menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Körfez’in Dönüşen Güvenlik Paradoksuna Dair Notlar

24 0
07.03.2026

Körfez’in Dönüşen Güvenlik Paradoksuna Dair Notlar

Körfez’in Dönüşen Güvenlik Paradoksuna Dair Notlar

Yaşanan kriz Körfez’in savaşı değil, ancak hem İran hem de ABD, Körfez ülkelerini zor bir güvenlik denklemine sürüklüyor.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından, İran misilleme olarak Körfez monarşilerine saldırmaya başladı. 28 Şubat itibariyla Körfez başkentleri yoğun hava saldırısına maruz kalıyor. ABD-İsrail saldırıları sonucunda İslam Cumhuriyeti’nin kurucu kuşağından geriye kalan en etkili figür olan “Devrim Rehberi” Ayetullah Ali Hamaney’in ölmesi, Tahran’ın sert tepkisini anlamak açısından kritik bir gelişme.

Bu denklem içinde 12 gün süren bir önceki İran-İsrail saldırılarından farklı olarak İran’ın daha hazırlıklı olduğunu söylemek mümkün. Asıl beklenmeyen ise Körfez monarşilerinin ulus-devletleşme sürecinden bu yana en büyük tehdit odağı olan İran’ın, Körfez İşbirliği Konseyini (KİK) oluşturan bütün ülkelere hava saldırıları düzenlemiş olması. Bu noktada, 28 Şubat’tan bu yana Körfez güvenliğinde neler değişti yahut bu alt-bölgenin güvenlik paradoksu süreçten nasıl etkilendi sorularına cevap verebiliriz. 

Öncelikle ilk noktada şu söylenebilir: İran rejimi ve İran’dan doğabilecek bir güvenlik riski KİK geneline yayılmış en öncelikli tehdit algılarından biri. 1981’de Konseyin kurulmasının nedeni de İran devrimi sonrası monarşilerin kendilerini güvende hissetmemeleri idi. KİK ülkeleri ve İran arasında dönem dönem sınır anlaşmazlıkları yahut Şii azınlık üzerinden iç işlerine karışma ithamları olsa da Körfez sularının iki tarafının bu denli yoğun bir askerî karşılaşma olmamıştı. 

Özellikle Arap Baharı sonrası süreçte İran, KİK güvenliğini iki temel biçimde tehdit etmeye başladı. Birincisi, özellikle protesto sürecinin başlarında yaşanan halk ayaklanmalarını İslami direniş örneği olarak resmetti ki kendi rejimini meşru İslami demokratik model olarak pazarlama çabasındaydı. Bu politika, İran’ın körfez güvenliğindeki kültürel ve siyasi tehditlerini öne çıkardı. Körfez genelinde İran’ın olası bir sosyal ya da siyasi etkiye sahip olması endişesi bu süreçte tetiklendi. Bu tehdit algısının nedeni KİK ülkelerindeki Şii halkın İran hegemonyası altına girmesi gibi bir riskle alakalı olsa da en temelde Sünni monarşilerin Şii İslam Cumhuriyeti ile yapısal meşruiyet rekabetini de yansıtıyordu. 

İran’ın KİK için ikinci büyük güvenlik tehdidi, doğrudan Körfez monarşilerine düzenleyeceği bir saldırı değil, bölgedeki agresif askerî müdahaleleri ile vekalet savaşları üzerinden yarattığı istikrarsızlık olarak tanımlanabilir. Örneğin Suriye, Lübnan ve Yemen örneklerinde Körfez monarşilerinin müttefiklerine zarar verebilecek ya da genel bölgesel huzuru sarsabilecek devlet dışı aktörlere finansal ve lojistik destek sağlaması ulunması bu kategorinin en kritik örneği. İran’ın bu politikası hem çatışma bölgelerinde ve iç savaşlarda daha büyük kayıplar verilmesine neden oluyor hem de yerel tansiyonları bölgesel ve mezhebi kutuplaşmalara dönüştürüyor. Yemen örneğinde Husilerin 2014’ten bu yana güçlerinin ve saha hâkimiyetlerinin artması İran’ın desteği ile oldu. Benzer şekilde........

© Perspektif