menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

CHP Demokratlaşabilir mi?

9 2
18.02.2025

Topluma, yozlaşmış bir iktidarın yozlaşma alanlarında bile alternatif olabilecekleri ümidini bahşedemeyenler, aynı iktidarın doğru yaptığı işler kadar bile umut aşılayamayanlar, dönüp kendi içlerindeki yozlaşmanın tarihe ve bugüne bakan yönlerine odaklanmalılar. O ıslah gerçekleşmeden, tersten kutuplaştırma cenderesini siyaset zannetmekten ne kendileri kurtulabilir ne de toplumu ve siyaseti kurtarabilirler.

Geçmişte İslamcı-muhafazakâr kitleler dayak yerken, içeriden ve dışarıdan sorgulamalar irite edici olurdu. “Hem dayak yiyoruz hem de atanlar değil de biz mi sorgulanıyoruz” minvalinde.

Haklı bir tepkiydi bu. Şimdi benzer sorular ana muhalefet için sorulduğunda eminim olabildiğince irite edici geliyordur. İktidar, tepelerinde sopa sallarken, sistem lime lime dökülürken kendilerinin demokratlığının sorgulanması oldukça öfke uyandırıcı olabilir ama gerçeklerle yüzleşmenin “mış gibi” siyasetinden daha efdal olduğu da bir hakikattir.

Soruya dönersek. Elbette değişebilir; değişti de. Tek partili, kuvvetler birliğine dayalı otoriter yıllardan çeşitli sorgulamalar eşliğinde bugünlere ulaştı. Az buz bir gelişim göstermedi. Bunu çok mu isteyerek yaptı? Hiçbir güç/iktidar, değişimi gönüllü saiklerle kabullenmez; o imkânları “normlar” diye görülen argümanlar lehine kaybetmek istemez. Her değişim, iç-dış etkenlere, zorlamalara dayalıdır. Dış şartlar dayattığında, iç zaaflar da ortaya dökülmek durumunda kalır. Normal şartlarda haza ağza alınmayan, akla bile getirilmesi “hainlik” ile eşdeğer olan hususlar bir bir sökün eder. Bunlara sınır çizmek isteyen radikaller ile geleceğe endişe ile bakan “dönüşümcüler” arasında sert tartışmalar yaşanır.

1970’lerde Ecevit, Atatürk ve Devrimcilik kitabında Cumhuriyet’in ilk dönemlerinin sistemik eleştirisini yapmıştı. “İnançlara saygılı laiklik” tartışmaları o dönemlerin cesur ve anlamlı atılımları arasındaydı. “Ortanın Solu” hareketine tohum atan bu ilk sorgulamaları da 1960 darbesi sonrası Turan Güneş’in Yön dergisindeki “CHP halktan nasıl uzaklaştı?” başlıklı yazı dizilerine kadar götürmek mümkün.

Değişimin Organikliği ve İnorganikliği

Peki sonra ne oldu? Bu atılımların olduğu dönemde halen hayatta olan aktörler -Erdal İnönü’lü yılları kısmen paranteze alırsak- çok kötü bir 28 Şubat sınavı verdiler. En başta da Ecevit. Siyaseten “olmak” ile organik değişimin arasındaki farkı bu tür kırılma dönemlerinde gözlemlemek mümkündür. Nitekim 2000’li yılların Deniz Baykal’lı, Cumhuriyet Miting’li, “Hayırcı” dönemleri de değişimin organikliği ile inorganikliği arasındaki farkı ortaya koymaktaydı. Bu açıdan “değişim” dediğimizde yegâne turnusolün, “çok partililik” ve “kuvvetler ayrılığı”na dayalı sistemik yapıdan ziyade toplumsal kültür ile olan ilişki olduğu göz ardı edilmemeli. CHP, her ne kadar seküler demokrasinin süslü literatürüne aşinalığını geliştirmiş olsa da, o seküler habitatın -Batı’da olduğu gibi- belli bir kültür üzerinden meşruiyet kazanmış olduğunu hep ıskaladı.

Dolayısıyla Türkiye gibi geçmişi ve sosyolojisi malum olan ülkelerde demokratlığımızı belirleyen husus, teorik evrensel demokratik postulatlardan ziyade kendi kültürel kodlarınızla kurduğunuz ilişki biçimi olmakta. Bu sosyo-kültürel yapıya dönük empati kabiliyetinizi de bir toplum/demos projenizin olup olmadığı; varsa, bunu süreklileştirip süreklileştiremeyeceğiniz belirlemekte. Hele ki tarihiniz bu konuda yeter derecede sabıkaya sahipse, bu konuda çok daha proaktif olmanız gerekmekte.

Yani organikliği ve demokratlık karnenizi belirleyen hususlar kültür ile bağ, destekçilerinizi ve kitlelerinizi empati yolculuğuna katmak, sahicilik ve süreklilik olmakta. Toplum sizden bir nevi “öngörülebilirlik” beklemekte; tıpkı hukukta olduğu gibi.

Kılıçdaroğlu ile birlikte, ulusalcı kadroların kızağa çekildiği, ideolojik anlamda da en radikal değişim emarelerinin gösterildiği yıllarda bile, bu değişim çabalarının “siyaseten” getirilerine odaklanıldığı ama öze ilişkin bir gelişim sağlanamadığı görüldü. Organikliğin patinaj yapmasının en bariz göstergeleri de başta İstanbul ve Ankara büyükşehir adaylarındaki kimliksel (ama vitrinsel) tercihler oldu.

Oysa gerçek turnusol, muhafazakâr kültür ile pragmatik ilişkinin siyasal getiriler sağlaması değil; -faraza- matematiksel olarak rakibi yenmeyi başardığınızda toplumla kuracağınız ilişkinin, çok öncesinden ispat edilmiş olmasıdır. Tepki oylarına değil; rakibinizin ahlaki meşruiyeti yitirmesi üzerinden gerçekleşen cezalandırıcı yönelimlere değil; inandırıcılığı yüksek, riskleri ortadan kaldırılmış bir dönüşüme yaslanmış olmanız gerekir.

İkinci Dünya Savaşı esnasında “Alman toplumu değişebilir mi?” diye bir soru sorulsa, herhalde büyük çoğunlukla “mümkün değil” cevabı alınırdı. Ama değişti. Sistem de toplum da bu dönüşüme ayak uydurdu. Dış, metazori yaptırımlar, küresel sistemik dayatmalar iç dönüşüme ivme kattı. Yeni dönemin ideolojik habitatı, kültürü de kapsar şekilde geniş olduğundan dönüşümün kendisi içselleştirildi. Ama bugün aynı Alman toplumu ya da elitlerinin kültürel şuuraltında “Alman idealizminin” ya da “ırkçılığının” kodlarının tamamen silindiğini söylemek mümkün olmaz. Mevcut habitat, kültürel ve sistemsel gücü sayesinde buna engel olsa da, bırakın Almanya’yı, bütün bir Avrupa’yı kasıp kavuran sağ radikalizmin güçlenmesi de gözlerimizin önünde ivmeleniyor. Yarınların ne göstereceği hiç belli olmaz. Ama Doğu toplumlarının zihnindeki “Irkçı, Avrupa merkezci Batı” imajının tazelenmesi için de zaten Kıta Avrupası’ndaki ya da Amerika’daki seçim sonuçlarına odaklanmaktan ziyade soykırımcı bir rejimin bunu 1,5 yıldır sürdürmesine verilen desteklerde (ve evrensel........

© Perspektif