Christopher Nolan'ın Odyssey sırrı
Filmin vizyona girmesiyle birlikte eleştiri okları da gecikmedi elbette. Kimileri filmi fazla ‘Amerikanize’ buldu, kimileri ‘woke’ soslu yaklaşımlardan şikayet etti, kimi feminist eleştirmenler metni yetersiz gördü, purist mitoloji tutkunları ise Antik Yunan atmosferinin Kuzey Avrupa fantezi estetiğine kurban edildiğini savundu.
"Türkiye'de de çekilebilirdi"
"Helen siyahi olmak zorunda mıydı?"
"Trans bir oyuncu neden büyük rollerden birinde, bu bir algı operasyonu"
"Truva atına kılıcı soktu ama kan yoktu!"
"Yalnız Homeros'un Odyssey'i bu değil arkadaşlar"
Bu ve benzeri eleştiriler sosyal medyada yağmur gibi düşüyor önümüze...
Ancak bütün bu ideolojik etiketlerin ve klavye savaşlarının ötesinde bakmamız gereken çok daha büyük, çok daha kayda değer bir tablo var…
Christopher Nolan, The Odyssey ile sadece gişe rekorlarını altüst etmedi (5 günde 21.4 milyon dolar); dijital platformların ve pandeminin koynunda uyutulan sinema salonlarının o çürümeye yüz tutmuş ‘Bronz Çağı’nı tek bir hamlede bitirdi.
Z kuşağı pek çok konuda olduğu gibi sinemaya olan ilginin azalmasında da biz boomer’lar için biçilmiş kaftandı; dikkat süreleri 15 saniye olan gençler artık evdeki ekrandan başlarını kaldırmayan, içerikten içeriğe atlayan bir profile dönmüşlerdi.
Oysa bugün karşımızda, elinde matcha lattesi ile gece yarısı ya da sabaha karşı Odyssey seansına bilet bulmak için yarışan, bunu sosyal medyada bir ritüele dönüştüren yepyeni bir izleyici profili var.
Peki, dijital platformlarda filmleri 1.5x hızda izleyen bu kuşak, nasıl oldu da Nolan’ın 3 saatlik devasa........
