Dünya Umut Günü, 12 Temmuz, Umut-Pandora-Nietzsche
Dünya, tarihin belki de en keskin dönemeçlerinden birinden geçiyor. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen 12 Temmuz Uluslararası Umut Günü, aslında sadece bir takvim yaprağı değil; insanlığın kendi özüne, dayanışmaya ve geleceğe olan inancını yeniden tanımlama çağrısıdır. Ben öyle yorumlamak istiyorum.
Pandora’nın Kutusu: Kadim Bir İkilem
Antik Yunan mitolojisinin o meşhur Pandora efsanesini hepimiz hatırlarız: Tanrıların insanlığa gönderdiği Pandora, merakına yenik düşerek kutuyu açmış ve içindeki tüm kötülükleri dünyaya salıvermiştir. Mitolojide Pandora, dünyaya tüm kötülükleri saçan kutuyu açtığında dehşetle kapattığı an içinde tek bir şey kalmıştı: Elpis (Umut). Kimilerine göre umut, insanların çektikleri acılara katlanabilmesi için kutunun dibinde bırakılan tek teselli, bir merhemdi. Ancak madalyonun diğer yüzünde şu soru yükseliyor: Eğer umut acıyı hafifletiyorsa, acı çekme süremizi uzatarak bizi gerçeklikten uzaklaştıran bir tuzak mı?
Nietzsche bu soruya cevap aramış.
Nietzsche ve Pandora: Umut Bir İşkence mi, Yoksa Kurtuluş mu?
Peki, neden umut kutunun içinde, kötülüklerin arasında saklı kalmıştır? Bu durum umudun bir lütuf mu yoksa insanlığa bahşedilmiş en büyük ceza mı olduğu sorusunu beraberinde getirir.
Nietzsche’nin Provokatif Bakışı:
Friedrich Nietzsche, “İnsanca, Pek İnsanca” (Human, All Too Human) adlı eserinde bu mitolojik efsaneyi kendi keskin üslubuyla yorumlar. Nietzsche’ye göre Pandora’nın kutusunda kalan umut, aslında kutudan yayılan kötülüklerin en tehlikelisidir. Onun gözünde umut, insanın içinde bulunduğu acı dolu gerçekliği kabullenmesini engelleyen, onu boş beklentilerle oyalayan ve dolayısıyla çektiği ıstırabı uzatan bir "işkence" aracıdır.
Nietzsche, insanın bu dünyadaki zorluklarla yüzleşmek yerine, gerçeklikten kopuk bir mutluluk hayaline sığınmasını zayıflık olarak görür. Ona göre umut, insanın kendi gücünü ve iradesini kullanmasını felç eden, kişiyi pasif bir bekleyişe mahkûm eden bir tuzaktır (1).
Felsefi Bir Tartışma: Doğa mı, Yanılgı mı?
Nietzsche’nin bu radikal görüşü, felsefe tarihinde yalnız değildir; ancak karşısında güçlü bir gelenek bulur. David Hume ve Immanuel Kant gibi filozoflar için umut, Nietzsche’nin iddia ettiği gibi bir "aldatmaca" değil, aksine insan doğasının ayrılmaz, temel ve yapıcı bir parçasıdır. Hume ve Kant’a göre umut, insanı harekete geçiren, hedeflere odaklanmasını sağlayan ve zorluklar karşısında dayanıklılık (resilience) geliştirmesini mümkün kılan hayati bir duygudur.
Abdullah Sürücü &, Derya Mutlu (2), konu üzerine yazdıkları bir makalede şöyle bilgiler sunar: Umut, sadece şairlerin mısralarına konu olmuş romantik bir kavram değil; kökleri 13. yüzyıla kadar uzanan, derin bir felsefi ve bilimsel tartışmanın merkezidir. Aquinas'tan başlayarak Hume ve Kant’a kadar uzanan çizgide filozoflar, umudu insan doğasının en temel, en vazgeçilmez bileşenlerinden biri olarak tanımlamışlardır.
Ancak modern bilim, umudu "saf bir iyimserlik" olmaktan çıkarıp onu bir "başarı stratejisi" olarak yeniden tanımladı. C.R. Snyder ve arkadaşlarının geliştirdiği kuramsal çerçeve, umudun sadece içsel bir his değil, aslında zihinsel........
