul saldırısında da karşımıza çıkıyor. Dokuz öğrenci ile bir öğretmenin hayatını kaybettiği, on beş öğrencinin yaralandığı saldırının ardından fail İsa Aras Mersinli’nin anne ve babası hakkında dava açıldı. Birinci sınıf emniyet müdürü ve polis başmüfettişi olan baba Uğur Mersinli hakkında on kişiye yönelik olası kastla öldürme, on beş kişiye yönelik olası kastla yaralama ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçlamaları yöneltildi. Anne hakkında ise bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma suçundan ceza istendi. Her iki sanık da tutuklu ve ilk duruşmanın 4 Eylül 2026’da yapılması bekleniyor. Bu dosyada da son sözü bağımsız yargı söyleyecek.  Ancak iddianamenin kabul edilmiş olması, olayın yalnızca aile içindeki bireysel ihmaller üzerinden değil, kamu görevinin sağladığı imkanların ve nüfuzun nasıl denetlendiği bakımından da ele alınmasını gerekli kılıyor. 

Bu iki dosya birbirinin aynısı değil. Buna rağmen her ikisi de kamu gücünün çevresinde oluşabilen koruma alanlarının, hiyerarşik çekingenliğin ve erken uyarı mekanizmalarındaki yetersizliğin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini düşündürüyor. Bir kamu görevlisi, üstü hakkında şikayette bulunduğunda tayininden veya terfisinden endişe ediyorsa, bir şikayet yine şikayet edilen kişinin etkili olduğu hiyerarşi içinde inceleniyorsa ve denetim ancak kamuoyu baskısı büyüdüğünde harekete geçiyorsa, mevzuatın varlığı tek başına güvence sağlamıyor demektir.

Önergemizin 8 Ağustos 2026’da yapılan görüşmeleri, temel ilkeler bakımından aslında büyük bir görüş ayrılığı bulunmadığını gösteriyordu. Muhalefet partileri; denetimin zayıflamasının, liyakat kaybının ve kamu gücünün kişisel ilişkilere göre kullanılmasının doğurduğu tehlikelere dikkat çekerek araştırma önergemizi destekledi. AK Parti adına konuşan İstanbul Milletvekili İsmail Erdem de........

© Perspektif