menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

15 Temmuz Hain Bir Darbe Girişimiydi! Peki Ya Sonrası?

6 0
28.07.2026

15 Temmuz Hain Bir Darbe Girişimiydi! Peki Ya Sonrası?

15 Temmuz Hain Bir Darbe Girişimiydi! Peki Ya Sonrası?

Bu millet, o geceki direnişinin ardından yastığa başını koyduktan sonra, gördüğü kabuslardan on yıldır uyanamamak için mi o gece o şanlı direnişi yapmıştı?

15 Temmuz hain darbe girişiminin 10. yıldönümünü idrak ettiğimiz günlerden geçiyoruz. Törenler, anmalar, ihanet ve direniş hikayeleri, hakkında yapılan filmler, diziler… Bu vesileyle 15 Temmuz’un tüm şehitlerini bir kez daha rahmetle yâd ediyor; gazilerimizi, o gece ve sonrasında mağduriyetler yaşayan tüm vatandaşlarımızı bir kez daha saygıyla anıyor, hepsine bir kez daha şükranlarımızı arz ediyoruz. 

O gece sokaklarda, meydanlarda, askerî-sivil kurumların önünde, Gazi Meclis çatısı altında, bombaların gölgesinde sergilenen direniş örneklerinin, önünde saygıyla eğilesi şahitlikler olduğunun bir kez daha altını kalınca çiziyoruz. Allah bu ülkeye, bu millete bir daha böyle felaketler, böyle travmalar, böyle acılar yaşatmasın.

Lakin tüm bu yaşananların ardından ne bekledik, ne umduk ve ne bulduk, bunun da masaya yatırılması lazım. Daha fazla hukuk, daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlükler ve yepyeni bir özgürlükçü anayasanın inşa edilmesini arzu ettik. Soldan sağa, tüm dini, mezhebi ve etnik unsurlarıyla, bütün bir halk olarak bunu bekledik. Düşman bertaraf edilmişse, bu kadar güç bir araya toplanmışsa, artık bu ülkeyi tam, eksiksiz bir hukuk devleti yapmanın önünde hiçbir engel kalmadığını düşünmüştük. Üstelik, bizleri 15 Temmuz gibi hain girişimlerle sindirmeye, yanlışlar yaptırmaya, hedeflerinden saptırmaya, gücümüzü kırmaya çalışan yerli-yabancı operasyonlara karşı da en iyi cevap bu olacaktı.

Öyle demişti ya bir zamanlar rahmetli Aliya, o Srebrenitsa günlerinde: “Düşmanlarımız bizim öğretmenlerimiz değildir. Savaş, düşmana benzediğinde kaybedilir.”

Soykırım günlerinin tam ortasında, Avrupa’nın göbeğinde, yüzbinlerce şehidin kanının aktığı topraklarda, Nisa 35 gibi ayetleri okuyarak, intikam hisleriyle dolu bir orduya adalet dersleri vermişti. İşte bizler de iktidarın ilk günlerinden itibaren inşa etmeye çalıştığı ülkeye bakarak, “Ömer’ler arıyorum” nidalarına güvenerek, “Kurunun yanında yaş da yanıyor” haklı serzenişlerinin pozitif bir siyasete dönüşeceği varsayımıyla umutlanmıştık.

