Sorgulama
Kapalı kapılar ardında dizlerimizi dövmektense, sağlam, sağlıklı, yepyeni bir düşünce sistematiğiyle harekete geçme zamanı. Prangaları sorgulayabilelim ki insanlığın ortak akılla ürettiklerini görebilelim.
- BAHADIR KURBANOĞLU
- 21 Mart 2025
Sadece bu iktidar dönemine yönelik değil, tüm yaşanmışlıklar içinde yapılması elzem olan “mahalle içi” sorgulamadan söz etmekteyiz. Bu bir gereklilik hali arz etmiş olmalı ki meseleyi gören hemen herkes bir yüzleşme, bir özeleştiri ihtiyacından bahsetmekte.
Tabii ki sorgulamayı kimin, neye göre yaptığı/yapacağı da önemli. Sorular şunlar:
- Elimizdeki verilerle/kavramlarla/geleneksel bilgiyle mi hareket edeceğiz?
- Kadim ya da çağdaş verinin/bilginin yenisini mi üreteceğiz?
- Üretilebilirse yeni kavram setine kimler, ne ölçüde sahip çıkacak?
- Örülen duvarlar/engellerimiz neler?
Öncelikle belirtmek gerekir ki bu ağdalı ameliyeye girişecek olanların en büyük dezavantajı, cesur, nitelikli ve sistemli bir entelektüel zemininin yok denecek düzeyde olması.
Buna karşın; bu muhafazakâr iktidar deneyiminin yarattığı hayal kırıklıklarından toplumun mütedeyyin-muhafazakâr kesimlerinin çoğunluğunun da muzdarip olduğunu bilmekteyiz.
Yani problematiğimiz;
Elimizdeki kadim ve çağdaş bilgi seti, iktidarın bugünkü yapıp etmelerini onaylamıyor ama iki şey bu onaylamama haline rağmen iktidar desteğinin sürgit psiko-sosyal devamını sağlıyor:
- İlki; güç olgusunun kaybolmamasına dair gerekçeler üretmek.
- İkincisi; “Emanete hıyanet” gibi kavram setleri çok açık biçimde tabloyu görünür kılmakla birlikte güven vermeyen alternatifler/muhalif güruhla kendilerinin de ziyadesiyle “emanete hıyanet edecekleri” görüntüsü oluşturuyor. Bu durumda, değişen bir şey olmayacaksa, “bizim sabıkalılarla devam etmek” güdüsü meşrulaşmış oluyor.
Bunda mütedeyyin kesimin çoğunluğu hemfikir. Haklılık düzeyi de yüksek bir düşünme biçimi bu. Hatta başkalarıyla kıyaslandığında görece daha “adil”. Farklı dogmatik toplum kesimlerinde, çeşitli ulusalcılıklarda, otoriterliğe kategorik olarak karşı çıkmaktan ziyade;
- Otoriterlik neden bizim lehimize işlemiyor?
- Ya da “çalacaksa bizimkiler çalsın; zalim de olsa mazlum da bizimkileri destekten vazgeçmeyiz” şuuraltının işlediği belirginlik arz ediyor. (Bu şuuraltı oldukça tanıdık. Tıpkı 1990’lar ve 2000’lerde tüm anti-demokratik ve evrensel normlar karşısında umarsız gayrimeşru vesayet uygulamalarına verilen destek gibi)
Lakin mütedeyyin kesimlerin şuur altında işleyen ve sarmaldan çıkışı engelleyen “emanete hıyanet eden-edecek olanlar” karşılaştırması, değişimin önündeki meşru engel gibi algılansa da görmek istemedikleri, daha doğrusu göremedikleri/hesap edemedikleri olgu şu:
Böyle gittiği müddetçe, gün gelecek, yozlaşma öyle bir safhaya varacak ki (ki vardı bile) “emanete kimin hıyanet ettiği” önemini yitirecek. Elimizde kalan bakiye nesillerimizi de vurmuş olacak ve geri dönüşü çok zor, ciddi bedeller gerektiren bir safhaya varmış olacağız. (Nitekim, önemseyenler açısından da vahyi mübin şöyle der: “Sizi giderir, yerinize başka topluluklar getiririz.” Yani ayet, bir sosyo-kültürel ve sosyo-politik dönüşüme; hatta -kendi ellerimizle gerçekleştirdiğimiz- bir toplumsal helake atıf yapıyor.)
