Voltaire Silivri’de Olsaydı: Fanatizmin Mahkemesinden Mizahın Tutuklandığı Ülkeye
Voltaire’in mezarından kalkıp bugünün Türkiye’sine geldiğini düşünelim. Paris’ten İstanbul’a inmiş olsun; üzerinde on sekizinci yüzyılın biraz eskimiş ceketi, cebinde birkaç mektup, yüzünde o meşhur alaycı gülümsemesiyle şehrin kalabalığına karışsın. Ona önce Boğaz’ı, köprüleri, yüksek binaları, devasa havalimanını, cep telefonlarımızı, yapay zekâyı, yüksek hızlı trenleri gösterelim; insanlığın onun çağından bu yana ne kadar ilerlediğini gururla anlatalım. Voltaire bir süre dinlesin, modern dünyanın bütün gösterisini sabırla izlesin, sonra her zamanki gibi uygarlığın vitriniyle değil arka odasıyla ilgilensin ve bize yalnızca şunu sorsun: “Peki mahkemeleriniz nasıl?” İşte o anda hikâyenin rengi değişir. Çünkü Voltaire uygarlığın ne kadar ilerlediğini sarayların yüksekliğiyle, yolların uzunluğuyla ya da teknolojinin göz kamaştırıcılığıyla değil, sıradan bir insanın devlet karşısında ne kadar güvende olduğu, mahkemeye düştüğünde ne kadar adil yargılandığı ve düşüncesini söylediğinde başına ne geleceğini bilmeden yaşayabilip yaşayamadığıyla ölçmeye eğilimli bir adamdı.
Onun dünyasında hakikatin sınandığı en karanlık yerlerden biri mahkeme salonuydu. Jean Calas’ın işkence altında ezilen bedenini, La Barre’ın dinsel saygısızlık suçlamaları altında ölüme götürülmesini gördüğünde yalnızca yanlış verilmiş birkaç hükümle karşı karşıya olduğunu düşünmemişti. Asıl tehlikenin daha derinde olduğunu anlamıştı: Bir toplum önce kimi suçlu görmek istediğine karar veriyor, sonra hukuk o kararın delillerini toplamaya başlıyorsa mahkeme artık hakikati araştıran yer olmaktan çıkar, önceden kurulmuş hikâyenin resmî anlatıcısına dönüşür. Calas Protestandı ve tam da bu nedenle hakkında kurulan suç hikâyesi birçok insan için daha inandırıcı görünüyordu. Suçun delilleri mezhebin gölgesinde aranıyor, insan yaptığı şeyle değil ait olduğu topluluğa ilişkin önyargılarla birlikte yargılanıyordu. Voltaire’i bugün bize hâlâ gerekli kılan şey, belki de kiliseye yönelttiği alaylardan çok bu sezgisidir: Hukuk yalnızca yasa maddelerinden ibaret değildir; toplumun korkuları, iktidarın ihtiyaçları ve dönemin hâkim kanaatleri mahkeme salonuna görünmez sanıklar ve görünmez tanıklar gibi girebilir.
Fanatizm Voltaire’de yalnız Tanrı adına bağıran insanın taşkınlığı değildir. Fanatizm, kendi hükmünden kuşkulanma yeteneğini kaybetmiş kesinliktir ve bu kesinlik yalnız din adamının elinde ortaya çıkmaz. Cübbenin biçimi değişebilir, kutsalın adı değişebilir, mezhebin yerini parti, Tanrı’nın yerini devlet, sapkınlığın yerini siyasal tehdit, günahın yerini güvenlik suçu alabilir; fakat insanın önce mahkûm edilip sonra suçunun aranması biçimindeki kadim yöntem varlığını sürdürebilir. “Ben yanılıyor olabilir miyim?” sorusunu sormayan her kurum, ne kadar modern görünürse görünsün, kendi içinde eski bir engizisyon odası taşıma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü iktidarın en tehlikeli anı, gücünün büyüklüğü değil kendi doğruluğundan kuşku duymamaya başladığı andır; devlet kendisini hakikatle özdeşleştirdiğinde, kendisine yöneltilen eleştiriyi yalnızca siyasal itiraz olarak değil, düzenin kendisine yönelmiş saldırı olarak görmeye başlar.
Bugünün Türkiye’sinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi etrafında yürütülen büyük yargı sürecine bu yüzden yalnız günlük siyasetin dar penceresinden bakmak eksik kalıyor. Ağır suçlamaların yöneltildiği, sanıkların bunları reddettiği, çok sayıda insanın aylardır mahkeme salonları ile cezaevi arasında yaşadığı bu büyük dosyada elbette son sözü mahkemenin söylemesi gerekir. Fakat toplumun sorması gereken daha temel bir soru vardır: Bir ceza yargılamasının amacı suçlamayı doğrulamak mı, yoksa suçlamanın doğru olup olmadığını araştırmak mıdır? Bu iki cümle birbirine benzese de aralarında hukuk devletini başka bir yönetim anlayışından ayırabilecek kadar büyük bir mesafe bulunur. Çünkü birincisinde soruşturma bir tezle başlar ve bütün malzeme o tezi güçlendirmek üzere yerleştirilir; ikincisinde ise suçlama yalnızca araştırılması gereken bir ihtimaldir ve o ihtimalin yanlış çıkabilmesi hukuk açısından en az doğru çıkması kadar mümkündür.