Madalyonun Diğer Yüzü

İşte o günlerden bu yana, birilerinin hayatını ikincil-üçüncül akrabalar üzerinden mahveden, birilerini de nepotik ilişkilerle görmezden gelip adeta ödüllendiren bir düzen kuruldu. Adına “beka siyaseti” denen, özgürlükleri tırpanlayan, güvenliği her türlü hukuksuzluğun mazereti kılan; anayasa ve kanunlara rağmen, sınırlarını aşan bir OHAL rejimi inşa edildi. Ne evrensel hukuk normları engel olabildi bu düzene ne de onlarca, hatta yüzlerce yılda biriktirdiğimiz kurumsal ve yargısal tecrübe. Biz, daha çoğulcu-demokratik-anayasal bir rejim beklerken karşımıza otoriter bir tek adam rejimi çıkarıldı. Yetmedi, bu düzen gittikçe daha da koyulaşan bir otoriter yolsuzluk düzenine evrildi. 15 Temmuz’un şanlı direnişlerini gerçekleştiren, bunun için kendilerini sokaklara, köprülere, yollara atan kitlelerin hedeflediği güzelliklerin tam aksine; adalete, özgürlük ve ekmeğe adeta kan doğranan bir rejime doğru ülke irtifa kaybetti. Kuvvetler ayrılığı sona erdi. Yargı, hiyerarşik düzenin bir aparatı haline geldi. Birkaç bin kişiyi geçmeyen bir rant ağı oluşturuldu. Aileleriyle birlikte milyonlarca mağdur oluştu. Yüzbinler, birkaç ay içinde işlerinden edildi, kurum amirlerinin insafına terk edildi, delilsiz suçlamalara maruz bırakıldı, 10 yıldır hala bitimsiz şekilde devam eden sivil ölümlere düçar kılındı.

“FETÖ borsaları” kuruldu, servet transferleri ve mala mülke çökme vakay-ı adiye haline geldi. Savaş ikliminin karaborsacıları gibi, akbabalar her yana dağıldı.Biatlı olanların baş tacı edildiği, semirildiği, geri kalan milyonların her alanda yokluğa mahkûm edildiği bir düzen oluştu.

Berbat ve irrasyonel bir inatla, bir sözde ekonomi politikasıyla ülke ekonomisi hâlâ devam eden yapısal sorunların içine sürüklendi. Arka kapı operasyonlarıyla Merkez Bankasının içi boşaltıldı. Hazine, krizlere sürüklendi. Büyük girdapların kenarından dönüldü. Yoksulluk ve yolsuzluk, kardeş kavramlar haline geldi. Milyonlarca hukuk ve yargı mağdurunun yanına,  milyonlarca yoksul eklendi. Bir yanda aileler parçalandı; intiharlar arttı; yoksulluk her geçen gün katbekat arttı; diğer yanda yandaş çeteler ihale alımlarında dünya rekorları kırdı. Dünyada en fazla milyoner artışının yaşandığı, servet transferlerinde rekorlar kıran bir ülke haline geldik.

Yolda bulduklarını, yola çıktıklarına tercih ettiklerinden, 28 Şubat’ın artığı kadrolarla ortaklıklar kurdular, şimdilerde de birbirlerine dönük Bizans oyunlarıyla iştigal etmekteler.  Halka sürekli, “Ne kötülük yaşıyorsak bunlar dış sebeplerden kaynaklanmakta”, “Eğer bir kriz varsa, bunun mutlaka savaş gibi, pandemi gibi sebepleri mevcut” dediler. 9-10 yıldır halkı bu yalanlarla yanlarında tutmaya gayret ettiler. Ne pandemiler geçti, ne savaşlar oldu. Dünya pandemiden az sıyrıklarla çıktı; savaşan ülkelerin enflasyonu, ekonomisi bizden daha iyi durumda seyretti ama aynı algıları tekrar etmekten bıkıp usanmadılar. Bakanlar değişti, TÜİK başkanları, kadroları değişti, o gitti öbürü geldi, Ömer’ler aradılar falan filan… Hepsi bu halkın gözü önünde oldu.

Rejimin Alamet-i Farikaları: Bu Halk Bunun İçin Mi Direnmişti?

Nepotizm, akraba kayırmacılık, mülakat zulümleri bu rejimin alameti farikası oldu. 

Ederinden üç-beş misline maledilen, anlaşmalarına ulaşmanın yasak olduğu mega projeler bu rejimin alameti farikası oldu.

Aralık aylarında 0.9 enflasyon, bir ay sonra 4-5 enflasyon bu kara düzenin alameti........

© Perspektif