Bu durumun izleği -bilenler açısından- vahiy de olabilir, siyasi tarihin ispatlanmış postulatları da. Peki bu iki bilgi türünden sadece birine mi yaslanacağız yoksa ikisini meşru ve ahlaki düzlemde meczetme imkânlarımız nelerdir? Öte yandan hangisine yaslanırsak yaslanalım ikisinin de bize söylediklerinin değişmediğini de görmek gerekiyor.
Mesela vahye dayandığınızı düşünelim. Vahiy; “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” diyor. Bu durum endişeleri haklı çıkarır tarzda gücü kaybettirebilir de. Ama -yukarıda değindiğimiz üzere, “gücün konjonktürel faydaları” daha fazla kaybettirici, yozlaştırıcı, geri dönülmesini zorlaştırıcı da olabilir. Yani “emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak” konjonktürel gücü kaybettirse de, “ahlaki meşruiyeti kazandırıcı” olabilir. Hatta kesin olarak böyle olur. Ahlaki meşruiyet ise, doğal yollarla gücü getirebilir. Getirmediği dönemlerde de güçlü kılar. Çünkü yozlaşmayı engeller; kavramlarınız inancınızla doğru orantılı olarak kavi kalır; inşa etmek istediğiniz şey “yeni” nesilleri de olumlu etkiler; hatta sizden olmayanları da.
Sorgulamayı Nereden Başlatacağız?
Başa dönersek…
Eğer “özeleştiri içeriden olsun ama verili kültüre bir şey olmasın” diyorsak, o halde kadim kavramların bugüne bir şeyler söylemesini sağlamamız gerekiyor. Saptırılan, yerinden oynatılan, örtülenler varsa ıslah misyonuna uygun şekilde açığa çıkarmamız gerekiyor. Kazancı-kaybı düşünmeden, dosdoğru olanı icraata koymamız gerekiyor. (Bunu, güç kaybını maslahat gereği hesap etmeden yapmak gerekir ki insanı dönüştürücü ve inşai mahiyeti ortaya çıkabilsin. Zira hem devrimci/dönüştürücü kavramlara sahip olup hem de onların muğlak olabileceklerini ima etmek günün sonunda “gücü ve kimliği” koruma pahasına her şeyin elden çıkarılabileceği ve yozlaşmaların önünü açan prosesleri ivmeleyebilir; öyle de olmakta.)
Eğer sorun kültürde, kadim bilgide ise bunun sorgulamasını yapmamız ve yeni bir inşa süreci geliştirmemiz gerekiyor. Nitekim yeni nesiller bu süreçte, -bütün bu sorgulamalardan uzak şekilde- iki tutum takınmaktalar:
- Ya verili hali yukarıdaki meşrulaştırmalar eşliğinde kabullenip, kutuplaşmayı normalleştirip, “dost-düşman” algısına yaslanıp, kültürü ve öğrendikleri dinî yorumları da (“savaş hiledir” benzeri içeriği belirsiz, elastiki terkipler gibi) bu meyanda araçsallaştırıp ahlaki, vicdani bir sorun yaşamadan olguyu itikatlaştırmaktalar; sürecin sonunu, getiri-götürülerini düşünmeden prosesin kendisini efsunlu sloganlar eşliğinde “dinîleştirmekteler”.
- Ya da bütün bu yozlaşma ikliminden kültürel umdeleri ve dinî saikleri sorumlu tutmakta ve tümünden beri kalarak farklı bir uç noktaya savrulmaktalar.