Gizli tanık anlatıları, etkin pişmanlık ifadeleri, telefon kayıtları, ilişki ağları, birlikte çalışmış olmak, aynı siyasi çevrenin içinde bulunmak ya da birbirini tanımak gibi unsurların geniş bir suç anlatısının içine yerleştirildiği davalarda tam da bu nedenle çok daha büyük bir hukuki titizlik gerekir. Çünkü ilişki ile suç arasındaki çizgi kolayca silinebilir; tanışıklık iştirak, siyasal beraberlik örgütsel bağ, telefon görüşmesi suç ortaklığı gibi yorumlanmaya başlanabilir. Oysa hukuk, insanların kiminle görüştüğünü, hangi partide bulunduğunu veya hangi belediyede çalıştığını değil, somut olarak hangi suçu işlediğini ortaya koymak zorundadır. Suç bireyseldir; siyasal aidiyet, toplumsal çevre ya da mesleki ilişki ancak somut fiille bağ kurulduğunda hukuki anlam taşıyabilir. Aksi durumda mahkeme, tek tek insanların ne yaptığını araştırmak yerine içine yerleştirildikleri büyük hikâyenin doğruluğunu kabul ederek yola çıkmış olur ve tam da Voltaire’in Calas davasında gördüğü tehlike başka bir çağın diliyle yeniden ortaya çıkar.
Burada yapılması gereken, daha mahkeme kararını vermeden “herkes masumdur” ya da “herkes suçludur” diye ikinci bir mahkeme kurmak değildir. Tam tersine Voltaire’in bize öğreteceği şey bundan daha ağırdır: İktidarın suçlu dediğine hemen suçlu dememek kadar, muhalefetin masum dediğine yalnızca siyasal yakınlık nedeniyle masum dememek de gerekir. Kanıt istemek gerekir, maddi gerçeklik istemek gerekir, isnat edilen fiille sanık arasında açık bağ kurulmasını istemek gerekir. Çünkü hukuk taraflarımızın doğrulanma aracı değil, taraflarımızın da sınandığı ortak zemindir. Bir insanın suçlu olup olmadığı televizyon ekranındaki sıfatlarla, gazete manşetleriyle, siyasi liderlerin kanaatleriyle ya da sosyal medyanın alkışıyla belirlenmeye başlanmışsa, yargılama mahkeme salonuna gelmeden çok önce başlamış ve toplum kendi hükmünü hukuk adına vermeye koyulmuş demektir.
Voltaire’in çağında buna mezhep önyargısı deniyordu. Protestan olmak, suçlama karşısında insanı daha baştan kuşkulu hâle getirebiliyordu. Modern toplumlarda aynı mekanizma mutlaka dinsel kimlikle işlemiyor; bazen siyasal aidiyet, ideolojik yakınlık ya da belirli bir çevrenin parçası olmak insanın üzerine ikinci bir kimlik gibi yapıştırılıyor. Belediye çalışanı olmanız, belirli bir siyasetçinin yanında görev yapmanız, aynı toplantıya katılmanız veya belirli kişilerle telefon görüşmesi yapmanız, ancak somut suçla bağlantısı ortaya konduğu ölçüde hukuki anlam taşır. Aksi hâlde ilişki suçun deliline, yakınlık örgütün kanıtına, siyasal beraberlik kriminal bağa dönüşür ve hukuk tek tek fiilleri soruşturmaktan uzaklaşıp insanları ait oldukları çevrenin hikâyesi içinde yargılamaya başlar. İşte Calas’ın trajedisi tam da burada yeniden hatırlanmalıdır; toplumun önyargısı sanıktan önce mahkeme salonuna girmiş, sanığın kim olduğu, ne yaptığı sorusunun önüne geçmişti.
Uygarlık, takvim yapraklarının ilerlemesi değildir. Bir ülke teknoloji bakımından iki yüz yıl ileri gidebilir, fakat hukuk anlayışı birkaç yıl içinde yüzlerce yıl geriye yürüyebilir. Dosyalar kalınlaşabilir, adliye binaları büyüyebilir, dijital deliller çoğalabilir, soruşturma yöntemleri gelişebilir; fakat bütün bunlar tek başına adaletin geliştiği anlamına gelmez. Voltaire muhtemelen İBB davasının hacmine şaşırır, yüzlerce sanığı, binlerce sayfalık iddianameleri, karmaşık ilişki şemalarını, tanık anlatılarını ve birbirinin içine geçen suçlamaları görür, fakat dosyanın büyüklüğünden etkilenmek yerine aynı eski soruyu sorardı: “Bütün bunların içinde suçun kendisi nerede?” Çünkü hukukta nicelik, nitelik değildir; bin sayfalık bir iddia tek sayfalık sağlam bir kanıttan daha güçlü olmak zorunda değildir. On kişi aynı söylentiyi tekrar ettiğinde söylenti on ayrı gerçeğe dönüşmez; devletin görevi anlatılan hikâyelerin birbirini desteklemesinden önce, bu hikâyelerin maddi dünyada........