Biri, siyasi güce yaslanarak konjonktürel olarak üretilmiş olguları “din”in ve “kültür”ün yerine koyarak otoriterliğin ve despotizmin gölgesinde eyleşirken; diğeri neyi reddettiğinin ve neye karşı olduğunun farkında olmaksızın kör kuyuların çevresinde arayışlarını sürdürmektedir.
“Suç” elbette sadece onlarda değil, elbette sadece günahkâr elitlerde de değil, aynı zamanda habitatı entelektüel bağlamda aç-susuz bırakanlardadır. (Nitekim A’raf suresinde, iktidar sahiplerini uyarmaya giden bir azınlığa, olan biteni çok iyi bildiği halde engel olmaya çalışanlar vardır. İtirazları “ne değişecek ki?!” tarzındadır. Alt metin “bizim de başımızı belaya sokmayın” şeklindedir. O azınlık ise şöyle cevap verir:
- “Belki öğüt alırlar
- Rabbimize -hesap günü- mazeretimiz olsun için”)
Ne insanlık tecrübesi postulatlar ne de vahyi mübinin kadim uyarıları bu yozlaşma ikliminin kabulüne zemin oluşturmaktadır. Ama topluluklar, konjonktürel itikatlar geliştirip, kendi beka, güvenlik, ahlak, vicdan, rasyonalite kodlarını oluşturmaktalar. Bunda elbette çeşitli çıkarlarla bezenmiş yönetici elitin nefsi hırsları ve yozlaşmayı körükleyen idari icraatlarının büyük payı var. Lakin, sadece yönetici eliti suçlamamayı ve iradi sorumluluğu üstlenmeyi yine bizlere vahyi mübin öğretmekte.
Öğreti, “Kimliğin Dolgu Malzemesi” Değildir!
Ya bütün bir öğretinin bir kimlik üretiminin dolgu malzemesi olduğunu kabul edeceğiz ya da tam tersine, kimlik denen olgunun durağan olmadığı ve hem öğreti hem de çağdaş tecrübelerle gelişip, değişip dönüşebileceği/dönüşmesi gerektiğini kabul edeceğiz. “Değişim” kavramından ürken bir gelenek için bu hiç kolay olmayacak ama öğrenmesi zorunlu. Nitekim kendisi de değişip dönüşerek bugünlere geldi. İtiraz belki “Biz paradigma içinde dönüştük” olabilir. Lakin o paradigmayı neyin ne kadar olumlu ve olumsuz anlamda etkilediğine dair tartışmalar da halen devam etmekte. “Değişim”i ‘güçlünün elinde oyuncak olma’, ‘onun oyunlarına gelme’ olarak algılama ezberi çok haksız değil ama özgüvensizlik içerdiği de vakıa. Bu özgüvensizlik de aslında bugünkü konfor alanlarını, kabullenmeleri, razı gelmeleri, kaybetmeme adına yozlaşma iklimlerine katlanmayı da beraberinde getirmekte. O halde kararlı, güçlü, özverili, özgüvenli bir atılım kaçınılmaz. “Olgu”ya bakışımızı tashih edecek, farklılaştıracak, farklı veçhelerden yenilenmiş bakış açılarını ortaya koyacak, önceki “katılaşmış/kalıplaşmış” yorumsallık zeminini aşacak bir sıçrama yaptıracak, nesilleri bu minval üzere diriltecek yepyeni bir inşai sürece ihtiyaç olduğu izahtan vareste.
Bu durumda sorgulama pratikte bugünkü iktidar ilişkileri ve bunun getiri-götürüleriyle belirlenir gözükse de, aslında ondan bağımsız bir alanda yapılıyor olmalı. “İktidar” denen sebep elbette elde var bir; lakin buraya neden, nasıl gelindiği, bundan sonra neyin, nasıl sorgulanacağı ve tutum ve zihniyet dönüşümlerine nasıl kapı aralanacağı meselesi hepimizin sorumluluğunda.
Değişimin iki yüzyıldır yukarıdan geldiğini iyi bilenler olarak, hem tecrübeli entelektüellerin hem de yeni nesillerin yapacağı doğru sorgulamaların,........
© Perspektif
